Freud’un Kalesinde Bir “Ayrılıkçı”: C.G. Jung’un Viyana Basın Toplantısı

Yıl 1928, aylardan Şubat… İsviçreli ünlü psikiyatr Carl Gustav Jung, yaklaşık on sekiz yıllık bir aradan sonra psikanalizin başkenti ve eski “ustası” Sigmund Freud’un kalesi olan Viyana’ya geri döner. Saygın bir kültür cemiyeti olan Kulturbund’un davetlisi olarak konferans verecek olan Jung, bu etkinlikten birkaç gün önce Viyana basınının karşısına çıkar.

İlginç olan şudur ki; 21 Şubat 1928 günü üç farklı gazetede bu basın toplantısının üç farklı versiyonu yayımlanır. Görünüşe göre aynı toplantıdan çıkan haberciler, Jung’un derya deniz zihninden kendi ilgilerini çeken kısımları cımbızlamışlardır. Gelin, bu üç farklı gazetenin gözünden Jung’un insan ruhuna dair söylediklerine yakından bakalım.

1. Versiyon: Bilinçdışının Alanı ve İçimizdeki Gizli Sanatçı

Neue Freie Presse gazetesinin haberine göre Jung, söze Freud ile olan bilimsel görüş farklılıklarını ve ayrılıklarını anlatarak başlar. Freud nevrozları tamamen cinsel kökenli görüp, hastayı tedavi etmek için bilinçdışındaki eğilimleri bilince getirip “yok etmeyi” hedeflerken; Jung’un yöntemi bambaşkadır. Jung, bilinçdışından gelen fantezileri yok etmek yerine onları geliştirmeyi ve bilinçle koordine etmeyi savunur.

Örneğin, nevrotik bir işadamının hastalığının altında, tatmin edilmemiş sanatsal eğilimler yatıyor olabilir. Jung bu hastaya şiir yazdırarak veya resim yaptırarak onu iyileştirebileceğini söyler. Çıkan eserler sanatsal açıdan “değersiz” olsa bile, kişinin ruhsal bütünlüğü ve insanlığını mükemmelleştirmesi açısından devasa bir değere sahiptir. Ayrıca Jung, bu gazeteye verdiği demeçte dinin (özellikle Katolik litürjisindeki zengin sembollerin) bilinçdışı için eşsiz bir ruhsal gıda olduğunu da vurgular.

2. Versiyon: İkinci Egonun Peşinde (Caz, Çarlston ve Tutankhamon)

Neues Wiener Journal gazetesindeki versiyon çok daha kültürel ve popüler bir tona sahiptir. Jung burada cinselliğin insan ruhunda Freud’un iddia ettiği kadar mutlak bir güce sahip olmadığını, beynin sadece cinsel salgı bezlerinin bir uzantısı olamayacağını söyler. Rüyalar ise bastırılmış arzuların tatmini değil, uyanıkken yaşanan eksikliklerin bir “telafisi” veya “tamamlayıcısı”dır.

Jung, makineleşmiş ve monotonlaşmış modern dünyada insanların bilinçaltlarında bir “ikinci ego”nun yavaşça ortaya çıkmaya çalıştığını belirtir. H.G. Wells’in bir romanında, tekdüze hayatından bunalan bir adamın yavaş yavaş kendini Babil hükümdarı Sargon’un reenkarnasyonu sanmasını buna örnek gösterir. İnsanların Mısır’daki Tutankhamon mezarının keşfine gösterdikleri devasa ilgi, Zenci danslarına, caz ve Çarlston çılgınlığına olan düşkünlükleri tesadüf değildir. Tüm bunlar, tek yönlü modern hayata hapsolmuş kitlelerin, içlerinde yatan o “eksik” ve daha ilkel güçleri (ikinci egoyu) aramalarının bir semptomudur.

3. Versiyon: Altın Çağın Sevinçlerine Dönüş ve Sulu Bir İntihar!

Volkszeitung gazetesinin yayımladığı üçüncü versiyon ise doğaya dönüş ve ruhsal hijyen üzerinedir. Jung, dünyamızın güzellik bakımından fakirleştiğini ve insanların uzak atalarımızın yaşadığı, rüzgarla, fırtınayla ve doğayla bütünleşmiş o “Altın Çağ”a dönme arzusu taşıdığını belirtir.

Nevrozların temelinde de insanın doğaya karşı takındığı bu yanlış tutum ve doğadan kaçış yatmaktadır. Jung’un buradaki nevroz tanımı ise gerçekten sarsıcıdır: “Tüm hastalıklar sulandırılmış ölüm ise, nevrozun sulandırılmış intihardan aşağı kalır yanı yoktur”. Kendi haline bırakılmış, içindeki sanatsal ve mitolojik fantezileri yaşamasına izin verilmeyen bir ruh, tek yönlü akılsal düşüncenin kurbanı olur. Çözüm, sadece tıbbi vakalara değil, insana insan olarak yaklaşmak, doğadan kopup isyan eden ruhu tekrar binlerce yıl önceki o doğal haline ve Altın Çağın sevinçlerine yaklaştırabilmektir.

Sonuç Olarak: 1928 yılında gerçekleşen tek bir basın toplantısından çıkan bu üç farklı blog yazısı (ya da gazete haberi), Jung’un düşünce dünyasının ne kadar çok katmanlı olduğunu kanıtlıyor. Kimi onda sanatı ve dini, kimi popüler kültürün (caz ve antik Mısır) psikolojik analizini, kimi ise insanın doğadan kopuşunun trajedisini bulmuştur. Ancak hepsinin ortak mesajı aynıdır: İnsanı sadece aklı ve mantığıyla değil, içindeki o kadim, rüya gören ve sembollerle beslenen yanıyla bir bütün olarak kabul etmeliyiz!