Şu Alafranga Dünyanın İpsiz Sapsız İşleri: Tatavla’dan Paris’e Bir “Ölüm Tüccarı”nın Portresi
Ey fani ! Bugün size, şu yaldızlı Avrupa kıtasında ne dolaplar, ne fırıldaklar döndüğünü gösteren bir hikâyeden, Morris West’in Fanus adlı o meşhur romanından fırlayıp gelmiş bir zat-ı muhteremden bahsedeceğim. Öyle bir zat ki, adına Basil Zaharoff derler; kimileri ona “Avrupa’nın gizemli adamı”, kimileri ise düpedüz “ölüm tüccarı” adını takmıştır. Gelin görün ki bu tehlikeli adamın kökleri, Rus bir baba ve Rum bir annenin çocuğu olarak bizim Dersaadet’in Tatavla (bugünkü Kurtuluş) semtine uzanır.
Aman efendim, insanın aklı havsala almıyor! Gençliğinde Atina’da otel kapılarında turist gezdirip simsarlık yapan, hatta romandaki dille söylersek işe “Tatavla pezevengi” olarak başlayan bu adam, nasıl olmuş da koskoca kralların, imparatorların önünde el pençe divan durduğu, dünyanın en iyi hususi casusluk örgütüne sahip bir silah tüccarı olup çıkmış? İşte dünyanın çivisi çıkmış diye boşuna demiyoruz!
Romanda karşımıza, kahramanımız zengin dul, fettan ve bir o kadar da günahkâr doktor Magda’nın karşısında çıkıyor. Zaharoff’un dış görünüşüne bakarsanız, uzun boyu, ak saçları ve özenle kısaltılmış keçi sakalıyla tam bir namuslu Avrupa asilzadesi sanırsınız. Fakat o gri gözlerindeki alaycı parıltılara, insanın içini okuyan o korkutucu bakışlara aldanmamak elde mi? Magda Hanım bile bu adamın karşısında yutkunup kalıyor; adamın öyle kurnaz, öyle zorba bir yanı var ki, en basit soruyu bile hemen yanıtlamaz, şampanyasını yudumlayıp havyarlı kanepesini hazırlarken kurbanıyla kedinin fareyle oynadığı gibi oynar.
Gelelim bu “ölüm tüccarının” Magda’ya yaptığı o tüyler ürpertici, ahlâk sükut ettiren teklife! Efendim, bu Zaharoff denen adam, Vickers ve Maxim şirketlerinin, Krupp çeliğinin, Fransız nikelinin Avrupa’daki efendisi. Yaklaşan büyük savaşı (Birinci Cihan Harbi) Paris’teki evinden, kahvesini yudumlayarak yönetmeyi aklına koymuş. Ee, orduları birbirine kırdırırken silah satmak için ne lâzım? Birtakım “hususi” ikna yöntemleri!
Zaharoff, Magda’nın karanlık geçmişini, işlediği gizli cürümleri kendi hafiyeleri vasıtasıyla bir bir öğrenmiş. Kadıncağızı evine akşam yemeğine davet edip, porselen tabaklar ve gümüş çatal bıçak takımları arasında teklifini patlatıveriyor: “Gel benim Paris’te, Avrupa’nın başkentlerinde açacağım dünyanın en büyük randevuevini işlet!”. Evet, yanlış duymadınız ey okur! Çünkü Zaharoff’un felsefesine göre, yatakta satılmayacak hiçbir mal yoktur; havan topları, denizaltılar, çelik, hepsi o yaldızlı yatak odalarında rüşvet ve şantajla pazarlanır. Karşılığında Magda’ya yıllık yüz bin sterlin gibi akıl almaz bir maaş ve İsviçre bankalarında bir hesap vaat ediyor. Hem de onu polisten, kendi peşindeki belalardan koruma garantisiyle!
Aman yâ Rabbi! Bu ne pervasızlık, bu ne cüret! Adam, kadının gözünün içine baka baka, “Siz zaten toplum dışı birisiniz, benim gibi yasaları hiçe sayıyorsunuz; ikimiz de sahte adlarla, sahte belgelerle yaşarız. Yitirecek neyimiz var?” diyerek onu kendi karanlık ağına çekmeye çalışıyor. “Benim için asıl sigorta, sizin işlediğiniz suçlardır!” demeye getiriyor.
Görüyorsunuz ya kıymetli kâri, dünya hakikaten de Ralph Waldo Emerson’ın dediği gibi camdan bir fanustur. Bir suç işlemeyegörün, muhakkak dışarıdan bir Zaharoff çıkar, o şeffaf camın ardından sizin bütün günahlarınızı seyreder ve sizi kendi menfaatine alet etmek için o mavi zehir şişesini burnunuza dayar.
Hülasa, edebiyat bize gösteriyor ki; ipek pelerinlerin, elmas mücevherlerin, o şaşalı Avrupa salonlarının arkasında, insan kanıyla beslenen, ruhunu şeytana satmış ne Zaharoff’lar var. Biz, kendi mütevazı köşemizde “Aman efendim, namusumuzla yaşayalım” derken, dünyanın kaderi işte böyle Tatavla’dan çıkıp Paris’te malikâneler kuranların o korkunç pazarlıklarına kalmış! Allah encamımızı hayreylesin!