Çölün Ortasında Bir Kozmik Hesaplaşma: Flaubert, Ermiş Antonius ve Şeytan
Gustave Flaubert denince akla genellikle taşra can sıkıntısının, burjuva ikiyüzlülüğünün ve realizmin zirvesi olan Madame Bovary gelir. Ancak Flaubert’in hayatı boyunca adeta bir saplantı halinde tekrar tekrar yazdığı, onun en mahrem, en lirik ve en vahşi eseri bambaşkadır: Ermiş Antonius’un Baştan Çıkarılışı (La Tentation de Saint Antoine).
Mısırlı bir çileci olan Antonius’un bir gecelik kabusunu ve zihinsel parçalanmasını anlatan bu yapıt, realizmin sınırlarını paramparça eden bir anti-romandır. Ve bu kabusun tam merkezinde, Antonius’un karşısına dikilen en büyük ayna yer alır: Şeytan.
1. Çöl, Hücre ve Deliliğin Eşiği
Hikaye, MS 4. yüzyılda, Mısır çölünde yüksek bir kayalığın üzerindeki bir kulübede başlar. Ermiş Antonius, ömrünü ibadete, oruca ve nefsini köreltmeye adamıştır. Ancak gece çöktüğünde, açlık ve yalnızlık zihninin kapılarını sonuna kadar açar.
Flaubert, Antonius’un bastırılmış arzularını çölün ortasına kusar. Azize, önce geçmişin konforunu, şehveti, gücü ve zenginliği arzular. Arkasından, tarihin ve insanlığın yarattığı tüm sapkın mezhepler, tanrılar ve canavarlar hücresine doluşur. Antonius’un inancı, Kelam’ın sarsılmazlığına dayalıdır; ancak etrafındaki dünya hızla akışkan ve tekinsiz bir hal alır.
2. Şeytan: Bir Teolog ve Kozmolog Olarak İblis
Flaubert’in metnindeki Şeytan, Orta Çağ’ın o boynuzlu, kuyruklu, kaba saba korku figürü değildir. O, son derece entelektüel, soğukkanlı ve Antonius’un zihnindeki şüphelerin somutlaşmış halidir. Şeytan, Antonius’u sadece bedensel zevklerle değil, bilgiyle baştan çıkarır.
Şeytan, Antonius’u kanatlarının altına alarak onu uzayın derinliklerine, kozmik bir yolculuğa çıkarır. Ona evrenin sonsuzluğunu, yıldızların büyüklüğünü ve dünyanın bu sonsuzluk içindeki zavallı küçüklüğünü gösterir.
- Şüphenin Diyalektiği: Şeytan, Antonius’a şu yıkıcı soruyu sorar: Eğer evren sonsuzsa, senin dualarının, senin küçücük çilehanenin ve senin acılarının bu devasa çark içinde ne anlamı var?
- Madde ve Ruh: Şeytan, Antonius’un mutlak doğru kabul ettiği teolojik dogmaları bilimin, felsefenin ve materyalizmin diliyle çürütür. Tanrı’nın ve evrenin birliğini bozarak, Antonius’u tam bir hiçlik hissiyle (nihilizm) baş başa bırakır.
3. Flaubert’in Kendi Şeytanı: Sanatçının Krizi
Aslında Flaubert, Antonius’un şahsında kendi yaratım krizini ve entelektüel sancılarını yansıtır. Flaubert için yazmak, çöldeki bir keşişin çilesinden farksızdı; her kelime için günlerce acı çekiyor, burjuva dünyasının sığlığından kaçıp kendi odasına kapanıyordu.
Romandaki Şeytan, Flaubert’in kendi iç sesidir. Dinlerin doğuşunu, batışını, tanrıların nasıl ölümlü varlıklar olduğunu tek tek Antonius’un gözü önüne sererken, aslında insanlığın ortak yanılsamalar tarihini yazar. Şeytan, insan aklının sınırlarını zorlayan, dogmaları yıkan ve insanı kendi yalnızlığıyla yüzleştiren eleştirel düşüncenin ta kendisidir.
“Bak!” dedi Şeytan Antonius’a. “Yukarıya bak! Gördüğün o sonsuz boşlukta ne bir başlangıç var ne de bir son. Her şey hareket ediyor, her şey dönüşüyor. Senin o küçük duaların bu sonsuz gürültüde sadece bir fısıltı.”
Şafak Sökerken: Maddenin Hücrelerine Karışmak
Gecenin sonunda, Şeytan’ın ve tüm canavarların gitmesinin ardından Antonius, şafağın sökmesiyle birlikte doğadaki en küçük canlıları, amipleri, bitkileri ve hücreleri görmeye başlar. Şeytan’ın yarattığı o büyük hiçlik ve dehşet duygusu, Antonius’ta yok olma değil, maddeyle birleşme arzusuna dönüşür. Keşiş, bilincini kaybedip evrenin en ilkel maddesine karışmak ister.
Flaubert’in bu büyüleyici metni, inanç ile şüphenin, din ile bilimin, ruh ile maddenin o hiç bitmeyen kadim savaşını anlatır. Ve bize şunu hatırlatır: En büyük şüpheler ve en büyük canavarlar dışarıda bir yerde değil, kendi zihnimizin ıssız çöllerinde saklıdır.