Bir Dehanın İnsani Yüzü: C.G. Jung ile Dört Eşsiz Temas!

C.G. Jung’un sadece kitaplarındaki teorileriyle değil, bizzat karşısındaki insana dokunuşuyla da nasıl dönüştürücü bir etkiye sahip olduğunu hiç merak ettiniz mi? Michael Fordham tarafından derlenen “Contact with Jung” (Jung ile Temas) adlı kitaptan alınan dört farklı anı, bu büyük bilgenin şaşırtıcı, iyileştirici ve zaman zaman “telepatik” yönlerini gözler önüne seriyor. Gelin, zaman makinesine binip Jung’un çalışma odasına, o çok sevdiği göl kıyısındaki inziva kulesine ve zihnine misafir olalım!

1. Kusursuzluğun Bedeli: Kendi Gölgeni Yok Saymak (A.I. Allenby)

Jung ile yazışarak ve onu Zürih’te ziyaret ederek tanışan A.I. Allenby, Jung’un karşısındaki insana duyduğu o derin saygıdan ve bireysel değere verdiği önemden çok etkilenir. Bir sohbetleri sırasında Jung, hayatı boyunca hiçbir yanlış yapmadığını, tamamen “iyi” olduğunu düşünen kusursuz bir Quaker’ın (bir Hıristiyan mezhebi üyesi) hikayesini anlatır. Peki bu kusursuz adamın çocuklarına ne olmuştur? Oğlu bir hırsız, kızı ise bir fahişe olmuştur! Jung’un tespiti tokat gibidir: Baba kendi “gölgesini”, yani insan doğasının kusurlu ve karanlık payını üstlenmeyi reddettiği için, çocukları onun görmezden geldiği bu karanlık tarafı bizzat yaşamak zorunda kalmışlardır.

Jung bize net bir mesaj verir: Hayatı, iyisiyle kötüsüyle, vererek veya sakınarak hiçbir çekince duymadan bütünüyle yaşamalı ve kendimizi neysek o yapan şeylerin bilincine varmalıyız.

2. Tıbbın Yüzeyselliği ve Hastanın En Büyük Hakkı (Kenneth Lambert)

Kenneth Lambert, 1939’da ve 1950’de Jung ile görüşme fırsatı bulur. Jung, bu kişisel görüşmelerinde son derece açık sözlüdür ve kendi deyimiyle “doktorlar ve ilahiyatçılar arasında hep sevilmeyen adam” olduğunu itiraf eder. Jung’un tıp doktorlarına getirdiği eleştiri çok keskindir: Tıp doktorları olaylara çok fazla dışarıdan yaklaşmaktadır. Oysa psikolojinin asıl amacı, insanları kendi gölgeleriyle ve kendileriyle yüzleşmek zorunda kalacakları o duruma getirmektir. Eğer bir hastayı, sadece bir “tekme” vurup o karanlık çukurdan hemen çıkarırsanız, onun kendi Benliğini (Self) gerçekleştirme hakkını (doğuştan gelen mirasını) elinden almış, onu kandırmış olursunuz. Gerçek iyileşme, kestirme yollardan değil, hastanın karanlığıyla yüzleşmesinden geçer!

3. Mezarcılar mı, Bahçıvanlar mı? (Renée Brand)

Yıl 1955… Jung’un 80. yaş günü şerefine Küsnacht’taki bahçesinde bir Ginkgo biloba ağacı dikilmektedir. Etkinliğe katılan Renée Brand, o an Jung’a bakarken onun 80 yılın tüm ağırlığını taşıdığını, yaşlılığın getirdiği bir kırılganlık içinde olduğunu fark eder. Bahçıvanların toprağı kazarken çıkardıkları ritmik kürek sesleri, Brand’in zihninde birden korkunç bir görüntü yaratır: O açılan çukur bir ağaç için değil, bir mezar içindir ve kazıcılar da mezarcıdır!. İçini kaplayan bu ölüm korkusu ve çaresizlik anında, Jung birden hiç kimseye hitap etmeden, doğrudan boşluğa bakarak şöyle der: “Bunun ölümle hiçbir ilgisi yok. Onlar yeni bir hayat ekiyorlar.”. Brand’in dile getirilmemiş o dehşet dolu düşüncesinin Jung tarafından havadan yakalanıp cevaplanması, o anı ürkütücü bir panikten çıkarıp kutsal (numinöz) bir mucizeye dönüştürür.

4. Doğaya Zaman Tanımak (Elizabeth Osterman)

Elizabeth Osterman, Jung’u Bollingen’deki taş duvarlı, göl kıyısındaki o izole inziva evinde (kulede) ziyaret eder. Orası, her şeyin acelesiz ve doğal olduğu, zamanın durduğu bir yerdir. Osterman saatine bakmaya yeltendiğinde Jung onu hemen uyarır: “Saati boş verin, ben size söylerim.”. Jung, o gün modern insanın en büyük hastalığını şu muazzam sözlerle özetler: “Doğanın bize annelik yapabilmesi için ona zaman tanımalıyız… Modern dünyada insanlar hep yarın daha iyi bir şey olacakmış gibi yaşıyorlar, hep gelecekteler, bu yüzden kendi hayatlarını yaşamayı akıl edemiyorlar.”. Kendi geçmişinin köklerini keşfeden insan için ise bu tamamen yeni bir yaşam biçimidir.

Kıssadan Hisse: Dört farklı kişi, dört unutulmaz temas… Jung bize, gölgemizle yüzleşmeden “kusursuz” olamayacağımızı, içsel acıların dışarıdan haplarla geçiştirilemeyecek kadar değerli birer fırsat olduğunu, ölüm sanılan bitişlerin aslında yeni bir hayatın başlangıcı olabileceğini ve bugünü yaşamadan geleceğe koşmanın bizi asıl doğamızdan kopardığını hatırlatıyor.

Peki siz bugün saatinize bakmayı bırakıp, kendi gölgenizle tanışmaya hazır mısınız? Yorumlarda buluşalım!