Ağustosböceği neden çalışsın? – Erk Acarer

erk-acarerAndroid işlemci, LCD TV, dokunmatik ekran, üç açılı diş fırçası ve mutlaka İsveçli bilim insanları. Hayat bir sergi alanı…
Alışveriş merkezlerinin, yüksek tavanlı mimarileri, iç açıcı parfüm kokuları, dingin müzik tonları ve huzur duygusuna gönderme yapan büyük fıskiyeleriyle mabetleri çağrıştırdığına şüphe yok! ‘İhtiyaç duyduğunuz her şey’ gibi ‘hiçbir zaman eksikliğini hissetmeyeceğiniz tüm ürünler’ burada yan yana, bir arada! Alışveriş merkezleri, hedef kitleye giden ‘altın yol!’

Cilalı imajlar
Kapitalizmin yüce ruhu… Kapitalizmin ince mesajı:
“Çalışırsan, alırsın! Çok çalışırsan daha çok alırsın! Her şeyi; ihtiyacın olanları ve asla ihtiyaç duymayacak olduklarını…”
Daima, hiç durmadan çalış, mutlaka tüketime, serbest piyasa ekonomisine ve dönüp duran öğütücü çarkın değersiz bir parçası olmaya alış!
O vitrine ne konulsa dönüp bakacak ve onu almak için yanıp tutuşacaksın!
Sabah 8.30, akşam 18.00 mesailerinin arası çalışma şevkini bir kabartma tozu gibi şişiren dahi mesajlarla doldurulacak!
Modern çağın ideolojilerini ince çizgili kravat ve dantelli jartiyer kıvamında algılayacak, onları başkalarına göstermek için can atacaksın! İşin bir parçası, iş ahlakının en can alıcı noktası bu! Cilalı imaj devrinin erdemlerini kusursuz satırlarda keşfedecek, yaşamı henüz yolun başında, fabl’lardan öğreneceksin!

Ruhumuza kazınan o hikâye
Sahi ne gelir ağustosböceğinin başına, nasıl yazmıştır Lafonten öyküsünü?
Bütün yaz sırtında gitarı kâh hayal âleminin derinliklerine, kâh gerçek şatafatın kalbine akar ağustosböceği. Vur patlasın, çal oynasın “kışı görmeyecekmiş” gibi yaşar.
Öte yandan karınca kan ter içinde ve kendi ağırlığının katbekat misliyle yük taşıyıp durmadan biriktirir.
Mesaj, ruhlarımıza sızmak için mevsimin dönüşmesini bekleyip düşen ilk kar tanesiyle çalar umutsuzluğun kapısını. Kanatları solgun ve yırtık, ruhu derbeder bir yalnızlıktır açlık.
“Tak, tak, tak!”
Açlığa kapıyı, “ihanetin”, “mesajın”, “yüze vurmanın” dayanılmaz şehvetini kollayan karınca açar. Evinden taze yiyecek, düzen ve ağustosböceğinin zavallı sefaletine tezat zenginlik kokusu gelmektedir.
Ağustosböceği, “hiç utanmadan” isteğini söyler…
“Biraz kırıntı lütfen…”
İşte o saat, sanki ömrü boyunca bu anı beklemiş olan karınca yapıştırır cevabı…
“Bütün yaz çalıp oynayacağına, sen de benim gibi biriktirseydin. Sana kırıntı falan yok. Başının çaresine bak!”
“Trank”
Kapanan kapının çıkardığı ses, karıncanın sinsi ve müstehzi gülüşü ile ağustosböceğinin büyük çaresizliğine karışır. Lafonten’in çocukluğumuzu saran öyküsünün son karesindeki efektlerin toplamı tedirgin edici bir jenerik imzasıdır.

Bizi hep korkuttular
Ağustosböceği ve karınca, sadece didaktik bir öykü değil aynı zamanda asit gibi sızıp benliğimizin katmanlarını çürüten ve yıllarımızı ipotek altına alan bir “korku” anlatısıdır. Ana fikir şüpheye asla yer bırakmayacak şekilde ruhumuza kazınmıştır…
“Çalışmazsan ağustosböceğinden beter olursun. Yazın yatarsan, kışın onun gibi aç kalırsın!”
Lafonten’in kurgusunun dâhice olduğu ve ana fikrinin, amaca hizmet ettiği net olarak ortadadır. Ancak, hayvanlar üzerinden ruhlarımızı esir alan yazar, kilit noktadaki bir ayrıntıyı ıskalayacaktır! Öyküde, hayat bilgisine aykırı ve külliyen tutarsız bir taraf bulunmaktadır. Kompozisyondaki önemli parça öylesine yanlış dizayn edilmiştir ki, tüm bütünü de tuz buz edip parçalara ayırmaktadır. Eksik parçayı bulmamıza ise, ağustosböceğinin gerçek ve dramatik öz yaşam öyküsü yardımcı olacaktır…

İşte gerçek
Ağustosböcekleri, yaşama “Merhaba” diyebilmek için toprağın altında tam on iki yıl boyunca “larva” halinde beklerler. Doğa, her canlıya sürprizler hazırlamaktadır. Ne var ki yıllar boyunca yerin altında bulunduktan sonra “ismini aldıkları ayda” yaşama gelen ağustosböceklerinin sürprizleri trajikomiktir. Çünkü onlar hayatta sadece bir ay kalırlar!
Artarak devam eden ve yaz gecelerini ikiye bölen çığlıkları…
Bu imza ise, onların yaşam telaşlarıyla ilgili net bir bilgi verir. Tümü, erkekler tarafından çıkarılan sesler, karşı cinsi etkilemek adına bir silah olarak kullanılır. Dişisini baştan çıkarmayı başarabilen erkek, hayatında sadece bir kez yaşayabilecek olduğu deneyim nedeniyle çok şanslıdır. Çünkü çoğu, tüm çabasına rağmen mutlu sona ulaşamaz! Açıkçası kendine uygun bir eş bulamayan dişi de aynı tehditle karşı karşıyadır.

Neden, neden, neden?
Onlara ait bu yaşam gerçeği, Lafonten’in kurgusuna vurulan bir tokattır. Özeti, ajitasyonla toparlamak yerinde olacaktır…
En temel içgüdülerinden birini dahi tatmin etmekte zorlanan ağustosböceklerinin, çocuklarını görebilmeleri ise mümkün değildir.
Fabl ustasına vurduğumuz tokadı can alıcı bir soruyla sertleştirmek de mümkündür…
On iki yıl boyunca toprak altında kalıp yeryüzüne çıktıktan sonra bir ay yaşayabilen, çoluk çocuğa karışamayan ve “eğer talihliyse” sadece bir kez sevişebilen ağustosböceği neden çalışsın?

İşbirlikçi, köle karınca
Tam bu noktada, madalyonu ters çevirip daha şaşırtıcı bir gerçekle de yüzleşebiliriz.
Aslında Lafonten’in öyküsünde geçen her iki canlının yaşamında birbirine benzer noktalar bulunur. Karınca da tıpkı ağustosböceği gibi yaklaşık bir ay yaşayabilir. Kendisine “yüz ömür boyu” yetebilecek kadar yiyeceği de bu kısa süre içinde yuvasına taşıyıp depolamak için uğraşır. Onun bu anlaşılmaz çabası ve dizginlenemez biriktirme arzusunun “Ya bir gün aç kalırsam?” korkusuyla ortaya çıktığı düşünülebilir. Ne var ki gerçek bundan farklıdır. Çünkü karıncaların depolama tutkuları kendileriyle ilgili değildir! Her karınca yuvaya, öncelikle kraliçe karınca için yiyecek taşır.
Açık bir şekilde, benzememiz istenen karınca, sistemin sağlam ama değersiz bir dişlisi, sorgulamak nedir bilmez neferi, sadece başkasına hizmet eden yılmaz bekçisi ve gönüllü olarak köleliği benimsemiş bir işbirlikçisidir.

Lafonten hepimizi kandırdı
“Asil karınca” ve “sefil ağustosböceğiyle” ilgili değer yargılarınız değişmeye başlamışken, fırsatı kaçırmadan, Lafonten hakkında da çarpıcı değerlendirmelerde bulunmak yerinde olacaktır…
İlginçtir ki Fransız edebiyatının parlak yıldızının yaşamı, eleştirdiği ağustosböceğinden öteye geçemez. Yazarlığın ön koşulu olan bohemliğin sıkı bir pratisyeni olan Lafonten, yaşamı boyunca hiçbir zaman düzenli bir işte çalışmaz. Buna rağmen şansı yaver gider ve bu sayede, Şanzelize kafeteryalarının bol kremalı kahveleri tadında bir yaşam sürer.
Hiç kuşkusuz, rahat geçen bu yaşamını tilki, leylek ve karınca kadar ağustosböceğine de borçludur.
Lafonten ve ders veren karakterleri…
Hangisini daha sempatik ve kendinize yakın bulduğunuzu sona bırakın!

‘Selam söyle’
Noktayı, ters tarafa bir pencere açıp Lafonten’in kulaklarını son kez çınlatarak koyalım… Hikâyenin daha gerçekçi bir versiyonuna bakalım. Karın ilk muhteşem tanesi yeryüzüne düştüğünde, karınca sabırsızlıkla, ona haddini bildirmek için ağustosböceğini bekler.
Bir süre sonra dileği gerçekleşir, kapı çalınır. Karınca, müstehzi gülüşü, alaycı bakışı ve köhne küstahlığıyla kapıyı açar. Ne var ki kapıdaki ağustosböceğini görünce gülümsemesi donar…
Öyküde ters giden bir şeyler vardır…
Ağustosböceğinin üzerinde yerlere kadar inen bir kürk, boynunda ipek fular, başında da fötr şapka vardır. Biraz ileride, lüks bir otomobilin içinde ise, dişi ağustosböcekleri fingirdeşir.
“Sen… Sen…” diye kekeler karınca.
“Ben ya…” der ağustosböceği kararlı bir ses tonuyla. “Bütün yaz kâh çaldım kâh söyledim. Doyasıya yaşadım. Fakat her şeyin bir sonu var. Buralardan sıkıldım. Şimdi Paris’e gidiyorum. Sana, ‘Fransa’dan bir isteğin var mı?’ diye sormak için geldim.”
Gözleri kararıp beyni uyuşan karınca arzusunu güçlükle dile getirir:
“Lafonten denilen o cibilliyetsizi görürsen benden selam söyle!”

ERK ACARER
http://www.birgun.net/, 16.08.2015

Yorum yapın

Daha fazla farkettiren yazılar
Guernica – Eduarda Galeano

Guernica Paris, 1937 ilkbaharı: Pablo Picasso uyanır ve okur. Atölyesinde kahvaltı ederken gazetesini okur. Fincanındaki kahvesi soğur. Alman Hava Kuvvetlerine...

Kapat