Gerçek İhtiyaçlarımız Kimin Eseri? Biyoloji, Toplum ve İçimizdeki Nehir

Hayatta verdiğimiz kararları, peşinden koştuğumuz arzuları ve hissettiğimiz ihtiyaçları ne kadar özgürce seçiyoruz? Geleneksel psikanaliz, iç dünyamızı genellikle biyolojik içgüdülerden kaynaklanan ilkel ihtiyaçlar (id) ile toplumsal baskı olarak içselleştirdiğimiz ahlaki kurallar (süperego) arasında geçen katı bir savaş alanı olarak tanımlar. Freud, bilinçdışını birbirini dışlayan isteklerin çelişkisiyle beslenen kaynayan bir “enerji kazanı” olarak görmüştür. Ancak Süreç Kuramı’nın sunduğu “öncelik ve üstünlük” kavramının dinamik kayan ölçeği, insanı açıklarken bu katı şemalardan çok daha fazlasını söyler.

Sahte İhtiyaçlar ve Demokratik Kontrol

Aslında, hayatımızdaki yalnızca en basit ihtiyaçlar (nefes almak, beslenmek vb.) esas olarak biyolojik olarak belirlenir. Geri kalan neredeyse tüm arzularımız yoğunluk, nitelik ve doyum biçimi bakımından tamamen toplumsal olarak koşullandırılmıştır.

Toplum; pazar odaklı medya, eğlence sektörü ve reklamlar aracılığıyla bize sürekli “sahte ihtiyaçlar” yaratır. Bu durum, sanıldığının aksine çok daha rahat, hoş ve adeta “demokratik” bir sosyal kontrol biçimidir. Bilincimiz ve arzularımız sadece içselleştirilmiş toplumsal ahlak tarafından değil; kâr güdüsü, bencil çıkarlar ve ekonomik faktörler tarafından da sürekli çarpıtılır ve bastırılır.

Zevk Merkezinin Tuzağı

Beyninin zevk merkezleri elektrotla uyarılan farelerin, yemek yemek dahil diğer tüm faaliyetlerden vazgeçerek uzun süre sadece bu zevki hissetmeyi seçmeleri, biyolojimizin nasıl manipüle edilebileceğinin en çarpıcı kanıtıdır. Biz insanlar da bu fareden çok farklı değilizdir. Anlık zevk verici sahte ihtiyaçların (örneğin sigara içmenin) doyumunu, uzun vadeli sağlık hedeflerimize göz kırpmadan değişebiliriz. Ya da toplumun bize dayattığı “başarılı ve yararlı olma ihtiyacı”, birçoğumuzu ailemiz ve sağlığımız için uygun olan sınırların çok ötesinde, tükenene kadar çalışmaya itebilir.

Zihnimiz Bir Savaş Alanı Değil, Akan Bir Nehirdir

Freud’un diyalektik modeline göre bilincimiz ve bilinçdışımız ayrıdır ve birbirine düşman (antagonistik) iki yapıdır. Oysa psikolojik süreçlerimiz, zıtlıkların birbirini yok etmeye çalıştığı bir kazan değil, Herakleitosçu bir nehir gibi akar. Bilinçli yüzeyimiz, bilinçdışı akıntılarımızdan ayrılmaz; birlikte girdaplar, burgaçlar ve çatallanmalar oluştururlar. Bilinçli ve bilinçdışı süreçler birbirine düşman olmak bir yana, büyük ölçüde sinerjiktir ve içimizdeki karşıt fikirler bile birbirini çağırıp güçlendirir.

Örneğin, sadece fikirlerimizi “bilinçli” hale getirmek sorunlarımızı çözmez; ırkçılık veya depresif inançlar gibi zararlı kalıplar bilince çıktıklarında da genellikle artarak işlerliğini korurlar.

İyileşmenin Hiyerarşisi: Önce Madde, Sonra Anlam

Düşünme, değer verme, ilişkiler kurma ve yaratıcılık gibi tüm bu karmaşık nehir akışımız, aslında en temel fizyolojik süreçlerimize bağımlıdır. Temel (biyolojik) süreçler zaman olarak önceden gelir ve karmaşık olanın (psikolojinin) içinde işleyebileceği sınırları çizer.

Bu yüzden, psikolojik bir sorunu veya yaşam krizini çözerken önceliğimiz her zaman maddi ve nesnel gerçekler olmalıdır:

  • Öznel duygu ve kavramlardan önce nesnel yaşam koşullarına,
  • Kişilerarası psikolojik bozukluklardan önce biyolojik hastalığa,
  • Kişisel içsel (intrapsişik) süreçlerden önce sosyal ve aile matrislerine,
  • Olaylara atfettiğimiz anlamlardan önce çıplak olgulara odaklanmamız gerekir.

Sosyal ve Psikolojik Olanın Mutlak “Üstünlüğü”

Fakat Süreç Teorisi, biyolojiye bu önceliği verirken çok daha can alıcı bir gerçeği hatırlatır: Daha karmaşık süreçlerin (psikoloji ve sosyal çevre), basit olanları (biyolojiyi) geçersiz kılabilme üstünlüğü vardır.

Bedeninizi tıbbi olarak ne kadar tedavi ederseniz edin, psikolojik bir güven ve uyum olmadan gerçek bir tedavi sağlanamaz. Dahası, bazen sosyal ve ekonomik gerçekler biyolojik sağlığımıza doğrudan hükmeder. Hayati bir tıbbi tedavinizin bile sadece bir sigorta şirketi tarafından sınırlandırılabilmesi veya reddedilebilmesi, sosyal süreçlerin biyolojik süreçler üzerindeki o sarsılmaz ve acımasız üstünlüğünü bize en net şekilde gösterir!