Hay Hikayeler – Pakrat Estukyan

Agos gazetesinde yazdığı yazılarla tanınan Pakrat Estukyan, hay hikâyelerde var olma mücadelesiyle geçen ömürleri, yaşanmış acıları ve hüzünleri dile getiriyor. Yaşanmışlıklardan esinlenerek yazılmış bu öyküler kimi zaman “vatan’a kimi zaman “aile’ye kimi zaman da “geçmiş”e duyulan hasreti anlatıyor.

Kitapta yer alan öykülerde; evlat acısı, savaş ve yoksulluk, köklerini bulma umudu, ülkelerinden sürgüne gönderilmiş toplumların ortak özlemi ve çığlığı, öykülerdeki kahramanların umut ve umutsuzlukları okuyanların yüreklerinde de kendilerine bir yer bulmaya çalışıyor.

Hay hikâyeler, Pakrat Estukyan tarafından Ermenice olarak yazılıp, sonrasında yine kendisi tarafından Türkçeye tercüme edildi.

“Binlerce mülteci, Eçmiadzin Manastırı’nin surlarının dibine, balık istifi gibi yan yana dizilmişlerdi. Boylu boyunca yatan ölüler ya da ölüm sırasını bekleyenler… Tifodan kırılıyorlardı. Tifodan ve açlıktan…”
(Tanıtım Bülteninden)

Hatırlamak ve unutmak – Jaklin Çelik
(16/12/2011 tarihli Radikal Kitap Eki)
Pakrat Estukyan?ın ?Hay Hikâyeler?indeki on beş öykü, Osmanlı?dan başlayıp bugüne uzanan, ama daha çok Cumhuriyet dönemiyle dertlenen kronolojik bir göç, sürgün ve etnik politika belgeseli niteliği taşıyor. Bugüne kadar uygulanan etnik politikaların çarkları arasında azınlıkların gündelik yaşam içerisindeki savruluşunu çarpıcı bir dille aktarıyor. Hikâyelerde kullanılan dil, bireylerin tecrübelerinde biriken tortuların, toplumların gelecekleri üzerinde bıraktığı vahim etkiye bir kez daha dikkat çekiyor.
1915 ve sonrası… 6-7 Eylül Olayları ve Varlık Vergisi? Bütün bu tarih ve uygulamalar Türkiye?de hayata geçirilen azınlık politikalarının belirgin mihenk taşları olarak duruyor kitapta. Bu politikalardan arta kalan ise dağılmış, parçalanmış bireyler. Ortaya çıkan sonuca azınlıklar açısından bakmak cesaret ister. Çünkü görülecek olan, baskı ve korku ile gelecekleri ipotek altına alınan insanların yüz ifadesidir? O yüz ifadelerinde ölümler, kayıplar, zorunlu göçler, parçalanmış aileler, insanların kendi benzerleriyle birlikte çıktıkları dönüşsüz yolculuklar okunur. İskelete dönmüş tarihin kaburgasında gizlenmesi de mümkün olmayan izler bırakmıştır politikalar? ?Özür, Alay Eder gibi…? adlı öyküde aslen Aborjin olan Catherine, ailesini bulmak için İngiltere?den Avustralya?ya bir seyahate çıkar. ?Yeni doğan Aborjin bebeklerini çalıp onları kentsoylu müreffeh Avrupalı ailelere evlatlık verip bu vahşilerin ?Batı Medeniyetiyle? eğitim almalarını sağladılar.? Catherine ailesini bulur ama artık oraya ait değildir. Dönüş yolunda arabada çalan radyoda Avustralya başbakanı konuşmaktadır. ?…uygarlık adına, Hıristiyanlık adına, Batı değerleri adına, hükümetlerinin Catherine ve annesine yaşattıklarından ötürü resmen özür dilemekte?dir.?
?Hay Hikâyeler?, azınlıkların kendilerinden başka kimsenin selama durmadığı öykülerinin bir geçit töreni gibi. Bu geçidin kırık dökük kahramanları, bırakın şimdiki ve gelecek zamanlara korku salmayı, kendi gölgelerinden, seslerinden ve adlarından dahi ürküyorlar. Kahramanlar değil, hissettikleri ürküntünün imgesi korku salıyor yüreğe? ?Kemanla Protest Solo? adlı öyküde, bombalar Sovyetler Birliği Parlamentosu Duma?yı yerle bir ederken bahsettiğim siyasetin, patlama seslerini -aslında ölümü- perdelemek, kamufle etmek- için bandoyu kullanışı anlatılır. Ama bomba seslerinden kurtuluş yoktur. Taş bina yıkılırken, insanlar ölür. Dağılan, bina ya da oracıkta ölen insanların bedenleri değil, geride kalanların gelecekleridir. Böyle bir sahnenin ardından toparlanmak mümkün olmayacaktır.
Pakrat Estukyan, tanık olma eylemini bireylerle sınırlamayıp mekânların tanıklıklarına da başvuruyor. Yalnızca terk edilen yer değil, gidilen yerin de bir veda potansiyeli taşıdığını hatırlatıyor böylece. Bu denli güçlü bir deneyimin, ardından gelen her türlü duyguyu kendisiyle süreklilik arz etmeye zorlayacağını, mekanların aynasında okumak ?şehir? denilen yaşam alanına da farklı bir biçimde bakmayı gerektiriyor. ?Aslında vedalaştıkları, o insanlar değil, Moskova?ydı? derken, her gidişte bireyden topluma dalga dalga yayılan vedalaşma hâlini imliyor. Belli ki Estukyan, insanın hiçbir yere konumlan(a)mama hâline dikkat çekmek istiyor? Bu hâliyle veda, anlatılan, karşı karşıya kalınan acı olaylar karşısında nesilden nesile devreden bitmeyen bir yası andırıyor. Haliyle ecel bireyi önceki nesillerin ölümlerine ağlarken yakalıyor sürekli. Ve yas hiç bitmiyor: ?En gürültülüsü zangoçun ölümüydü. Onu çan kulesinde, çanın halatıyla astılar. O direndikçe çan susmadı, çan susmadıkça canı tenden ayrılmadı. Saatlerce çan sesiyle inledi manastır. Tartımsız, anlamsız, edepsiz bir çan sesiyle üfledi son nefesini.?
1991 yılında Sovyetler Birliği?nin dağılmasıyla birlikte Ermenistan da bağımsızlığını ilan etti. Ülke bir yandan yirmi bin kişinin öldüğü 1988 depreminin yaralarını sarmaya çalışırken diğer yandan ambargolarla kuşatılmış olmanın sıkıntısını yaşıyordu. İnsanlar elektriğin ve doğalgazın olmadığı bir ülkede yaşama tutunmaya çalışıyorlardı. Aman Balam Üşümesin adlı öyküde, yeni doğan bebeğini bir hastane odasında soğuğa kurban veren Hamlet Mıgırdiçyan?ın bütün bu olanlara verdiği cevap hikâye ediliyor: ?…ülkesinin bölünmüşlüğünü, bölünmüşken bütünlüğünü simgeleyen, iç içe geçmiş göğe uzanan iki zirvenin tam dibinde durdu. Durduğu yer bir tepeydi ve 1915 anıtı göğe uzuyordu.?

Kubbesi çökmüş kilise
Hamlet bebeğini, 1915 anıtının bulunduğu tepeye defneder. Tüm bir toplumun peşini bırakmayan küçüklü büyüklü kıyametlerin seslerini gömme telaşı içindedir aslında. Pakrat Estukyan kendinden bir parça olan karakterin kapalı kalan duygularına tercüman olur. Bazen de kapanmaya yüz tutmuş kapıları aralar. Öldü sanılıp bir konteynıra atılan Mesut?un Batman?daki kütüğünden soyağacına ulaşılır ve Ermeni Patrikhanesi?ne teslim edilir. ?Yıllar önce Diyarbakır?da vaftiz ettiği Mesut?u ya da vaftiz adıyla Mesrop?u anımsamıştı başrahip. …kubbesi çökmüş yedi mihraplı kiliseyi anımsadı, gözleri buğulandı.? Kitabın tüm öykülerinde anlatılan tek şey, bir kez vuku bulan soykırımın kesintiye uğramaksızın kendini dayatan sürekliliğidir.
Belleğin ?geçmişten çökertilmiş bir tortu olduğunu? akılda tutarsak, ?hatırlama?nın şimdiki zaman açısından nasıl bir tuzak teşkil ettiğini de açıkça görürüz. Pakrat Estukyan bu tortuyu karıştırıyor ve tarihin kaydettiği olaylar ekseninde yarattığı hasarlı karakterleri sakatlanmış mekânlarından söküp alıyor. Üstelik bunu bellek tortusunun o tehlikeli sınırında, hatırlama hâlinin teslimiyet haliyle arasındaki sıkı ilişkiye dikkat çekerek yapıyor. ?Hay Hikâyeler? bu açıdan belleğin mayınlı tarlasında şok edici bir gezintiye benziyor…

İnsan dilini neden özler? – Lusyen Kopar
(Kitap Kirk, Kasım 2011)
İnsan yaşamının sıradanlaştığı, insanın insan yerine konmadığı şu dönemde, insan olduğumuzu anımsamak, duygularımızı, acılarımızı bir nebze olsun yeşertmek için yazılmış hikâyeler vardır. Bunların hammaddeleri insandır, insanın ta derinlerine bakar.
Tıpkı bir ağacın yeşerip yaşam sembolü haline gelmesi gibi, bazı yazarların da yazdığı yazılar yeşerir gönlümüzde, gönül dallarımızda çiçek açtırır, canımızı tazeler, içimizi yeşertir. Pakrat Estukyan?ın Hay Hikâyeleri içimizi burkan, düşündüren ve vicdanımızı sarsan 15 hikâyeden oluşuyor. Kitap Ermenice yazılmıştır ama bu hikâyelerin Ermeniceden Türkçeye tercüme edildiğini söylemek pek de doğru olmaz: yazar hikâyeleri Türkçe baskı için, yeniden yazmıştır. Kitapta yer alan bazı hikâyeler ise yenidir, ilk kez Türkçe yazılmaktadır.
Kitabın ilk hikâyesi ?Kemanla Protesto Solo?da, 81 yaşındaki Yevgeni Mihalenko?nun yalnızlığını anlatır Estukyan. Moskova ile Sibirya arasında geçen hikâye savaşın çıplak yüzünü, yalnızlık ve yaşlılıkla birleştirip en yalın haliyle sunar.
?Aman Balam Üşümesin? adlı hikâye ise Ermenistan?ın kuruluş yıllarında çekilen acıların, adsız ölüp gömülenlerin, yaşanan insanlık dramının anlatıldığı yalın bir anı. Hikâyedeki Hamlet, soğuktan kaybettiği çocuğuna sarılan tek bir babayı değil, o dönem kaybedilen birçok evladı ve ona sarılan birçok babanın hüznünü bize aktarıyor. Okuyucular bu hikâyede büyük kıtlık zamanında Ermenistan?da yaşananları daha iyi anlayacaktır şüphesiz.
Üçüncü hikâye ?Nisan Anıları? ise bir Harput hikâyesi, 1915 yılında tüm Anadolu?da yaşanan acıların bir örneği. Kitaptaki diğer hikâyelerde ima edilen tehcirden, ?Nisan Anıları?nda açıkça bahsediliyor. Khaçig, Vartiter ve Serop?un hikâyesi, çoğumuzun duyduğu ama yazamadığı hikâyelerden sadece biri. Yazar yaşananları, ?Duvarın dibinde ölüm sırasını bekleyenlerden biri Khaçig?di. Ne Khaçig?i, Khaçig bir insan adıdır. Oysa burada, bu duvarın altında insana benzeyen bir şey görülmüyor? ve ?Lanetli günlerdi, lanetli yılın lanetli günleri. Serop?u ve Zaven?i yan yana doğradılar? cümleleriyle özetler.
Estukyan?ın hikâyelerinde ülkeden ülkeye gezmek, şehirden şehre gitmek, dünyayı bir günde dolaşmak mümkün. Hikâyelerde gittiğiniz birçok ülkede bir Hay?a, bir göçmene rastlayabilir, onda kendi anılarınızdan bir şeyler bulabilirsiniz. Savaşın zalim yüzünün anlatıldığı ?Gazze Şehri Oturmuş Ağlıyor? adlı öyküde hemşire Leyla ile ambülans şoförü Lenki Kevork?un mücadelesi anlatılır. Öyküyü okurken insan sorar: Din, dil, ırk farkı nedir?
Kitabın en çok etkilendiğim hikâyelerinden biri Diyarbakır-İstanbul arasında geçen ?Hısım? oldu. Kim bilir belki bu hikâyeden bu kadar etkilenmemin sebebi anlatının İstanbul ayağındaki sokakları tanımam, o sokaklardan geçmemdir. Artık Kumkapı sokaklarından geçerken hep Diyarbakırlı Mesut Mesrob?u anımsayacağım?
?Semaver de Gitti? adlı hikâye azınlık olmak üzerine kurulu. Askerliğini yaptığı halde karakola çağrılan Hamo?nun başına gelenler, bu ülkede yaşayan azınlıkların nasıl korku dolu bir hayata mahkûm edildiğini, zaten herkesten sakınıp, çekinerek yaşarken kimi fırsatçılar tarafından nasıl suiistimal edildiklerini anlatıyor.
?Viva Internationale!? adlı, Ermeni komünist Sarkis Çerkezyan?ın anısına ithaf edilen hikâye Marsilya-Barselona arasında geçiyor. Misak Der Mardirosyan 1914 doğumlu yalnız, yaşlı bir Ermeni partizandır, hikâyede onun Enternasyonal Partizan Cephe?ye ve omuz omuza savaştığı arkadaşlarına verdiği önem anlatılır. Ama Misak Der Mardirosyan dilini, Ermeniceyi neden özler? Bir insan neden ve hangi şarlarda dilini özler?
Kitabın son üç hikâyesi ?Vehanuş Üçlemesi? başlığını taşıyor. Üçlemenin birinci bölümünün adı ?Yol Ayrımı?. Vehanuş?un ailesinin ve oğullarının tanıtıldığı üçlemenin ilk bölümü İstanbul?da, ikinci ve üçüncü bölümler Amerika Birleşik Devletlerinde geçiyor. Estukyan, Türkiye?de azınlık olmayı anlattığı hikayelerden sonra, bu üçlemede diaspora olmanın, dağılmış olmanın ne demek olduğuna bakıyor. Ellili yılların göçlerinde ABD?ye giden, sonra ailelerini yanlarına alan diaspora Ermenilerinin yaşamını, yaşadıkları zorlukları ve özlemlerini aktarıyor.
Kitabın arka kapağındaki tanıtım yazısında ?Pakrat Estukyan Hay Hikâyeler?de var olma mücadelesi ile geçen ömürleri, yaşanmış acıları ve hüzünleri dile getiriyor? deniliyor. Hepsi yaşanmış ve Anadolu?ya ait öykülerden öğreneceğimiz çok şey var.

Kitabın Künyesi
Hay Hikayeler
Pakrat Estukyan
Everest Yayınları / Hikaye Dizisi
Yayın Yönetmeni : Sırma Köksal
Kapak : Utku Lomlu
İstanbul, Kasım 2011, 1. Basım
128 sayfa

Yorum yapın

Daha fazla Ermeni Edebiyatı, Öykü Kitapları
Sınıf Edebiyatı ve Evrenselliğe Bir Örnek: Ateşle Dans, Celal İlhan’ın İlk Öykü Kitabı – Müslüm Kabadayı

Toplumsal sınıfların nitelikleri, konumlanışları, aralarındaki iktidar mücadelesi ve toplumsal ilerlemenin aldığı boyutlar, bu boyutlar içinde şekillenen duygu, durum, çatışmalar içinde...

Kapat