Şu Alafranga İzdivaçların İçyüzü: Carl Jung’un Gölgesindeki Kraliçe, Emma Jung!
Ey fani ! Geçenlerde size Tatavla’dan Paris’e uzanan “ölüm tüccarı” Zaharoff’un karanlık işlerinden dem vurmuştum. Bugün ise rotamızı İsviçre’nin o soğuk, o dumanlı dağlarına, “zihin doktorlarının”, ruh hafiyelerinin mahrem odalarına çeviriyoruz! Konumuz, şu meşhur psikanalist Carl Gustav Jung’un hem karısı, hem asistanı, hem de dert küpü olan zavallı ama bir o kadar da dirayetli Emma Jung. Aman efendim, dışarıdan baksanız şan şöhret, içeriden baksanız tam bir “alafranga kumalık” vakası! İnsanın aklı havsala almıyor.
Gelin en başından anlatalım. Asıl adı Emma Marie Rauschenbach olan bu hanımkızımız, İsviçre’nin meşhur saat üreticisi IWC Schaffhausen’in sahibinin kızıydı. Gencecik bir talebeyken, henüz 1896 yılında Carl Jung onu gözüne kestirmiş, daha o zamandan “Bir gün karım olacak” demiş. Nitekim yedi yıl sonra, 1903’te evlenmişler. Emma, evlendiği sırada koca İsviçre’nin en zengin ikinci varisiydi. Babası ölünce lüks saat şirketinin hisseleri Emma ve kız kardeşine kalmış, velhasıl Jung ailesinin on yıllar boyu sürecek maddi refahını bu zengin gelin sağlamış. Hatta o koca Freud bile, sonraları Jung’la araları bozulduğunda, Jung’un gördüğü rüyaları “para için yapılan bir evliliğin başarısızlığı” diye yorumlayıp az dedikodu yapmamıştır. Ah şu Avrupa’nın koca profesörleri, mahalle karılarından beter dedikoducularmış hani!
Gelgelelim, parayla saadet olmuyor sevgili okur. Jung, zeki ve yetenekli bir adam ama ruhunun karanlık dehlizlerinde kaybolmaya pek teşne. Üstüne bir de “Toni Wolff” isimli eski bir hastası çıkageliyor. Bu Toni denilen genç kadın, Jung’un önce hastası, sonra asistanı, en nihayetinde de düpedüz “ikinci karısı” olup çıkıyor. Bizim buralarda olsa mahalle ayağa kalkar, İsviçre’de ise “çok eşli bileşenlerim” deyip işin içinden sıyrılmış Jung efendi! Toni, Jung’un evine girip çıkıyor, pazar yemeklerine katılıyor, hatta adamın çalışma odasından hiç çıkmıyor. Morris West’in Fanus romanında da ne acı anlatılır; Emma bu duruma başlarda isyan eder, kocasının yüzüne, “Ben sabahları buz gibi bir yatakta uyanıyorum, senin umurunda bile değiliz, odana kapanıp sırlarını metresine açıyorsun!” diye feryat eder. Lakin İsviçreli doktorumuz, kendisinin bir dahi olduğunu, Toni’nin ruhsal çözümlemede ona lazım olduğunu söyleyerek zeytinyağı gibi üste çıkar.
İlahi Emma! Ne yapsın kadıncağız? Karşısına Toni’yi alıp, “Seninle savaşamam, ben çocuklarımı büyüteceğim, ailemi bir arada tutmak zorundayım” diyerek, o geniş yüreğiyle bu tuhaf “kumalığa” bir nevi boyun eğer. Beş çocuk doğurur kocasına. Kocasının o tuhaf öfke nöbetlerine, cinnetin eşiğindeki hallerine sabırla katlanır. Romanda Emma’nın o hüzünlü tespitiyle; Jung insanlardan çok çabuk bıkan, portakalın bile suyunu emip posasını atan bir adamdır. Ama Emma posa olmayı reddeder! Kocasının gölgesinde sadece ağlayan bir eş olarak ezilip gitmektense, kendi yolunu çizer.
Öyle ki, o da psikanalize el atar, kocasının çalışmalarına yardım eder ve kendi başına tanınmış bir analist olur. Hayatı boyunca Jung’un makalelerinin “entelektüel editörü” odur. Madem kocamın aklı fikri bilinçaltında, mitolojide, ben de kendi efsanemi bulurum dercesine, o meşhur “Kutsal Kadeh” (Holy Grail) efsanesine merak salar. İnsanın yaşamı en anlamlı kılan şeyi arayışını simgeleyen bu kadim Kelt ve Hristiyanlık efsanesi üzerine Marie-Louise von Franz ile birlikte koca bir kitap yazar. İnsanın mutluluk ve iç huzur arayışını simgeleyen Kutsal Kupa’yı, o karmaşık evliliğin içinde kendi ruhunda arıyordur kim bilir! Aynı zamanda analitik psikolojideki “Anima ve Animus” üzerine çalışmalar yapar ve bunlar da ölümünden sonra kitaplaşır.
Hülasa, bir ömür böyle geçer… Zenginlik, ihanet, bilim, psikanaliz ve dağlar kadar sabır. Emma 1955 yılında, kocasından altı yıl evvel kanserin nüksetmesiyle göçüp gider bu yalan dünyadan. Peki bizim “çok eşli”, çapkın Jung ne yapar dersiniz? Karısının ardından “O bir kraliçeydi! O bir kraliçeydi! Evimin temeliydi!” diye dövünür, feryat eder. Mezar taşına da o süslü laflarından birini, “Ey vazo, bağlılığın ve sadakatin işareti” sözünü kazıtır.
Ah efendim ah! Erkek milleti işte; sağlığında kıymetini bilmez, o dumanlı odalarda başkalarıyla “ruhsal çözümleme” yapıp hastalarıyla fingirdeşirken, kahrını çeken o sadık vazoyu ancak kırılıp toprağa düştüğünde anlar! Gördüğünüz gibi okurlarım, şu yaldızlı Avrupa’nın ilmi de, irfanı da bir yere kadar. İş gönül yaralarına, evlilik denen o çetin imtihana gelince, İsviçreli psikanalist de olsan, Tatavlalı ölüm tüccarı da olsan, insanın kumaşı hep aynı. Allah hepimize Emma’nın dirayetinden, aklından versin; lakin bahtımız ona benzemesin!