Mavi Tulumlu Bilge ve Kırmızı Chrysler’li Doktor: 1931 Yılından Bir C.G. Jung Portresi!

Bugün o dumanlı psikanaliz odalarından çıkıp, 1931 yılının Zürih’ine, insan ruhunun en derin sularında yüzen bir dâhinin, Dr. Carl Gustav Jung’un günlük hayatına misafir oluyoruz. Amerikalı yazar Elizabeth Shepley Sergeant’ın ta Birinci Cihan Harbi’nden önce tanıştığı ve 1931’de seminerlerine katılarak Harper’s dergisi için kaleme aldığı bu enfes portre, bize koca profesörün o yaldızlı unvanlarının arkasında yatan birbirine zıt iki inanılmaz yüzünü gösteriyor.

Kırmızı Chrysler ve Mavi Keten Tulum Aman efendim, insanın aklı havsala almıyor! Zürih’in o dolambaçlı, şık sokaklarında altındaki kırmızı Chrysler marka arabasıyla gezen, Hıristiyan vitrayları ve oryantal tablolarla süslü odasında modern insanın dertlerine kafa yoran son derece medeni, şık bir adam düşünün. Sonra bu adamı alın, kendi elleriyle inşa ettiği Bollingen’deki o ortaçağ şatosunu andıran kulesinin verandasından içeri sokun; sırtında parlak mavi renkli keten bir tulum, o güçlü kollarıyla bir kap suyun içinde kendi pantolonunu çitilerken hayal edin! Yazarımız Sergeant, Jung’un çamaşır yıkarken bile, tıpkı seminerlerinde rüya tabir ederken olduğu gibi, fiziksel varlığının her hücresiyle işine odaklandığını, hiçbir şeyi yarım yapmadığını hayretle anlatıyor.

Küsnacht’ın Köpekleri ve “Yumurta” Misali İnsanlar Gelelim doktorumuzun hastalarını kabul ettiği Küsnacht’taki o sarı sayfiye evine… Hastalar eski moda pirinç bir zili çaldıklarında, onları havlayarak itişip kakışan bir grup köpek karşılarmış. Hele Yoggi adındaki o sadık köpek, sessizce çalışma odasına sızıp görüşmelere mutlaka iştirak edermiş. Jung’un o tüylü dosta arada bir dokunuşu, o tekinsiz sezgileriyle kurbanının (hastasının) içini okuyan doktorun kendi kendini rahatlatma, o koca zekâyı topraklama yöntemiymiş. Düşünsenize, karşısında oturan hastasına muzip bir bakış fırlatıp, “Kabuksuz bir yumurta gibisin!” diyerek insanı bir hafta boyunca düşündürecek kadar lafını esirgemeyen bir hekim! Bazen şarabını yudumlayan katı bir Alman profesörüne, bazen de gözleri parlayan, zapt edilmez bir enerjiye sahip Başkan Theodore Roosevelt’e dönüşüveriyormuş.

Psikoloji Kulübünde “Maymun Adam” Sesleri! Peki ya o meşhur Zürih Psikoloji Kulübü’ndeki seminerler? Jung o uzun salona elinde kahverengi dosyasıyla girdiğinde salona derin bir sessizlik çökermiş. Kürsüsü filan yok; öğrencilerin, doktorların, filozofların arasında aşağı yukarı yürüyerek, tahtaya Yunan ya da İskandinav kökleri çizerek ders anlatırmış.

Bir gün, hepimizin tanıdığı türden, son derece kibar ve geleneksel bir işadamının rüyasını tabir ederken, adamın bilinçdışından tecavüz ve şiddete eğilimli bir “maymun adam”ın fırlayıverdiğini anlatıyor. Aman yâ Rabbi! İşte Jung’un meselesi tam da bu: Kendi varlığının yasalarını bileceksin! Büyüdüğün çevreye, ebeveynlerine, elâleme göre değil, o yaldızlı yüzeyin altında gizlenen “gölge”yi, o uluyan vahşileri kabul edeceksin. Bu seminerlerde mitolojiden tarihe, Einstein’dan astrolojiye, Çin bilgeliğinden Gnostiklere kadar her şey birbirine bağlanıyormuş.

Dâhinin Kendi Bunalımı: “Benim Efsanem Ne?” Elbette ki başkalarının ruhuna neşter vuran bu adam, kendi karanlık dehlizlerinden yara almadan geçmemiş. Jung, Sergeant’a o meşhur ustası Freud’la yollarını ayırdığı ve Bilinçdışının Psikolojisi kitabını bitirdiği dönemi anlatırken müthiş bir itirafta bulunuyor. Kalemini elinden bırakıp kendine soruyor: “Bütün halkların, zamanların kahramanları var, peki bizim kahramanımız kim? Benim mitim, benim efsanem hangisi?”. Bu sorunun cevabını bulamayınca onu bastırıyor, ta ki kendi bilinçdışının fırtınalarına kapılana kadar. Jung’un kendi tespitiyle; kırk yaşının başlarındaki erkeklerde melankoli istatistiksel olarak hep tavan yaparmış ve her erkek gibi onun da yaşamda yeni bir doğrultuya, yeni bir anlama yönelmesi gerekmiş.

Hülasa ey okur, Elizabeth Shepley Sergeant’ın bu enfes portresi bize gösteriyor ki; Jung’un yazdığı o kalın, o “zor okunur” kitapların arkasında aslında iki farklı Jung var. Bir yanda sayfaların ön planında koşturan, hayatın gürül gürül aktığı dinamik, modern bir adam; diğer yanda ise arka planda saklanan, köpeğiyle yumuşak bir sesle konuşarak yürüyen ve yaşam ağacına yepyeni filizler aşılayan bilge, sezgisel ve çok yaşlı bir bahçıvan! Doğadan ve kendi içindeki vahşiden korkmayanların şifacısı…

Gelecek sefere bir başka gizemli sırda görüşmek üzere, ruhunuzun “gölge”lerine iyi bakın!