İçimizde Yaşayan O Yabancı: İnsanın İki Ruhu ve Jung Efendi’nin Çarpıcı Keşfi!
Şu ölümlü dünyada “Ben kimim?” diye kendi kendinize sorup da işin içinden çıkamadığınız demler muhakkak olmuştur. Hani bazen içimizden hiç tanımadığımız, bambaşka biri konuşur, bizi hayretlere düşürür ya… İşte bugün, Viyana’nın o meşhur gazete sayfalarından, 1932 yılının Kasım ayından fırlayıp gelmiş bir sırdan, Zürihli Doktor Carl Gustav Jung’un “Herkesin İki Ruhu Vardır” başlıklı o tuhaf demecinden ve bu demecin ne anlattığından bahsedeceğim.
Aman efendim, bizler bugüne kadar ne sanırdık? Çocuk doğar, beyni boş bir levha (tabula rasa) gibidir; anası babası ne öğretirse, mektepte ne bellerse, çevresinde ne görürse ondan ibarettir sanırdık. Lakin bizim psikanalist Doktor Jung diyor ki: “Yok öyle yağma! İnsanoğlu bu dünyaya sayısız özniteliğe sahip, son derece farklılaşmış ve tam anlamıyla gelişmiş bir beyinle gelir!”. Gündelik olaylara verdiğimiz tepkilerin sadece eğitimimiz ve çevremiz tarafından belirlendiği iddiasını da koskoca bir yanılgı olarak görüyor.
İşte insanın aklını havsasını durduran o asıl mesele burada başlıyor. Jung’a göre her insanın içinde bir değil, tam iki ruh yaşıyor sevgili okur! Bunlardan birincisi bizim “kişisel psişe” dediğimiz, doğduğumuz günden ölene dek bizimle olan, çevremizle, eğitimle şekillenen ruhumuz. Mesela, daha küçük bir çocukken oyun alanında yahut yatağımızda işittiğimiz azıcık sertçe bir azar bile bu kişisel ruhumuzda onulmaz yaralar açabiliyor, nevrotik hallerimizin temelini atıyor.
Gelelim o ikinci ruha… Aman yâ Rabbi! Bu ruh bizimle yaşıt değil; belki milyonlarca yaşında! Jung buna “atalardan kalan ruh” diyor. Elli yaşına gelmiş bir adamın içindeki o ikinci parça, aslında sadece yarım asırlık değil, insanlığın o bitip tükenmez geçmişinin bir mirasıdır ve milyonlarca yaşında olabilir. Dünyaya gözlerini yeni açan bir çocuk, zihinsel yetilerini o ilk günde geliştirmeye başlamıyor; aksine, milyonlarca yıllık bir insanlık tarihinin o muazzam yükünü, o “kişisel olmayan” (impersonal) ruhu ta içinde taşıyarak doğuyor.
Peki bu iki ruh aynı bedende uslu uslu geçinip gidiyor mu dersiniz? Heyhat! Çoğu zaman bu iki ruh birbirine giriyor, insanın düşünce ve hislerinde bitmek bilmez çelişkilere, kavgalara yol açıyor. Bazen kişisel ruhumuzla o milyonlarca yıllık atalardan kalan ruh, birbirine taban tabana zıt düşüveriyor.
Eminim şimdi “İlahi Doktor, bunun ispatı nerede?” diyeceksiniz. Jung Efendi terapi odasında gördüğü o vakaları şahit gösteriyor. Düşünün ki, ömründe ne Çin’e ne Hindistan’a gitmiş nevrotik hastalar, rüyalarında yahut çizdikleri resimlerde ta uzak doğunun o kadim tapınak imgelerini, o karmaşık sembolleri yaratıveriyorlar!. Yüzlerce yıl evvel yaşanmış olayları sanki oradaymış gibi gören hastalar var!. Peki bu insanlar, hiç bilmedikleri, okumadıkları bu uzak doğu sırlarını nereden bulup çıkarıyorlar? Elbette o bilinçdışından, o milyonlarca yaşındaki, doğuştan içlerinde olan kişisel olmayan ikinci ruhtan!.
Hülasa, Jung sözlerini o vurucu, o insanın içine işleyen tespitiyle bitiriyor: “Çağdaş insan, insan ırkının ağacındaki en son olgun meyveden başka bir şey değildir. Hiçbirimiz ne bildiğimizi bilmiyoruz!“.
Görüyorsunuz ya kıymetli okuyucu, şu modern dünyada kibirlenip böbürlenirken aslında içimizde yatan o milyonlarca yıllık koca bir tarihi unutuyoruz. Kendi küçük dünyamızın ve “kişisel ruhumuzun” dertlerine gömülmüşken, içimizdeki o ikinci ruhun, o kadim ataların sesinin karanlıktan bize fısıldadığını duymamazlıktan geliyoruz. Siz siz olun, o içinizdeki sese, o asırlık yabancıya kulak vermeyi ihmal etmeyin. Zira biz unutsak da, insanlık tarihi zihnimizin bir köşesinde nefes almaya devam ediyor! Haftaya başka bir alafranga sırda buluşmak üzere, sağlıcakla kalın!