Şu Alafranga Dünyanın İpsiz Sapsız İşleri: Tımarhanelik Amerika ve “Hayır” Demenin Kerameti!

Bugün o dumanlı İsviçre dağlarını, Avrupa’nın dar sokaklarını ardımızda bırakıp okyanusun ötesine, gökdelenlerin bulutları deldiği, makinelerin hiç durmadan işlediği Yeni Dünya’ya, Amerika’ya yelken açıyoruz! Yıl 1931… Whit Burnett adlı bir gazeteci, Viyana’dan kalkıp Zürih’e, meşhur doktor Carl Gustav Jung’un kapısına dayanır. Maksadı, Amerika’nın o yaldızlı örtüsünü kaldırmak, şu meşhur “Amerikan Rüyası”nın içyüzünü usta bir ruh hafiyesine sormaktır.

Aman efendim, dışarıdan baksanız “yaşam standardı” diye yeri göğü inletiyorlar ama Jung’un neşteri vurmasıyla içeriden tam bir ruhsal çöküntü fışkırıyor! Jung’a göre Amerika’nın asıl sorunu, insanların hayatlarını toptan yanlış yönlendirmeleridir. Herkes bir sürat peşinde, herkes “dışa dönük” ve en fenası da herkes birbirinin kopyası, “tek tip” olmuş. Netice ne mi dersiniz? Jung’un istatistiklerine göre, sırf New York eyaletindeki akıl hastanelerinde yatan hasta sayısı, dünyanın diğer bütün başkentlerindeki yatak sayısının toplamı kadardır! İşte size o çok özenilen makineleşmiş, süratli hayatın acı faturası!

Doktor Jung, dünyayı iki koca gücün esir aldığını söyler: Bir yanda “yaşam standardı” sloganıyla gözleri kamaştıran Amerika, diğer yanda “yoksulluk standardı” ile övünen Rusya. İnsanın aklı havsala almıyor; biri zenginlikten, diğeri fakirlikten kırılıyor ama ikisinin de ortak bir hastalığı var: Tek tiplilik! İkisi de bireyselliğin, yani insanın kendi gibi olmasının can düşmanı. Oysa Avrupa, bu iki tektipleştirici dev arasında bireyselliğin sığınağı olarak durmaktadır. İnsanın şu yalan dünyada mutlu bir yaşam sürmesi ve o karanlık bilinçdışını tatmin etmesi için bireysellik şarttır. Yoksa New York’ta olduğu gibi, tımarhanelik olmayan ama “hasta ruhları nedeniyle acı çeken binlerce kişi” sokaklarda dolaşır durur.

Peki çare nedir ilahi Doktor? Jung taşı gediğine koyuyor: Amerikalılar o koca, o sıhhatli “HAYIR” kelimesini söylemeyi öğrenmelidir! Yahu, sırf komşun başarılı oldu diye, sırf elâlem “ne der” veya “bende de olsun” diye o koşuşturmacaya, o hırsa ayak uydurmak zorunda mısın? Jung diyor ki, bir dakika durup dinlenmeli ve peşinde koşulan o şeylerin mutlu bir yaşam için ne kadar gereksiz olduğunu anlamalıyız. Kendi öz doğası bambaşka olan bir adam, sırf başarılı komşusunu taklit etmeye çalışırsa, bu çatışma er ya da geç bir nevrozla, hastalıkla veya akıl hastalığıyla sonuçlanır.

İnsan zihni bu yorgunluğa, bu tekdüze makineleşmeye dayanamıyor efendim. Rüyalar bas bas bağırıyor, beden rüyalar vasıtasıyla “Dur!” diyor. İnsanlar içten içe bir basitlik istiyor; ıssız sokaklar, terk edilmiş koca tren istasyonları, üzerlerine inen büyük bir sükûnet arzuluyor. Eğer koca bir ülke bu uyarılara kulak tıkarsa, herkes yekpare bir şekilde nevrotik hale gelirse ne olur biliyor musunuz?

İnsanın tüyleri diken diken oluyor! Jung’un o müthiş tespitiyle: İçimizdeki o “ıssız yerlere, sessizliğe ve faaliyetsizliğe” duyduğumuz şuursuz arzu, bizi bilincimiz dışında yeni bir felakete, yeni bir savaşa sürükleyebilir. Tıpkı sıkıcı bir meclisten kaçmak için mazeret bulamayan insanın başının gerçekten ağrımaya başlaması gibi, koskoca milletler de kendi içlerindeki o sessizlik ihtiyacını tatmin etmek için kendilerini bir yıkıma atabilirler. Jung yazısını şu ürkütücü kehanetle bitiriyor: “Belki hayatlarımızı zehirli gazlarla yok edeceğiz, böyle yaparsak sığınaklarımız ıssız kalacak ve aramızda güneş altında oturup hayal kuracak hiç kimse kalmayacak.”.

Mesele sadece çok çalışıp para kazanmak, komşunun yaşantısına özenip onunla yarışmak değil. Bazen dünyanın o sağır edici gürültüsüne, o bitmek bilmez sürü psikolojisine okkalı bir “Hayır!” diyebilmek, insanın kendi ruhunu ve hatta dünyayı kurtarması demektir. Allah cümlemizi makineleşmiş kalabalıkların peşinden körü körüne gitmekten muhafaza eylesin!