Alevilere dönük iftiralarla dolu bir roman Şah ve Sultan – İskender Pala

Alevi tarihi ve inancına dair ağır hakaretler içeren İskender Pala’nın “Şah ve Sultan” adlı romanının derhal toplatılması için Pir Sultan Abdal 2 Temmuz Kültür ve Eğitim Vakfı mahkemeye başvurdu.

Zaman gazetesinde köşe yazarlığı yapan ve Uşak Üniversitesi’nde öğretim görevlisi olan İskender Pala, son romanı ‘Şah&Sultan’da Alevi inancına dair ağır hakaretleri incelikle etmeyi başarırken Osmanlı?yı da güzellemekten geri kalmıyor. Pala, kitabı yazarken ise zahmet edip en azından Alevi inancına sahip bir uzmana bile sormadan, Aleviliği inanç olarak bile kabul etmekte zorlanan bir kurumun üyesi olan Diyanet İşleri Başkanlığı Yüksek Kurul Üyesi Doç. Dr. İlyas Üzüm?e danışıyor.

Kitap okunduğunda öne çıkanlar şöyle sıralanabilir; Şah İsmail?in ihtirasları ve sapkınlıkları yüzünden binlerce insan birbirini öldürdü, Kızılbaşlık bu topraklara yabancı bir nifak tohumudur, cem ayinleri içki içilen, kadınların ve erkeklerin birbirlerini izledikleri zevk ve sefa sofralarıdır, Kızılbaşlar çok büyük katliamlar yapmışlar ve insanları kazanlarda kaynatmışlardır, Sünni oldukları için mübarek insanların mezarlarını açıp kemiklerini kırmışlardır. Buna karşılık Osmanlı ise hakkaniyetli bir imparatorluk, herkes barış içinde yaşıyor ve Yavuz Sultan Selim de Şah İsmal?in aksine aklı başında, dirayetli, dindar ve halkını düşünen bir hükümdardır?

Şah İsmail zalimin biriydi!
Alevi tarihi için çok önemli bir şahsiyet olan Hatayi mahlasıyla deyişlerde yazan Şah İsmail kitapta en çok aşağılanan kişi. Şahsi çıkarları ve ihtirasları için binlerce Anadolu insanını kırdırmış, kardeş kanı dökmüş bir hükümdar olarak anlatılıyor:

‘Kızılbaşlık muhalifi ham adamlardır, pişmeleri gerekir’ diyerek kaynamış yağ kazanlarına atılan insanlara karşı yapılan bu uygulamaya karşı çıkanlara Şah İsmail şöyle cevap verir: “Ben bu yola baş koydum. Ya Şii olurlar ya da yağlı kazandan tadarlar. Bunun için remil atacak da değilim.” Sf/49

Sokakta kalan Sünni çocukların masum olduğu ve medreselerde eğitilip devlete yararlı insan yapılmalarını öneren kişiye karşı Şah kitapta şöyle konuşturulur: “Yılan deliğinden yılan çıkar” Sf/70

Kitapta karısını savaş meydanında bıraktığı anlatılan Şah İsmail?e karşı şu aşağılayıcı ifadeler kullanılıyor: “Hangi alçaklıktır ki böyle bir güzelliğe kıyar da savaş meydanında terk edip gider. İsmail denen bu Rafızi köpeği bilmez mi ki Türk kadınının namusu devletin namusuna denktir. Hangi zalimliktir ki bir Türk kızını düşman eline koyarak hamiyetini zedeler.” Sf/243

“Kızılbaşlık ruhu bu idi”
Kitabın çeşitli yerlerinde Kızılbaşlık inancına hakaretlere şöyle devam ediliyor:

“Sevgi neydi? Altı ayda sayısı neredeyse on bini bulan Sünni cesedi mi? Şah ?artık ona Kıble-i Âlem demiyorum ve asla Efendimiz demeyeceğim- saray kapısına gelip ?sünnidir!? diye rakiplerini ihbar eden Kızılbaşlar yerine köpeği Kıtmircan ile oynamayı yeğliyor” Sf/95

“Darusselam lakabıyla anılan Bağdat’a savaşsız girdik. Darusselam ‘Barış yurdu’ demekti ve burada birbirleriyle komşu olan, alış veriş yapan, dostluk gösteren suniler ile Kızılbaşlar yıllar yılı barış içinde yaşamışlardı. Ne var ki bizim gelişimizden sonra barış bozuldu ve Tebriz?de olanlar burada yeniden oldu. ?Birkaç gün sonra da askerler şehri yağmalamaya başladılar. Çok geçmeden mübarek mekânlar bile darmadağın edildi. ?Üstelik de bazı kendini bilmez Kızılbaşlar, türbelerde medfun âlimlerin kemiklerini dışarı çıkartıp ‘Sünni köpeği!’ diye hakaret ederek üzerlerine tükürmüşler, kırıp ufalamışlar bile.” Sf/103

“işte Kızılbaşlık ruhu bu idi. Savaşmak, ganimet edinmek ve eğlenmek? Bezm ile rezm arasında bir hayat. ?Şah, eğlence gecesinin sonunda otağına geldiğinde Han?ın kafatası tekrar elinde idi ve içinde birkaç yudumluk şarap kalmıştı.” Sf/120

Kızılbaşlık sonradan icat edilmiştir
Asırlardır bu toprakların en köklü inançlarından biri olmuş olan Alevilik için ?sonradan icat edilme? suçlaması yapılıyor ve şu ifadeler kullanılıyor: “Acaba şahın emirleri ve nökerleri, onun gücüne güç katmak amacıyla bu topraklarda daha evvel hiç olmayan bir şeyi (Kızılbaşlık) icat edip iman konularını ve inanç sistemini siyasete alet ettikleri için kendilerini vebal altında hissedecekler miydi?”Sf/193

Haram kılınanı helal sayıyorlar
“Tebrizdeki dört günde gördüm ve öğrendim ki burada Kızılbaşlık çeşit çeşitti. Teke ilinde bizim bildiğimiz, anamızın bize telkin ettiği Kızılbaşlık halkın çoğuna yabancı gibiydi. Burada öyle Kızılbaşlara rastladım ki kuran-ı bile küçümsüyor, haram kılınan günahların birçoğunu helal sayıyorlardı. Dün, nöbet tuttukları yerde ateş yakmaya çalışan bazı askerlerin ateşi tutuşturmak için terk edilmiş camiden çıkarıp getirdikleri dini kitapları ve kuran nüshalarını kullandıklarını gözlerimle gördüm.” Sf/78

Osmanlı iyi, Kızılbaşlar kötü?
“Evet, o günü bende hatırlıyorum (şahın şehri aldığı gün) Kamber can. Şehir yağma ile karma karışıktı. Bir de şu ?zalim? dediğimiz ?kanlı? dediğimiz Selim?e bak! Askerini şehir dışında tutuyor; şehri yağmalatmıyor.” Sf/276

“Oysa şimdi onu (Selim) yavaş yavaş tanımaya başladım. Dürüsttü, dindardı, başarılı ve dirayetli idi. ?Tebasının Sunni veya Kızılbaş, Ermeni veya Rum olmasından ziyade insan olmasını önemsiyordu.” Sf/306

Sünniler iyi, Kızılbaşlar kötü?
Kızılbaşlık ve sünniliği kıyaslayan yazar şu ifadeleri kullanıyor: ?Şahın, Kamertay?ın üzerinde şehri dolaştığı günü hatırladım. Herkes ona ?kurban oliiim yüce Şah!? diyorlar ve kasideler sunuyorlardı, Sultan?a ise şimdi askerleri ?Gururlanma padişahım senden büyük Allah var!? diye alkış okuyorlar. Bu sözlerden çok etkilendim. Bunun bir anlayış farkı mı, yoksa Osmanlı?nın yönetim tarzının sonucumu olduğuna karar verememekle birlikte içimde bir burukluk oluştu.?

Cem ayinlerinde içki ve cinsellik iması?
Dinsel bir tören olan cem ayininde kişiler şöyle konuşturularak alevilik inancı inceden inceye küçük düşürülüyor: “Kamber can bu seninde ergenlik cemin olsun? (Romanda Şah İsmail?in karısı olan kişi gösterilerek) Taçlı hatunu beğendin mi?” “Evet çok güzel? Zümrüt renginde gözleri, gür ve uzun kirpikleri var” Sf/58

“Alevi sevgisi örtüsü altında iftiralar güncelleniyor”
Kitabın toplatılması için mahkemeye başvuranlardan biri olan Pir Sultan Abdal 2 Temmuz Kültür ve Eğitim Vakfı yöneticisi Murtaza Demir konu ile ilgili görüşlerini sorduğumuzda şöyle konuştu:

“İskender Pala bir Alevi televizyon kanalı olan Cem TV dahil olmak üzere neredeyse bütün kanallarda çıkıp “Şah&Sultan” adlı kitabını anlatıyordu. “Yavuz’la da, Şah ismail’le de gerçek anlamda tanışmalıyız ve geçmişimizle barışmalıyız” diyordu. Aleviliği övüyor, yapılan iftiraları “kınıyordu…”

AKP milletvekili Reha Çamuroğlu’yla da bir kanala çıkmış, karşılıklı jestlerle birbirlerini ve kitaplarını övüyorlardı. Reha, kitabı tavsiye ediyor; Pala’nın konuşmalarını memnuniyetle dinliyor, onaylıyordu.

Bir kitap alıp okumaya başladım. Kitabı okudukça, bir muaviye oyunuyla karşıkarşıya bırakıldığımızı ve kandırıldığımızı üzüntüyle gördüm.

Adam nefret kusuyordu! Alevi-Bektaşiliğe yapılan bütün iftiraları derlemiş, yenilerini de uydurup ilave etmiş, “Alevi sevgisi” örtüsü altında iftiraları güncelliyordu. Kaba, hoyrat ve acımasızdı. Bırakın edebiyat adamı olmayı, sıradan insani değerlerden bile nasip almamıştı.

Elbette üzüldüm. Alevilik aleniyete çıkmış, herkesin gözü önünde yaşanıyordu. Gizlisi saklısı kalmamıştı, o halde bu adamın derdi neydi? Neden bunca iftira ediyor; bizi neden aşağılıyordu? Hangi bağlantıları vardı? Kimin ya da kimlerin adına çalışıyordu? İnanç ya da insani bir değer taşıyor muydu? İnsani ya da manevi değeri olan biri bunca insanın değerlerine saldırır, dünyalarını yıkmaya yeltenir miydi?

Kendisini televizyon kanallarına davet eden şahıslara mail gönderdim; dedim ki, bu “yazarla” kitabını okuyan bir Alevi yurttaş olarak tartışıp konuşmak istiyorum” dedim. Hiç kimseden yanıt alamadım.

Yapacak tek şey vardı: adalete başvurup, gereğinin yapılmasını istemek.”

İşte dava dilekçesinden bazı alıntılar:

İrticai görüşleri nedeniyle ordudan atıldığını bildiğimiz, Zaman Gazetesi yazarı ?Profesör? unvanlı İskender Pala, ?Şah & Sultan? adlı kitabın yazarıdır? Kendisi, beş yüz yıl önce olup biten olaylar üzerinden yola çıkarak Şah İsmail ve Alevi-Kızılbaşları, yani bizleri, ceddimizi, geleneğimizi, kültürümüzü, inancımızı aşağılamaya çalışmaktadır. Yazar, ya koca bir Alevi külliyatının farkında değildir, ya da bilinçli bir Arap-Emevi militanıdır? Yazdığı konuyu bilmesine bilmiyor da, Türkmen?e ve Türkmen?in geçmişine söverken, Türk?ün geçmişine sövdüğünü de mi bilmiyor acep!..

Yazar, kıyıda köşede söylenen Alevi karşıtı iftiralarının tümünü derlemiş, epey bir miktar da kendisi ilave etmiş ve ?özel görevli? intibaıyla çalakalem kitap yazmıştır? Hassasiyetleri bilerek ve isteyerek kaşımıştır. Yazdıkları, iddiaları ve imaları yenir yutulur gibi değildir. Bunca kinin-düşmanlığın özel bir nedeni mi var bilemeyiz ama kitabın başından sonuna kadar hem Alevi-Bektaşilere, hem de inancımıza hakaret ettiği apaçık ortadadır. Ayriyeten, tv.lerde kanal kanal gezip ?Alevileri ne kadar sevdiğini, bu yurttaşlara mumsöndü yapıyorlar denilerek iftira edildiğini? söyleyerek, çifte standart kullanarak kitabının ticari reklamın yapmıştır. Oysa kitabında onlarca kez ?mum söndü? iftirasını ince ince yineleyerek kendisi tekrar etmektedir!

?…Şah Efendimiz her bakımdan şeyh efendi gibi davrandı ve ona ziyadesiyle iltifat gösterdi, katına beraber oturttu, bir mum yakıp o mum sönünceye kadar onunla sohbet etti. (?) sonra Kalender Çelebi ile sabaha kadar halvet oldu. Meydan sohbeti yaptı. Mevlana ile Şems gibiydiler.? (Sh. 340-341) Bu anlatım içinde geçen; ?mum yakmak, söndürmek, yalnız bir odada halvet olmak, Mevlana ve Şems gibi olmak? ibarelerinin toplumsal belleğimizde hangi çağrışımları yaptığı herkesin malumudur. Bu deyimlerin kullanılmasıyla birlikte toplumumuzun nasıl bir infial içine girdiği ise belleklerimizde taptazedir. O halde yukarda söz ettiğimiz imalarla dolu anlatımı bilinçsizlik ya da iyi niyet olarak kabul edebilir miyiz?

…Bir kere insan Alevi-Kızılbaşlığı ve Alevi-Kızılbaşların başat kutsallarından biri olan Hatai?yi yazacaksa Alevi terminolojisini, hiç değilse bu inancın temel ritüelini olsun doğru kaynaklardan okuyup, öğrenmez mi? Bunca önemli ve nazik bir konuya biraz özen göstermez mi? Objektif tarihi gerçekleri gözetmez mi? Hatai?yi aşağılamanın, Alevi?yi ve dolaysıyla bir toplumsal kesimi aşağılamak olduğunu, bu yurttaşların gönüllerinin kırılacağını, manevi dünyalarının yıkılacağını bilmez mi?

…Yazar, ?Kızılbaşlık ruhu? diye bir ruhtan söz ediyor: sh. 120?de diyor ki; ?İşte Kızılbaşlık ruhu bu idi. Savaşmak, ganimet edinmek ve eğlenmek? Bezm ile rezm (eğlence ve çapul) arasında bir hayat?? Yazarın ?Kızılbaşlık? tarifini gördünüz mü? Alevi Türkler ile Sünni Türkler ayrı ruhlara, ayrı yaşam biçimine, ayrı savaş geleneğine mi sahiptirler? Eğlence ve çapul arasında bir yaşam sürmek!.. Bundan daha ala aşağılama olabilir mi? Osmanlı adına savaştıklarında ele geçirilen ganimet çapul olmuyor da, Şah İsmail liderliğinde ele geçirilen ganimet, nasıl oluyor da bir anda çapula dönüşüyor?

…Cemde cinsellik yoktur. Orada herkes candır, canandır, bacı-kardeştir. Canların birbirine yan gözle bakmaları, ?sorguyu, cezayı ve dar?ı? gerektiren suçlardan sayılır. Yazar bu konuyu da saptırmış, cinsellik çağrışımı yapan tasvirlerle ondördünde bir kız çocuğu olan Bihruze?yi ?musahiplik cemine? almış, görgüden geçirmiş ve Şah İsmail?le musahip yapmıştır? Cemevinde, ibadet eden canlara kov-gıybet yaptırmıştır. Bacıların ?güzelliğini? konu ederek, okuyucusuna cemde bu gibi konuların, özellikle de ?bir köşeye çekilip? kadınsı-cinsellik mevzularının konu edilebileceği intibaını vererek, Alevi yoluna dair olumsuz düşünceleri güçlendirmeye çalışmıştır.

…Sanki cemevi ibadethane değil, oradaki insanlar ibadet etmiyor, Gülhane Parkında âlem yapıyor, ya da düğün ediyorlar! Alevi ibadetinde şeklin önemi yoktur. Aslolan bütün içtenliğinle tanrıya yakarmak, yaklaşmak ve ibadet etmektir. Hal böyleyken Prof. eğitimli biri, hem de artık ?sır? olmaktan aleniyete çıkmış bir ibadet hakkında böyle düşünür, yazarsa, sokaktaki adamlar, Mehmet Ali?ler, Güner Ümit?ler ne demez? Kendilerine ?aydın, yazar, kanaat önderi vb.? sıfatlarını uygun gören ve yolumuzu bu biçimde vaaz edenlerin bu fiilleri karşılıksız kalmamalıdır. İftiranın karşılıksız kalması halinde, cüretin artacağı, tekrarlanacağı muhakkaktır. Ve elimizdeki örneklere göre de öyle olagelmektedir. Kaldı ki, bu nevi iftiralar nefreti katmerleştirmektedir. Bu nedenle fiilin cezasız kalması, toplumu yeni bir infiale sürükleyecek ve büyük olayların çıkmasına neden olabilecektir. Bu ihtimal akıldan uzak tutulmamalıdır.

Yazar, kitabının 343. sayfasında mum yakma, söndürme konusuna bir daha dönüyor ve bunun ?kural? olduğunu ve ibadetimize dair kurallardan birçoğunun Şah İsmail-Hatai tarafından konulduğunu iddia ediyor. ?O geceden sonra her meydan semahını, bir mumun uyandırılmasıyla başlayıp sönmesiyle sona ermesi adet edildi.? Öğrenme ihtiyacı da duymadan ve bilmeden yazdığı için çerağın-delilin uyandırılmasını kast ediyor olsa gerek. Ancak yanlış içinde yanlışlara devam ediyor ve burada olduğu gibi yanlışlarının tam olarak düzeltilmesi mümkün olamıyor. Şah İsmail?in cem ritüelimize katkıları elbette vardır. En azından Alevi-Sünni, dinli dinsiz bütün Türk dünyası için ürettiği mevlit, deyiş ve düazları kim inkar edebilir?

Ancak semah için ayrıca mum yakıldığı görülmüş-duyulmuş bir uygulama değildir. İnce ince eleştirdiği, nefret uyandırmaya çalıştığı bu inancın köklerinin insanın insan olmaya başladığı dönemlere değin gittiğini, bu denli güçlü ve sağlam temelli olduğunu, İslamiyet?ten aldığı kimi kazanımlarla daha da tekemül ettiğini ve güçlendiğini bilmiyor. Bilmediği için de hasım oluyor. Fakat heyhat, sadece Türkiye?mizde olabilecek bir şey daha yapıyor: ?konunun otoritesi? olduğu savıyla konuşuyor, anlatıyor, iddia ediyor ve kitap yazıyor. Yazık!..

…Yazar, yol ve ibadetlerini huşu içinde süren, Allah?a yakınlaşan, yaradanla hemhal olup, dem ve devran üzre ibadet ederek hakikat kapısını aralamaya çalışan, bu nedenle yakaran insanların duygularını ?dem (uyum-huşu) içinde devran sürmek? olarak ifade etmelerini; ?içki içip kendinden geçen insanlar? anlamına gelecek imalarla kirletip, topluma zehirli örnekler veriyor. İftiralarını şöyle sürdürüyor: ?Zengin demin heyecanıyla oturdukları yerden dem tutanlar da yavaş yavaş kendilerinden geçiyorlardı. Aka Hasan ile birbirimize baktık ve dolularımızı tazeleyip meydanın uzak bir köşesine çekildik. ?hadi anlat dedim?? (s. 70)

…Yazara göre yukarda anlatılanlar, Aleviliğin en kutsal ibadeti sayılan, canların cem olduğu ibadet içinde olageliyor. ?Dolularını tazelerken? sanki barmenden bir duble rakı istiyor! Sohbeti, muhabbeti, badeyi, doluyu, ?kırkların içtiği engür suyunu, bir üzüm danesini kırk erenin bölüşüp mest olmasını? kaba bir biçimde tasvir ediyor; içki içip sızmak, kendinden geçmek sanıyor.

…Yazar, bunca özen ve incelik içinde yapılan ibadetin mekânında, öyle bir senaryo yazıyor ki, bir köşeye çekilen ve orada arkadaşıyla içki içen iki kişiyi tasvir ediyor: burayı cemevi, içki içenleri de cem ehli-talip gösteriyor: hem de görgü ceminde? Adama sorarlar; hadi sen ?düşkünün?, haksızın, harlının, hırsızın, alçağın ceme alınmadığını, musahipsiz ceme gidilmediğini, destursuz lokma yenilmediğini bilmiyorsun, bunca açık bir gerçeği o malum danışmanın da mı bilmiyor? Tahrif ettiğiniz inancın-mekânın kutsiyetinden, yolun ?kıldan ince kılıçtan keskin? inceliğinden bu kadar mı bihabersiniz?

O halde yazılanlar ve kitap içindeki hakaretamiz iddialar, iftiralar, saptırmalar bilinerek ve istenerek yazılmıştır.

Bu nedenle yazar; yukarıda çeşitli örneklerini verdiğimiz ibare, tanım, ima ve tasvirlerle biz Alevi-Bektaşileri, Türkmenleri, dolaylı olarak Türkleri, inancımızı, geleneğimizi, ibadetimizi aşağılamış ve hakaret etmiştir.
Kaynak: soL – Haber Merkezi, 11.11.2010

ALEVİLERDEN İSKENDER PALA HAKKINDA SUÇ DUYURUSU
(Kaynak: Alevihaberajansi.com – 5 Kasım 2010)

Pir Sultan Abdal 2 Temmuz Kültür ve Eğitim Vakfı, yazar İskender Pala hakkında Ankara Cumhuriyet Başsavcılığına suç duyurusunda bulundu.

Pir Sultan Abdal 2 Temmuz Kültür ve Eğitim Vakfı yöneticileri Murtaza Demir, Emel Sungur, Rıza Aydoğmuş, Özer Demir, Mehmet Kurt ve İhsan Kılıç, ?Şah & Sultan? adlı kitabın yazarı İskender Pala hakkında Ankara Cumhuriyet Başsavcılığına suç duyurusunda bulundular.

Suç duyurusunda “Yazdığı kitapla açıkça Aleviliği küçük düşüren, iftira eden ve aşağılayan, Alevilerin dini ibadetleri sayılan Cem Töreni?ni bir içki âlemi şeklinde anlatan ve Alevi inançlı insanları infiale sevk eden şüphelinin TCK. M. 216/1 gereğince yargılanarak cezalandırılması için kamu davası açılması” ve kitabının tedbiren toplatılması talep edildi. İşte Savcılığa verilen şikayet dilekçesi:

CUMHURİYET BAŞSAVCILIĞI?NA / ANKARA

ŞİKÂYET EDENLER : Pir Sultan Abdal 2 Temmuz Kültür ve Eğitim Vakfı yöneticileri; Murtaza Demir, Emel Sungur, Rıza Aydoğmuş, Özer Demir, Mehmet Kurt, İhsan Kılıç

ŞİKÂYET OLUNAN : İskender Pala

KONU : Yazdığı kitapla açıkça Aleviliği küçük düşüren, iftira eden ve aşağılayan, Alevilerin dini ibadetleri sayılan Cem Töreni?ni bir içki âlemi şeklinde anlatan ve Alevi inançlı insanları infiale sevk eden şüphelinin TCK. M. 216/1 gereğince yargılanarak cezalandırılması için kamu davası açılması istemidir.

OLAYLAR : 1.Şüpheli yazdığı bir kitapla, geçmişten günümüze değin Alevileri aşağılamak için kullanılan yalan ve iftiraları toplamış ve güya Alevileri savunuyormuş tavrı takınarak, biriktirdiği tüm kinini bu kitaba aktarmıştır.

İrticai görüşleri nedeniyle ordudan atıldığını bildiğimiz, Zaman Gazetesi yazarı ?Profesör? unvanlı İskender Pala, ?Şah & Sultan? adlı kitabın yazarıdır? Kendisi, beş yüz yıl önce olup biten olaylar üzerinden yola çıkarak Şah İsmail ve Alevi-Kızılbaşları, yani bizleri, ceddimizi, geleneğimizi, kültürümüzü, inancımızı aşağılamaya çalışmaktadır. Yazar, ya koca bir Alevi külliyatının farkında değildir, ya da bilinçli bir Arap-Emevi militanıdır? Yazdığı konuyu bilmesine bilmiyor da, Türkmen?e ve Türkmen?in geçmişine söverken, Türk?ün geçmişine sövdüğünü de mi bilmiyor acep!..

Bilerek sövüyor olabilir mi? Bunu elbette bilemeyiz?

Yazar, kıyıda köşede söylenen Alevi karşıtı iftiralarının tümünü derlemiş, epey bir miktar da kendisi ilave etmiş ve ?özel görevli? intibaıyla çalakalem kitap yazmıştır? Hassasiyetleri bilerek ve isteyerek kaşımıştır. Yazdıkları, iddiaları ve imaları yenir yutulur gibi değildir. Bunca kinin-düşmanlığın özel bir nedeni mi var bilemeyiz ama kitabın başından sonuna kadar hem Alevi-Bektaşilere, hem de inancımıza hakaret ettiği apaçık ortadadır. Ayriyeten, tv.lerde kanal kanal gezip ?Alevileri ne kadar sevdiğini, bu yurttaşlara mumsöndü yapıyorlar denilerek iftira edildiğini? söyleyerek, çifte standart kullanarak kitabının ticari reklamın yapmıştır. Oysa kitabında onlarca kez ?mum söndü? iftirasını ince ince yineleyerek kendisi tekrar etmektedir!

?Şah Efendimiz her bakımdan şeyh efendi gibi davrandı ve ona ziyadesiyle iltifat gösterdi, katına beraber oturttu, bir mum yakıp o mum sönünceye kadar onunla sohbet etti. (?) sonra Kalender Çelebi ile sabaha kadar halvet oldu. Meydan sohbeti yaptı. Mevlana ile Şems gibiydiler.? (Sh. 340-341) Bu anlatım içinde geçen; ?mum yakmak, söndürmek, yalnız bir odada halvet olmak, Mevlana ve Şems gibi olmak? ibarelerinin toplumsal belleğimizde hangi çağrışımları yaptığı herkesin malumudur. Bu deyimlerin kullanılmasıyla birlikte toplumumuzun nasıl bir infial içine girdiği ise belleklerimizde taptazedir. O halde yukarda söz ettiğimiz imalarla dolu anlatımı bilinçsizlik ya da iyi niyet olarak kabul edebilir miyiz?

Biz çelişkileri sağaltmaya, ilkel ve aşağılık mezhep bölücülüğünden uzak durmaya, Alevi Sünni kardeşliğini tesis etmek için yana-yakıla emek vermeye devam ededuralım, yazar, ortaya çıkıp yüreklerimizde yeni yangınlar çıkarmak adına geçmiş-küllenmiş yangınlara körük tutuyor? Bütün içtenliğimle söylemek isterim ki, kitabın tarihi, edebi ve hiçbir sanat değeri yoktur. Kitabın tek özelliği ya da amacı: eski yaraları-çelişkileri kanatması ve Alevilere değin iftiralara çok sayıda yeni iftiralar eklemesidir. Dini, imanı siyaseten kullananları örnek almışçasına, yazar da mezhepleri kullanarak, yurttaşlar arasına nifak tohumları ekiyor, infial, kargaşa ve mezhep çatışmalarına gerekçe üretiyor, teşvik ediyor.

?Ya sabır? çekerek, dişlerimi sıkarak, ?nasıl olur da bir insan, hem de bir üniversite hocası yazdığı konuya bu kadar yabancı ve duyarsız olur; ülkesine, milletine karşı bu kadar sorumsuz davranır? Kitabın hangi bölümden sonra objektif davranacak, düzelecek, doğruları yazacak?? diyerek ve daha bir yığın şey düşünerek kitabı baştan sona okudum.

Alevilerden İskender Pala Hakkında Suç DuyurusuBir kere insan Alevi-Kızılbaşlığı ve Alevi-Kızılbaşların başat kutsallarından biri olan Hatai?yi yazacaksa Alevi terminolojisini, hiç değilse bu inancın temel ritüelini olsun doğru kaynaklardan okuyup, öğrenmez mi? Bunca önemli ve nazik bir konuya biraz özen göstermez mi? Objektif tarihi gerçekleri gözetmez mi? Hatai?yi aşağılamanın, Alevi?yi ve dolaysıyla bir toplumsal kesimi aşağılamak olduğunu, bu yurttaşların gönüllerinin kırılacağını, manevi dünyalarının yıkılacağını bilmez mi?

Örneğin hiçbir inanılır belge göstermeden, salt dedikoduya dayanarak şu iftirayı ileri sürüyor: ?Şah?ın Sultan?dan farkı, öldürttüğü elçilerin kafatasından şarap içmeyi adet edinmesiydi. İşte o kadar.? (Sh. 180) Diyor ve devam ediyor: ??Acaba Şah?ın emirleri ve nökerleri, onun gücüne güç katmak amacıyla bu topraklarda daha evvel hiç olmayan bir şeyi (Kızılbaşlığı demek istiyor?) icad edip iman konularını ve inanç sistemini siyasete alet ettikleri için kendilerini vebal altında hissedecekler miydi?? (Sh. 193) Alevi-Kızılbaşlığın o topraklarda daha önce hiç olmadığını ve bu ?yolun-Aleviliğin- Şah İsmail tarafından icad edildiğini? ileri sürüyor. Alevilik, Şah İsmail tarafından mı icad edildi? Bu iddia da diğerleri gibi yalandır, hem de kuyruklu bir yalan! Dikkatinizi çekmek isterim: söz konusu topraklar, Osmanlı toprağı değil, Şah İsmail?in daha önce işgal ettiği Akkoyunlu coğrafyasıdır. Yavuz bu topraklarda üç aydan buyana Şah İsmail ordusunu aramakta ve Şah İsmail, kardeş kavgasına razı olmadığı için, Osmanlı ordusundan kaçmaktadır. Ancak yazar öylesine ?adaletli? ve vicdanlıdır ki, kovalayanı değil, kaçanı suçlamaktan yanadır.

A kardeşim, anlaşılıyor ki, ?kardeş? dediğin Şah Ve Sultan arasında objektif ve adil davranamıyorsun. Tarafgir olman nedeniyle de Alevi-Bektaşileri saygıya değer bulmuyor, maneviyatlarına saldırıyorsun. Bu durumda şunu sormak gerek: kendine saygın olmadığını anladık ama okuyucuya da mı saygın yok? Şayet kendini bir yazar olarak görüyor ve lanse ediyorsan, okuyucuna doğru bilgi vermek zorunda değil misin?

Yazar, ?Kızılbaşlık ruhu? diye bir ruhtan söz ediyor: sh. 120?de diyor ki; ?İşte Kızılbaşlık ruhu bu idi. Savaşmak, ganimet edinmek ve eğlenmek? Bezm ile rezm (eğlence ve çapul) arasında bir hayat?? Yazarın ?Kızılbaşlık? tarifini gördünüz mü? Alevi Türkler ile Sünni Türkler ayrı ruhlara, ayrı yaşam biçimine, ayrı savaş geleneğine mi sahiptirler? Eğlence ve çapul arasında bir yaşam sürmek!.. Bundan daha ala aşağılama olabilir mi? Osmanlı adına savaştıklarında ele geçirilen ganimet çapul olmuyor da, Şah İsmail liderliğinde ele geçirilen ganimet, nasıl oluyor da bir anda çapula dönüşüyor?

Yazar, Şah İsmail?e ?şeyh?; Hatai?ye ?Hıtai? taliplerine de ?mürid? diyor. (Sayfa 26) Oysa Alevi-Bektaşi terminolojisinde şeyh sıfatı pek tercih edilmediği gibi, mürid sıfatı hiç kullanılmamaktadır?

Bu silsilenin doğrusu; ?şah, mürşit, pir, rehber ve talip?tir??

Hazret Aleviliği yazıyor ama yirmi milyon Alevinin içinde danışacağı, cem, cemaat ve dar görmüş, el almış, dar?dan, görümden çeçmiş cem ehli bir Alevi bulamamış. Bulamadığı ya da danışmaya değer görmediği için de, ulemadan birine gitmiş. Gittiği isim, Diyanet İşleri Başkanlığı Yüksek Kurul Üyesi Doç. Dr. İlyas Üzüm? Kendisi bilmiyor: hem de hiç? Ama ?cahil cesareti? bu olsa gerek, tutuyor hiç bilmediği bir konuda kitap yazıyor. Danışmanlığını ise Aleviliği yok etmek üzere koşullanan, Alevi-Bektaşilerin cem, cemevi, din dersi, ibadet vb. konularında sürekli olumsuz görüş bildiren Diyanetin bir mensubu olunca, olanlar oluyor ve bu ?kitap? ortaya çıkıyor?

Başlıyorlar şeyhliği yüceltip, şahlığı aşağılamaya? Cüneyd?i, Haydar?ı, İsmail?i ve bütün şahları şeyh ve hatta şıh yaparak, Hatai?yi ?Hıtayi?ye? çevirerek, bozarak, tahrif ederek, sapları samana katarak, gerçeklerin üzerinde yuvarlanarak, mum yakarak, söndürerek, inkâr ederek, yok sayarak, tepinerek koskoca bir Alevi-Türkmen-Türk mirasını-külliyatını karartmaya çalışıyorlar. Ne adına? Arap emperyalizmi olabilir mi?

MÜSAHİP, CEM, DEM?

?Karşıda görünen ne güzel yayla / Bir dem süremedim giderim böyle / Ala gözlü Pirim sen himmet eyle / Ben de bu yayladan Şah?a giderim.? Yazar, kitabında ?dem?i? içki olarak lanse ediyor. Oysa Alevi-Bektaşiler, Alevi inancı ve ritüelinde ?dem?i? Pir Sultan Abdal?ın bu dizelerinde dile getirdiği şekilde, ?dem-devran sürmek, huşu içinde yaşamak, dingin bir hayat sürmek? biçiminde anlıyor, bu anlamıyla dile getiriyor, inanıyor ve öyle itikad ediyorlar.

Müsahiplik ritüeli, ALEVİ-Bektaşiliğin temel kurumlarındandır. Bu yüzden cem ehli olanlar ve yolumuzu inceleyenler, kadınla erkeğin müsahip olamayacağını bilirler. Zira müsahiplık; ergin ve evli olan, birbirini tanıyan, güven duyan, uzun süre arkadaşlık yaparak birbirlerinin kişiliğine vakıf olan ve tümüyle özgür iradeleriyle karar verme yetisi olan iki erkek arasında bağıtlanır. Müsahipler artık kutsal önünde törensel akit yapmış, kurban kesmiş ve hakka yürüyünceye değin (yani ahrete değin ) erkekler kendi aralarında, eşleri olan kadınlar da kendi aralarında kardeş olmuşlardır. İki aile arasında yol kardeşliği tesis edilmiştir. İyi günde-kötü günde, darlıkta-yoklukta, varlıkta zenginlikte beraber olacaklar; müşkülleri birlikte göğüsleyeceklerdir. Birinin yüz kızartıcı suçundan, olumsuzluğundan diğeri de aynı derecede sorumlu olacaktır. Yol?un kuralına göre bu ailelerin çocukları da artık kardeştirler ve birbirlerine nikâh düşmemektedir. Öz olarak müsahiplik kurumu budur ve böyle işlemektedir.

Cem, temel ibadetimizdir. Cem ehli olmanın kuralları kesindir. Yüz kızartıcı suç işleyen dar?a alınmaz; görgüden geçemez! Görgüden geçemeyen ?düşkündür.? ?DÜŞKÜN?; CEME DE CEMİYETE DE ALINMAZ; SELAM VERİLMEZ, KOMŞULUK YAPILMAZ! Ve Alevi yolunun mensupları en çok ?düşkün? olmaktan çekinir-sakınırlar. Gündelik yaşamlarını bu kurallar dâhilinde sürdürürler? Ve yaptıkları olumsuzluğun hesabının o divanda, bu divanda sorulacağını bilirler. O halde Alevi, gündelik yaşamını, aile, iş ve aş düzenini bu kaygılarla düzenleyecek ve hatasının-günahının hesabını vereceğini hiç unutmayacaktır.

Cemde cinsellik yoktur. Orada herkes candır, canandır, bacı-kardeştir. Canların birbirine yan gözle bakmaları, ?sorguyu, cezayı ve dar?ı? gerektiren suçlardan sayılır. Yazar bu konuyu da saptırmış, cinsellik çağrışımı yapan tasvirlerle ondördünde bir kız çocuğu olan Bihruze?yi ?musahiplik cemine? almış, görgüden geçirmiş ve Şah İsmail?le musahip yapmıştır? Cemevinde, ibadet eden canlara kov-gıybet yaptırmıştır. Bacıların ?güzelliğini? konu ederek, okuyucusuna cemde bu gibi konuların, özellikle de ?bir köşeye çekilip? kadınsı-cinsellik mevzularının konu edilebileceği intibaını vererek, Alevi yoluna dair olumsuz düşünceleri güçlendirmeye çalışmıştır.

Bu savımıza örnek olarak kitabın 69. sahifesinde anlatılan görgü cemindeki diyaloglara dikkatinizi çekmek isterim: bu ?coşkulu cem ve zengin dem ile talipler kendinden geçiyor, sonra gelin ve güveyler kalkıp semaha duruyor? O arada Aka Hasan, Kamber Can?ın sırtına vuruyor ve görgüden geçmekte olan Şah?ın eşi Bihruze?yi işaret ederek soruyor: ?Taçlı Hatun?u beğendin mi??

Sanki cemevi ibadethane değil, oradaki insanlar ibadet etmiyor, Gülhane Parkında âlem yapıyor, ya da düğün ediyorlar! Alevi ibadetinde şeklin önemi yoktur. Aslolan bütün içtenliğinle tanrıya yakarmak, yaklaşmak ve ibadet etmektir. Hal böyleyken Prof. eğitimli biri, hem de artık ?sır? olmaktan aleniyete çıkmış bir ibadet hakkında böyle düşünür, yazarsa, sokaktaki adamlar, Mehmet Ali?ler, Güner Ümit?ler ne demez? Kendilerine ?aydın, yazar, kanaat önderi vb.? sıfatlarını uygun gören ve yolumuzu bu biçimde vaaz edenlerin bu fiilleri karşılıksız kalmamalıdır. İftiranın karşılıksız kalması halinde, cüretin artacağı, tekrarlanacağı muhakkaktır. Ve elimizdeki örneklere göre de öyle olagelmektedir. Kaldı ki, bu nevi iftiralar nefreti katmerleştirmektedir. Bu nedenle fiilin cezasız kalması, toplumu yeni bir infiale sürükleyecek ve büyük olayların çıkmasına neden olabilecektir. Bu ihtimal akıldan uzak tutulmamalıdır.

Yazar, kitabının 343. sayfasında mum yakma, söndürme konusuna bir daha dönüyor ve bunun ?kural? olduğunu ve ibadetimize dair kurallardan birçoğunun Şah İsmail-Hatai tarafından konulduğunu iddia ediyor. ?O geceden sonra her meydan semahını, bir mumun uyandırılmasıyla başlayıp sönmesiyle sona ermesi adet edildi.? Öğrenme ihtiyacı da duymadan ve bilmeden yazdığı için çerağın-delilin uyandırılmasını kast ediyor olsa gerek. Ancak yanlış içinde yanlışlara devam ediyor ve burada olduğu gibi yanlışlarının tam olarak düzeltilmesi mümkün olamıyor. Şah İsmail?in cem ritüelimize katkıları elbette vardır. En azından Alevi-Sünni, dinli dinsiz bütün Türk dünyası için ürettiği mevlit, deyiş ve düazları kim inkar edebilir?

Ancak semah için ayrıca mum yakıldığı görülmüş-duyulmuş bir uygulama değildir. İnce ince eleştirdiği, nefret uyandırmaya çalıştığı bu inancın köklerinin insanın insan olmaya başladığı dönemlere değin gittiğini, bu denli güçlü ve sağlam temelli olduğunu, İslamiyet?ten aldığı kimi kazanımlarla daha da tekemül ettiğini ve güçlendiğini bilmiyor. Bilmediği için de hasım oluyor. Fakat heyhat, sadece Türkiye?mizde olabilecek bir şey daha yapıyor: ?konunun otoritesi? olduğu savıyla konuşuyor, anlatıyor, iddia ediyor ve kitap yazıyor. Yazık!..

Hem de çok yazık!

Yol ulumuz Hatai, tasavvuf ve felsefe fukarası bu zihniyeti kastederek şu dizeleri söylüyor: Kırk yıl kazanda dur kayna / Dahi bu ten çiğ dediler.

Yazar, yol ve ibadetlerini huşu içinde süren, Allah?a yakınlaşan, yaradanla hemhal olup, dem ve devran üzre ibadet ederek hakikat kapısını aralamaya çalışan, bu nedenle yakaran insanların duygularını ?dem (uyum-huşu) içinde devran sürmek? olarak ifade etmelerini; ?içki içip kendinden geçen insanlar? anlamına gelecek imalarla kirletip, topluma zehirli örnekler veriyor. İftiralarını şöyle sürdürüyor: ?Zengin demin heyecanıyla oturdukları yerden dem tutanlar da yavaş yavaş kendilerinden geçiyorlardı. Aka Hasan ile birbirimize baktık ve dolularımızı tazeleyip meydanın uzak bir köşesine çekildik. ?hadi anlat dedim?? (s. 70)

Edip Harabi Yol?un inceliğini şöyle anlatıyor: Kandil geceleri kandil oluruz / Kandilin içinde fitil oluruz / Hakkı göstermeye delil oluruz / Fakat kör olanlar görmez bu hali.

Yazara göre yukarda anlatılanlar, Aleviliğin en kutsal ibadeti sayılan, canların cem olduğu ibadet içinde olageliyor. ?Dolularını tazelerken? sanki barmenden bir duble rakı istiyor! Sohbeti, muhabbeti, badeyi, doluyu, ?kırkların içtiği engür suyunu, bir üzüm danesini kırk erenin bölüşüp mest olmasını? kaba bir biçimde tasvir ediyor; içki içip sızmak, kendinden geçmek sanıyor.

Cemde iki kişinin aralarında konuşması diye bir örnek yoktur. Pir makamından ?destur? alınması kaydıyla, kadın erkek herkesin [ancak tek tek ve katiyen söz kesmeden] konuşması; yani muhabbete katılarak konuyla ilgili görüş serdetmesi tabii haktır. Ancak aynı anda ikinci bir talibin konuşması ya da söz kesmesi mümkün değildir. Bu nedenle Dedenin nasihat ve muhabbet anı, canlardan herhangi birinin veya zakirin nefesi, canların semahı ve deyiş-düazimamların sürülüşü anı, nefeslerin tutulduğu andır. Bu an, sinek sesinin duyulduğu, dara duran, hesap veren, özünü dara çeken canların başlarından aşağıya ter damlalarının indiği, bu damla seslerinin dahi tüm cem ehlince işitildiği andır. Bu an huşu içinde dinlenir ve anlamaya çalışılır. İşte yazar tam da bu anda araya giriyor, insicamı bozuyor, ulviyeti-kutsiyeti saptırıp, tahrif ediyor.

Ne yapmıyor ki?

Yazar, bunca özen ve incelik içinde yapılan ibadetin mekânında, öyle bir senaryo yazıyor ki, bir köşeye çekilen ve orada arkadaşıyla içki içen iki kişiyi tasvir ediyor: burayı cemevi, içki içenleri de cem ehli-talip gösteriyor: hem de görgü ceminde? Adama sorarlar; hadi sen ?düşkünün?, haksızın, harlının, hırsızın, alçağın ceme alınmadığını, musahipsiz ceme gidilmediğini, destursuz lokma yenilmediğini bilmiyorsun, bunca açık bir gerçeği o malum danışmanın da mı bilmiyor? Tahrif ettiğiniz inancın-mekânın kutsiyetinden, yolun ?kıldan ince kılıçtan keskin? inceliğinden bu kadar mı bihabersiniz?

O halde yazılanlar ve kitap içindeki hakaretamiz iddialar, iftiralar, saptırmalar bilinerek ve istenerek yazılmıştır.

Bu nedenle yazar; yukarıda çeşitli örneklerini verdiğimiz ibare, tanım, ima ve tasvirlerle biz Alevi-Bektaşileri, Türkmenleri, dolaylı olarak Türkleri, inancımızı, geleneğimizi, ibadetimizi aşağılamış ve hakaret etmiştir.

Bu nedenlerle kendisinden davacıyım.

HUKUKSAL NEDENLER: CMUK,C.K.,ilgili mevzuat gereğince kamu davası açılmasını dilerim.

KANITLAR: Kitap, Alevilik üzerine yapılan tüm araştırmalar, tanık, her türlü delil.

SONUÇ: yukarıda içeriğini ele alarak, gösterdiğimiz örnekler ve kitabın husumet, iftira ve bölücülük içeren genel kapsamı itibariyle, bir önlem olarak, öncelikle kitabın toplatılmasını ve inancımızın mensuplarını açıkça karalayan, tahrik eden ve küçümseyen şüpheli hakkında kamu davası açılmasına karar verilmesini saygı ile arz ve talep ederiz. 05.11.2010

ŞİKÂYETÇİLER: Pir Sultan Abdal 2 Temmuz Kültür ve Eğitim Vakfı yöneticileri; Murtaza Demir, Emel Sungur, Rıza Aydoğmuş, Özer Demir, Mehmet Kurt, İhsan Kılıç

Kitabın Künyesi
Şah ve Sultan
İskender Pala
Kapak : Utku Lomlu
Kapı Yayınları
İstanbul, 2010, 1. Basım
400 sayfa

Tanıtım Yazısı
Tutku… Güzellik… Aşk ve savaş. Sadece gönüllerin değil alınların, kemiklerin ve gözlerin alev alev yandığı savaş.
Kahramanlarını, Yavuz Sultan Selim’i de Şah İsmail’i de tarihin merdivenlerinde bir basamak aşağı indiren bir basamak yukarı çıkaran savaş.

Çaldıran… Şimdi Çaldıran ne 500 yıl geride ne 500 yıl ileride.
Savaş tasında büyücünün gördüğü neydi? Kızılbaşlık!
Sünnilik! İktidar hırsı. Aşkın bir çökelti gibi dondurduğu zaman!
Korku? Ya o? Yazar biraz da korkuların üstüne gidendir.
Tarih ileriye doğru çözüldükçe ağacın kökleri de görülecektir.
Alevi de Sünni de bağlıdır o köke. Birdir o toprakta.
Gölgeler büyümüşse ışığı değil korkuyu yenmek gerekir.
Karanlık ve kör ışığın egemenliği boğmasın artık nesilleri.
Ve işte bir kez daha aşk!

Şiir kadar iktidar atında rüzgâra ve ateşe doğru yol alan iki hükümdar. Şah ve Sultan… Dünya incisi zarif ve asil kadınlar. Yeminlerine bağlı erkekler. Masal kadar gerçek. Büyüleyici olduğu kadar umut verici. Şah&Sultan her cümlesi aşkla okunacak bir kitap.

İskender Pala’dan…

İki hükümdar; iki ?farklı? – Belma Akçura
(04.11.2010 tarihli Vatan Kitap)

28 Şubat sürecinde ordudan atılan muhafazakâr Sünni bir yazar İskender Pala… İki darbe arasında ötekileştirilen, hayatı çalınan ?mağdur? edilmiş bir asker… Alevi-Sünni kimlikleriyle savaşan bir tarihin de neredeyse hakemi rolünü üstlenmiş gizli ?mağrur? yazarı… Dolayısıyla İskender Pala?yı anlamadan yazdıklarını yorumlamak çok mümkün olmayabilir. Bilemiyorum belki de doğru olan dindar oldukları için mağdur edilen insanlar ve onları mağdur eden düşüncenin zihnindeki İslam algısına karşı ?şiirle?, ?aşkla? karşılık veren
bir insandan şüphe duymamak gerektiğidir…

İskender Pala?nın hem asker hem de mağdur olmasının önemi büyüktür; Çünkü sadece haksızlığa uğramış bir askeri değil, bir insanın inançları ve düşünceleri yüzünden nasıl ötekileştirilerek incitilebileceğini öğreniyorsunuz. Ama aynı Pala ?Şah ve Sultan?ı yazarken muhafazakar bir Sünni olarak; Alevilere karşı mezhepler savaşında dinsel kimlikle empati yapmanın zorluğunu yaşıyor. Hatta bütün samimiyetiyle bunu kendisi de itiraf ediyor.
Sorun şu ki; ötekileştirilen ve mağdur edilen bir düşünce, bir inanç ya da sizden farklı olanla empati yapmak O?nu ?anlamak? başka, bir tarihle yüzleşmek başka bir şeydir. Mezhepler arasında yaşanan ve bugüne kadar uzanan bir çatışmanın tarihini etnik ya da dinsel kimlikler üzerinden yorumlamak çoğu kez çarpıtılmış, kendi gerçekliğinden koparılmış, tarihteki hükümdarların, bugün güç ve iktidarın algılamalarıyla biçimlenmiş bir başka ve yine bizi tartışılır bir gerçeklikle bizi karşı karşıya bırakabilir. Nitekim Pala?nın ?Alevilerin önyargılarından kurtulmalarının Sünniler kadar kolay olmadığı şeklindeki düşüncesini de yakın tarihimizde yaşananlar pek doğrulamıyor diye düşünüyorum. Muhafazakar Sünni kimliğiyle mağdur edilen Alevilere tarihten kalma olumsuzlukları yükleyenlerin, siyasi ortamlarda yine Aleviler gibi düşünenler olduğu yönündeki saptamaları ise bu tartışmayı alevlendirecek boyutta…

İnsan elbette yaşadıklarından yaşananlardan farklı sonuçlar çıkartabilir ama burada önemli olan yaşananlardan geriye kalan ne? Yaşanandan geriye bize kalan masum mu? Kabul edilebilir mi? Pala romanında Sultan Selim?in sırtını Sünnilere, Şah İsmail de Kızılbaşlara dayayıp her ikisinin de kendi mezhebinden olmayanlara acımazsızca davranmış ve zulüm etmiş olmaları gerçeğini değiştirmemiş. O?da yaşananları kabul edilebilir bulmuyor ama yüzleşme anlamında muhafazakâr kimliğinden de sıyrılamıyor.

BARIŞ DİLİNİ YAKALAMAK İÇİN KENDİMİ SORGULADIM
Şah ve Sultan?da iki hükümdarın savaşını yorumlarken, ?Alevi Sünni çatışmasının temelini atan bu savaş, Türk tarihinin de kırılma noktasıdır? diyorsunuz. Bir Sünni olarak sizin barış dilini yakalamak için Alevilerle ilgili kırılma noktanız ne oldu?

Ben bir Sünni?yim. Sünni zihinlerde Alevilikle ilgili bazı önyargılar mevcuttur. Tıpkı Alevi zihinlerde Sünniler hakkında mevcut olan önyargılar gibi. Bu roman için araştırmalar yaparken anladım ki barış dilini yakalayabilmem için önce kendimdeki anlayışı sorgulamalıydım. Elbette tarihi gerçeklere bakarak… Tarihin satır aralarında dolaşmaya başladıkça bazı ön kabullerin yanlışlığı kendiliğinden ortaya çıkıyor çünkü. Gerçekleri gördükçe karşılıklı hataların nerelerden kaynaklandığını, bunların hepsinin kocaman bir cehaletin eseri olduğunu işte o vakit gördüm. Zihnimde çatışmalar oldu. İlk kez Aleviler hakkında bildiklerimin bilmediklerinden az olduğunu fark ettim ve zihnimdeki kirli önyargıları ayıklamaya başladım. Tarihsel olayların sebepleri üzerinde düşünürken her iki tarafın da gereksiz duyarlılıklara kapıldıklarını, bunlardan bazılarının siyasi olduğunu, siyaseti etkilemek ve kendini haklı göstermek isteyenlerin de inanç ve kültür malzemelerini ortaya sürerek karşısındakini ?öteki?leştirdiğini anladım. Bu ötekileşme azınlık olanda travmalara yol açıyor, duyarlılıkları arttırıyor, kinleri büyütüyor ve içine kapanarak kompleksler oluşturuyor… Bu da insanın savrulması demekti. Ben daha önce dayatmalara uğramıştım ve kendi çektiklerimle Alevilerin içinde bulundukları durumu kıyasladım. Çaldıran sahrasında gecelediğim zaman iyice anladım ki her iki tarafın da öteki taraf hakkındaki fikirleri yanlıştı. Yani barış dili orada tamamlandı. Şimdi bütün Alevilerin ve bütün Sünnilerin bu süreci kendi zihninde tamamlaması gerektiğini düşünüyorum.

MEHMET ALİ ERBİL SÜNNİLİĞİ BİLMİYOR

Siz bir röportajınızda Alevilerin fikirlerindeki değişiklikleri, Sünnilerin fikirlerindeki değişikliklerden daha fazla önemsediğinizi bu nedenle kitabınızı özellikle Alevilerin okumasını istediğinizi dile getirdiniz. Bu konuda size bir geri dönüşüm oldu mu? Kitabınıza ilişkin özellikle Alevilerden nasıl tepkiler aldınız?

Bu araştırma bana gösterdi ki; Sünniler Alevilik aleyhtarı kitaplar yazmıyorlar artık. Tarihte yazılmış birkaç kötü yakıştırma onların zihinlerinde slogan olarak çakılı duruyor. Çoğunluk oldukları için de kasıtlı olarak Alevileri kötülemek gibi bir tavır içinde değiller. En azından benim de içinde olduğum muhafazakâr Sünnilerin böyle bir derdi yok. Öte yandan Aleviler tarafından son yıllarda yazılmış kitapların hemen tamamı Sünnilere kin ve nefretle yaklaşıyor ve kötülemekte habbeyi kubbe yapıyorlar. Bir yanda Sünnilik düşüncesinde olan kişilerin Müslüman kimlikleri onların Aleviler hakkında kötü söylemler kullanmalarını inanç esası gereği men ederken Alevilerin dilindeki ?Sünni? kavramında bir hedef kayması olduğunu gördüm. Yani bir Alevi ?Sünni? dediği vakit kendisi dışındaki herkesi kast ediyor, oysa Sünniliği kendisine kimlik edinen muhafazakârlar Alevileri böyle görmüyorlar. Mesela bir Alevi ?Mum Söndü? yaftalamasının karşı hedefine Sünniliği koyuyor ama onları ?Mum Söndü? yapmakla itham eden kişilerin (Mesela Mehmet Ali Erbil veya Güner Ümit), Sünnilikle yakından uzaktan bir vicdani bağları bulunmuyor, hatta Sünniliğin ne olduğunu dini terminoloji içinde bilmiyorlar. Yani Alevilere tarihten kalma olumsuzlukları yükleyenler, siyasi ortamlarda yine Aleviler gibi düşünenler. Bunu günümüz ideolojik bakış açısıyla ölçersek Hem Aleviler hem de onlara bu tür yakıştırmaları slogan gibi tekrarlayanlar sol partilerin çatısı altında görüş birliği içindeydiler. Bu durumda Aleviliğin bugün muhafazakâr Sünnilikle bir problemi olmaması lazımdır, bilakis kendisiyle aynı safta yer alan kişilerle problemi olması gerekir. İşte bu da tarihi hakikatleri önce Alevilerin öğrenmesi gerektiğini ortaya çıkıyordu. Sonuçta Sünnilerin (Muhafazakârların) Aleviler hakkında yakışıksız iddialarda bulunmaları onların dini kimliklerinde yer almazken bir Alevi, kendisine yapılan hakaretin bedelini dini terminoloji sosuyla bulandırıp Sünniliğe ödetiyor, ?Yezid?likle suçladığı insana bir dini kimlik yakıştırıyor. Sonuçta ben de kitabımı ?Sünniler mutlaka okumalı, ama Aleviler okumadan asla? diyorum… Çünkü önyargıları atacaksak, muhafazakâr Sünnilerin bunu kolayca bırakacaklarından zerre kadar şüphem yok. Ama Alevilerin bu önyargılarından kurtulmaları acaba bu kadar kolay olabilir mi? Çünkü onların nefretleri kaç yüz yıldır sürüyor. Yani Alevi Sünni çatışmasının mağduru Aleviler kadar muhafazakâr Sünnilerdir de… Alevilerin bu ayırımı yapmaları, onları ötekileştiren düşüncelerin adreslerini netleştirmeleri, kimin kendilerine ?karşı? olduğunu görmeleri gerekiyor.

ÖZGÜRLÜKLERİ DOĞRU KULLANMAK GEREKİR
Kitabınız bazı Alevi kesimleri rahatsız etti. Sizin gerçekte çatışmacı geçmişimizle yüzleşmediğinizi, aksine, sizin iki farklı kimliği Sünni potasında ?erittiğiniz düşüncesinde olanlar “aynı kültür” ifadenize karşı çıkanlar var.

Bugün bazı Alevileri rahatsız ettiğim gibi bazı Sünnileri de rahatsız ettiğimi biliyorum. Hakikatler ezber bozmaya başladığında kaçınılmaz olarak birileri rahatsız olur. Türkiye?mizde Alevi meselesinin çözülmesini istemeyen Aleviler ve Sünniler olduğu aşikârdır. Eğer bu mesele çözülür, çatışmalarımız ortaklıklara dönüşürse onların oyunları bozulacak, kurdukları tezgâhlar kâr etmeyecektir. Ben tarihteki gerçekleri yazdım. Tarihe bakarken hiç kimseyi aklamak veya karalamaktan yana asla olmadım. Tarihi bir roman yazıyorsanız tarihe sadık kalmanız gerekir. Ama zihninde efsaneler üretenler ve masalları tarih zannedenler elbette bu yazdıklarımdan rahatsız olacaklardı. Bunu baştan biliyordum ve ne İsa?ya, ne Musa?ya yaranamayacağımı, ama tarihin gerçeklerini de herkese anlatmam gerektiğini biliyordum. Kaldı ki bunu anlayan, yaptıklarımı ve yazdıklarımı teşekkürle karşılayan Aleviler, itirazı olanlardan çok. İyi ki de böyle. Çünkü bu ülkede artık kardeş kavgası durmalı.

Ordudan ?irticacı? olduğu gerekçesiyle atılan, sivil asker çatışmasını ?mağdur? edilmiş dinsel kimliği üzerinden sorgulayan Pala ile Alevi ve Sünni çatışmasını kendi etkin dinsel kimlik algılamalarıyla yorumlayan Pala arasında bir farklılaşma var mı? Yani roman sizin kendinizi de sorgulamanıza yol açtı mı? Farklılaştığınızı düşündüğünüz oldu mu?

Fikirlerimin berraklaşması açısından elbette çok farklılaştım. Burada temel nokta, dayatmaların insanlardaki tezahürleridir. Benim mağdur edilmiş olmam, başka mağduriyetlerin yaşanmaması için mücadele etmemi kolaylaştırıyor. Din, ırk, kültür vb. ne tür dayatma olursa olsun insanlar bundan vareste tutulmalıdır. Devletin görevi budur. Sonuçta her insan, bir defalığına ömür sürüyor. Bu sefer falancanın hatırına böyle yaşayayım da bir dahaki ömrümü gönlüme göre yaşarım deme lüksümüz yok. O halde özgürlüklerimizi hangi alanda olursa olsun-doğru ve yerinde kullanmak temel insani hakkımızdır. Bu hakkı kullanırken başkalarının özgürlüklerine göre tavır almaktan gayrı bir kısıtlama asla kabul edilemez. Ben bu mücadeleyi veriyorum. Aleviler için verdiğim mücadeleyi mağdur edilmiş herkes için eşit tutuyorum. Kürt kimliğinin kabulü veya başörtüsü de benim için aynıdır.

SÜNNİ OTORİTE ALEVİLERE BASKI UYGULAMIYOR

Sizinle yapılan hemen bütün söyleşilerde ?Muhafazakâr Sünni yazar? kimliğiniz öne çıkartılıyor. Siz de Alevileri anlatırken sürekli olarak otoritenin ?sahibi? duygusuyla satır aralarına sıkışmış bazı tanımlamalarda bulunuyorsunuz. Oysa yüzleşmek farklılıkları olduğu gibi kabul etmek değilse nedir?

Hiç şüphesiz ben farklılıklarımızla var olmaktan yanayım. Çünkü kültürlerin çatışma noktasında dünya zaten yeterince kaos içinde. Bu yüzden her ülkenin kendi kültür faklılıklarını zenginlik olarak algılaması, menfaati icabıdır. Öte yandan Sünni otorite Alevilere eskisi gibi yaptırım falan da uygulamıyor. Bilakis gönlünü almak, eski duyarlılıkları unutmak, farklılığını kabul etmek, kısacası kucaklaşmak istiyor. Bunun bir zorlama ile de yapmıyor üstelik iyi niyetini gösteriyor. Bunun olumlu neticelenebilmesi için bence Alevilerin kendi aralarında birlik sağlamaları şart. Asıl problem, sanırım burada düğümleniyor. Ülkemizdeki Aleviler artık tek bünye değiller ve makasın uçları gibi Ateizme varan bir Şaman kültürünü benimsemiş bir Alevilik yanında oruç tutan bir muhafazakâr Alevilik de mevcut. Sünni irade bunların hangisiyle mutabakat sağlasa diğeri buna itiraz etmeye hazır bekliyor. Dedim ya, bu açılımda bir mutabakat olacaksa iki taraf da birbirinin tarihsel süreçteki hatalarından kurtulacak sadakati göstermeleri gerekir.

Din dersinin mecbur tutulmasından yanayım

Türkiye?de hâlâ bütün dinleri baskı altında tutan, kontrol eden, yönlendiren bir irade var. On yılda bir kriz yaratan bir ?mum söndü? önyargısında densizliğinde ısrarcı olanlar var. İbadethanesi kabul edilmeyen, Alevi çocuğuna okulda kendi inancı öğretmeme kararlılığında olan, zorunlu din derslerinin kaldırılmasını isteyen Alevileri ise çocuk gibi azarlayan bakanlar var… Bunlar olmadı olmuyor diyemezsiniz?

Ben din derslerinin mecburi tutulmasından ve bu mecburiyetin Alevi vatandaşlar için de kendi öğretileri doğrultusunda mecbur olmasından yanayım. Yani din dersi mecburi olur, öğrencilerden isteyen Alevi din dersine, isteyen Sünni din dersine girer. Ama din eğitiminin insan üzerindeki olumlu yaptırımlarından kaçmamak gerekir. Din dersini ortadan tamamen kaldırıp benim çocuğumun (ki ben devletin çocuğuma din eğitimi vermesini istiyorum-) din eğitimi hakkını da elinden almak doğru değildir. Kaldı ki din artık vicdanın da göstergesidir.
11 Eylül?den sonra da ne kadar vicdanlarda otorite kurmuş bir din anlayışına muhtaç olduğumuz anlaşılmıştır.

Alevilere dönük iftiralarla dolu bir roman Şah ve Sultan – İskender Pala” üzerine 4 yorum

  1. Saçmalamışlar kitapta sadece alevilerden bahsedilmiyor. Sunnilerinde yaptığı şeylerden bahsediliyor. Kitabın ana düşüncesi kardeş kadeşi neden öldürüyor olayı bazı kendini bilmezler kitabı okumadan atıp tutmasın.

  2. kitap gerçekten araştırılmadan yazılmış saçmalıklarla dolu daha önce tarih kitapları okumamış bilgisizler hemen inanıyorlar bu zırvalıklara…kitapta osmanlıyı çok mütevazi,kelle kesmemiş,taht için kardeşini-babasını boğdurmamış,gösterişe meraklı olmayan(osmanlının şaşası tüm dünyaca bilinirken),topraklarındaki çeşitli tebalardaki insanları soykırımla katletmemiş,haremlerde bulunmamışlar bunları osmanlı değil tek başına şah ismail yapmış gibi anlatmış…cailce yorum yapma

  3. kitapta şah ismail annesi sunni diye öldürüyo annesiyle girdiği bir tartışmada alevilik insan sevgisinden geçer kambercan abisinin oğlu onun yiğeni olduğu gizleniyor aynı osmanlı padişah sistemi gibi böyle bişeye inanmıyorum .. alevilerin piri pir sultan açılın kapılar şaha gidelim demiştir böyle bir caniye nasıl bunu desin şah
    ismail abartılarak canileştirilmiştir osmanlıyıda kendi çapında eleştiriyor azda olsa ama şah ismail kadar eleştirmemiş yavuz sultanın yaptığı zalimliğin üstünü kapatmış

Yorum yapın

Daha fazla Beğenmediklerimiz
Özgürlük Hapishanesi – Michael Ende “akıl yoksunu öyküler”

(*) "Özgürlük Hapishanesi?nde ilk iş olarak aklı ve gerçekliği tartışıyor Ende. İnsanın aklı, diyor, gerçeği algılamaya yetkin mi? Bizim deneyimleyebildiklerimizin...

Kapat