Hayat Bir Denge Arayışı mı, Yoksa Yaratıcı Bir Kaos mu? Geçmişin Zincirlerini Kırmak
Büyürken, psikoloji ve bilim dünyasından süzülerek günlük hayatımıza yerleşen bazı katı inançları adeta bir yasa gibi benimseriz. Bize geçmişimizin bugünümüzü kesin olarak belirlediği (determinizm) öğretilir. Gelişimimizin, tıpkı Piaget veya Erikson’un teorilerinde olduğu gibi, basamakları önceden belli olan doğrusal ve tahmin edilebilir aşamalardan oluştuğuna inanırız. Ve belki de en yaygın olanı, bedenimizin ve ruhumuzun yaşadığı her sarsıntıdan sonra mutlaka o eski, sakin ve durağan “denge” (homeostaz) durumuna dönmeye çalıştığını varsayarız.
Peki ya insan doğası bu kadar hesaplanabilir, mekanik ve durağan değilse? Süreç Kuramı (Process Theory), tam da bu noktada devreye girerek ezberlerimizi bozuyor ve bize çok daha özgürleştirici bir gelişim modeli sunuyor.
Bizler Makine Değil, “Açık Sistemleriz”
Geleneksel klasik dinamikler, geçmişin şimdiyi tamamen belirlediği ve sistemlerin kapalı olduğu mekanik bir evren modeli benimsemiştir. Ancak biz insanlar, dış dünyadan kopuk kapalı sistemler değiliz; çevremizle sürekli etkileşim ve değişim içinde olan “açık sistemleriz”.
Kapalı sistemler doğaları gereği her zaman dengeye (homeostaza) ulaşma eğilimindedir. Bu yüzden birçoğumuz psikolojik bir zorluk veya travma yaşadığında, tek kurtuluşun “eski normale dönmek” olduğunu düşünür. Oysa Süreç Kuramı, insanların sadece eski denge durumuna dönmeye çalışan varlıklar olduğu fikrini şiddetle reddeder. Açık süreçlerde hayat her zaman düzenli akmaz; bu düzensiz akış ve dalgalanmalar, evrimin ve insanın özgür iradesinin temelini oluşturur.
Dengenin Bozulduğu Yerde Başlayan “Yaratıcı Çatallanmalar”
Kurama göre insan, krizler, güçlü duygusal çatışmalar veya yoğun stres yaşadığında denge noktasından sapar ve sistemde güçlü salınımlar meydana gelir. Eğer bu salınımlar çok güçlenirse, tüm sistem kaotik bir hale bürünür. İşte geleneksel teorilerin “arıza” ya da “hastalık” dediği bu kaos, aslında muazzam bir fırsattır.
Çünkü bu kaos anlarında sistem eski dengesine dönmek için çabalamak yerine, “yaratıcı çatallanmalar” (bifurcations) yaşayarak kendiliğinden yepyeni davranışlar, beceriler ve yapılar inşa eder. (Modern fizikte enerji tükettikleri için bunlara dissipatif yapılar denir). İnsanlığın yaratıcılığı, değişimi ve gelişimi işte bu doğrusal olmayan, tahmin edilemez sıçramalardan doğar.
Kriz Anlarında Eskiye Dönmek Yerine “Yeni”yi İnşa Etmek
Bu bakış açısı, ruh sağlığına ve iyileşmeye olan yaklaşımımızı kökünden değiştirir. Süreç Kuramına göre, bipolar bozukluk, sanrılar veya çoğul kişilikler gibi psikolojik durumlar basitçe bir “denge kaybı” veya gerileme değil; aşırı salınımların ve psikolojik kaosun kendiliğinden yarattığı yepyeni (fakat işlevsiz) psikotik yapılardır.
Dolayısıyla terapi veya iyileşme süreci, hastayı o sözde “normal” dengesine veya Piaget/Erikson gibi kuramcıların belirlediği standart bir gelişim aşamasına geri döndürmeye çalışmamalıdır. Bunun yerine, geçmişteki nedenlere takılıp kalmadan mevcut seçimlere odaklanılmalı ve eski standart örüntülere dönmek yerine tamamen “yeni örüntüler” yaratmak hedeflenmelidir.
Sonuç:
Geçmişinizin bugününüzü dikte ettiği deterministik bir hapishanede değilsiniz. Beklenmedik krizler veya ruhsal fırtınalar yaşadığınızda, tek çareniz o eski, sakin limanınıza (homeostaza) sığınmak da değil. Hayatınızdaki kaosu ve denge kayıplarını bir çöküş olarak değil; yepyeni, daha yaratıcı ve daha güçlü bir “siz” inşa edebilmeniz için ortaya çıkan eşsiz bir “çatallanma” fırsatı olarak görün!