Ali Ozanemre ve Holterle Ölçülen Öyküler – Müslüm Kabadayı

Üretici-yaratıcı insanların üretim-yaratım süreçleri, hem okurlar hem de araştırmacılar tarafından hep merak edilir. Genel olarak sanatçıların, özelde de şair-yazarların bu özelliklerine ilişkin onlarla yapılan söyleşiler, onların kaleme aldıkları anılar ya da açıklamalar, merak edilenlerin bir kısmını karşılar. Diğer kısmını da, onların üretim-yaratım süreçlerine birincil katılan, tanık olan yakınlarının ve dostlarının anlatımları tamamlar. Türkiye’de sanat-edebiyat dünyasındaki bu gereksinimin ne kadar karşılandığı, ayrıca ele alınması gereken bir konudur ama Stefan Zweig gibi biyografi yazarlarının ülkemizde pek yetişmediği ortadadır. Yine de sanat-edebiyat dergilerinin şair-yazarlarla ilgili hazırladıkları dosyaların, bu anlamda önemli bir işlev gördüğünü belirtmek gerekir.

Yaşam Sanat Dergisi’nin şair-yazar Ali Ozanemre’yle ilgili bir dosya hazırladığını öğrendiğimde, hem sevinmiş hem de “Hakkını verebilir miyim?” diye kaygılanmıştım. Bu durumdayken, “Gerçek Ay Işığı” öykü kitabının İzan Yayıncılık’ça yayımlandığının haberi geldi. Sevindim, rahatladım. Rahatlamamın nedeni şuydu: Dergi dosyasına konacak yazının sınırları içinde yakından tanıdığım Ali Ozanemre’yi bütünüyle yoğunlaştırarak anlatmanın zorluğunu, bu öykü kitabını irdeleyerek değerlendirip aşmak…

Aramızda 25 yıla dayanan bir “ağabey-kardeş” ilişkisi kadar, edebiyat alanındaki çalışma ve mücadelede çoğunlukla birlikte olmanın birikimi var. Yazma sürecindeki paylaşımlarımız, görüş ve öneriler yanında düzeltilerle birbirimize katkılarımız da çok önemli. Her ne kadar sanat yapıtları biriciktir dense de, örgütlü toplumcu mücadele geleneğine yaslananların, yapıt oluşturma süreçlerinde de paylaşımlarını sürdürdüklerinin bir örneğidir Ali Ozanemre’yle paylaşımlarımız.

Ali ve Ayşe Ozanemre’yle tanışmamız Adana İnsancıl Temsilciliği’nin düzenlediği bir panel sırasında oldu. O panelde Adnan Yücel, Ozan Telli ve ben konuşmacılardık. Adana Büyükşehir Belediyesi Tiyatro Salonu’ndaki panelde ayakta izleyen insanlar vardı. (O zamanki duyarlık, yüz yüze paylaşım ilişkilerini şu korona salgını günlerinde çok daha derinden duyumsayarak aradığımız ortada.) Panel bitiminde konuşmamı çok beğendiklerini söyleyen Ali ve Ayşe Ozanemre’lerle Akdeniz sıcaklığını oluşturduk. Orada kendileriyle tanışmamızı sağlayan, 1995’te İnsancıl Dergisi Adana Temsilcileri olan Hasan Hüseyin Gündüzalp ve Muhittin Çoban’la da dostluğumuzu ve üretkenliğimizi hep dinamik kıldık. Gündüzalp’in, en verimli olduğu bir dönemde (2015) aramızdan ayrılması, kanadımızı kırdı ve yüreğimizi çizdi. İyi ki Nuray Cihan Gündüzalp çok vefalı davranarak, onun hedeflerini Tersakan Sanat Dergisi üzerinden arkadaşlarıyla birlikte sürdürüyor, bizler de destek olmaya çalışıyoruz.

1995-1997 yıllarında Adana-Antakya kültür köprüsünü İnsancıl üzerinden güçlendirirken, daha sonraki dönemde Adana Edebiyatçılar Derneği’nin Çukurova Edebiyat Derneği’ne dönüşmesiyle, özellikle Ali Ozanemre başkanlığındaki yönetim kuruluyla Çukurova-Amik kucaklaşmasına evrilttik. Bu dönemde Antakya’da beş yıl yayımlanan Amik Dergisi, Adana’da çıkan Lül ve daha sonra gündeme gelen Tersakan Toros dergileri üzerinden ulusal ve evrensel edebiyatın damarlarına taze kan olma çabamızı sürdürdük. Bu çalışma, çaba ve mücadelenin ayrıntılarına bu yazı çerçevesinde giremeyeceğim ama birkaç önemli noktanın altını çizmek isterim. Çukurova, verimli toprak olarak, sanat ve edebiyatta da üretken insanlar yetiştirmiştir. Bunu, başka coğrafyalardan Çukurova’ya gelip farklı sanat alanlarında evrensel değerlerimiz olan Ruhi Su, Yaşar Kemal, Yılmaz Güney’in üretkenlikleriyle örneklemek isterim. Bu örnekler, aynı zamanda Çukurova’nın melezlenerek gelişmeye uygun bir coğrafya olması bakımından ayrıca incelenmesi gerektiğini göstermektedir. Lül ve Tersakan Toros’a (Tersakan Sanat) emek veren şair-yazarların kompozisyonunun da bu durumu somutladığını söyleyebiliriz. Bir diğer önemli nokta, toprağın verimliliği kadar o topraktan yetişenlerin niteliğidir. Çukurova ve Amik coğrafyasından yetişenlerin çoğunluğunun, gerçekçi sanat anlayışıyla yapıtlar veren yurtsever, devrimci ve sosyalist olduklarını belirtebiliriz. Buna karşılık, ortak çalışma bakımından hep sorunlu olunduğunun da altını çizmeliyiz. Bu “sorunlu” durumun bir sonucu olarak (ülkenin ve toplumsal-siyasal durumun da bir yansıması) son yıllarda Çukurova ve Amik’te ulusal ve evrensel edebiyat gündemine damgasını vuran bir sanat-edebiyat hareketinden ya da oluşumundan ne yazık ki söz edemiyoruz. Bu üzücü bir durum olup devrimci bir müdahaleyle kesinlikle aşılması gerekmektedir.

Bu kısa girişten sonra, şair-yazar Ali Ozanemre’nin edebiyatçılığına özce vurgu yaparak yeni yayımlanan öykü kitabı “Gerçek Ay Işığı”nı değerlendirmek istiyorum. Onun edebiyatçı kişiliğini belirleyen en önemli unsur, yetiştiği Doğu Çukurova’nın Türkmen kültürüdür. Karacaoğlan gibi büyük bir ozanı yetiştiren bir kültürle beslenen Ali Ozanemre’nin günlük konuşma dilinden de türkülerin, halk hikayelerinin, Karacaoğlan-Dadaloğlu gibi ozanların dizelerinin düşmediğini fark ediyoruz. Bunu, onun öykülerinde bu kültürün ağıtlarından, güzellemelerinden, koçaklamalarından, deyim-atasözü ve kalıplaşmış sözlerinden yararlanarak ustaca kurgulamasında gözlemliyoruz. “İkinci Kerem Sonuncu Aslı (Türk-Ermeni Öyküleri)” adlı ilk öykü kitabıyla “Gerçek Ay Işığı” adlı yeni yayımlanan kitabında çok açık biçimde görmek olanaklıdır.

Onun edebiyatçı kişiliğiyle sanat anlayışını belirleyen ikinci unsur, emekçi çocuğu olarak büyümesi ve özellikle Düziçi Köy Enstitüsü’nün devamı olan İlköğretmen Okulu’ndan yetişmesidir. Yazma tutkusunun estetik bakımdan zenginleşmesinde Diyarbakır Eğitim Enstitüsü’nün Türkçe Bölümü’nden mezun olması da etkili olmuştur kuşkusuz. Toplumcu sanat anlayışıyla şiirler, öyküler yazmasının arka planında bunlar olmakla birlikte, 1970’li yıllarda ülkemizde köylere kadar nüfuz eden devrimci, sosyalist hareketin içinde yer almasının payı büyüktür. O dönemde Marksist kitapları inceleyerek siyasal birikimini zenginleştirdiğini, “Onlar Çocuk Kalacak”[1] kitabıyla ilgili yaptığım şu değerlendirmeden çıkarmak olanaklıdır:

“Kitaba adını veren öykü ‘Onlar Çocuk Kalacak’ ise, öykü formunda bir siyasatname olarak değerlendirilebilir. ‘Tansık’ (mucize) olarak nitelenen ‘beyin’ denilen varlığın işlevine değinilerek ‘Zamanın Kısa Tarihi’ni yazan İngiliz fizikçi Hawking’in en büyük emelinin ‘maddenin enerjinin ve zamanın aynı şey olduğunu ispatlamak’ olduğu hatırlatılarak başlayan öyküde Türkiye’nin 1960-1980 döneminin bir siyasi panoraması âdeta resmediliyor. ‘Bana milliyetçiler suç işliyor dedirtemezsiniz.’ sözüyle Demirel dönemi, ‘kentçiler-kırcılar’ çağrışımıyla sol hareketteki ayrışmalar; ‘Teknik Üniversite karanlıklar içinde bir tutam ışık’la ABD’nin Ortadoğu politikalarına uygun akademik çalışmalar yapılması isteğiyle kuruluşuna omuz verdiği ODTÜ’nün, yurtsever öğrenciler üzerinden devrimcileşme süreci vurgulanmakta; ‘Zarfın üzerindeki pul neden hem Ankara’da hem İstanbul’da damgalanmıştı ve 24 Haziran 1852 tarihi doğru muydu?’ cümlesiyle, Lasalle’nin Marks’a yazdığı sözü edilen tarihli mektuba gönderme yapılmaktadır. Özellikle bu mektup ve Lenin’in ‘Sol Komünizm Çocukluk Hastalığı’nda vurgulanan örgütlenme ve mücadele biçimlerine dair değerlendirmeler, bir öykünün derin soluğu içinden sezdiriliyor.  Öykünün sonunda ‘Dünyanın en hızlı koşucularıydı onlar, en yürekli. İpi ilk onlar göğüsledi. Onlara acımadık, anamız avradımız olsun ki acımadık, aşk olsun!’ dedik yalnız.’ paragrafında Can Yücel’in “More Nostrum” şiiri üzerinden Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının, bir diğer deyişler ‘68 Kuşağı’nın siyasal öyküsünün, şiirsel bir dille anlatıldığına tanık olmaktayız.”[2]

Kendisi hatırlayacak mıdır, bilemiyorum ama Ali Ozanemre’nin yazdıklarını kitaplaştırma serüveniyle ilgili ilk paylaşımımız, 1997’de Aykırı Sanat Dergisi’nce yayımlanan  “Aşk Yoksa Ben Yokum” şiir kitabı üzerine kaleme aldığım değerlendirme yazısı olmuştu. Bu şiir kitabındaki rubailerin felsefi çağrışımları ile dizelerin kurgulanışı arasındaki ilişkiyi değerlendirmemi, Ayşe Ozanemre de önemsemişti. Ayşe Hanım, yukarıda alıntıladığım “Onlar Çocuk Kalacak” öyküsüyle ilgili kısa değerlendirmem için de, siyasi literatüre vakıf olmanın doğru analiz yapmaktaki rolünü dile getirmişti. Ali ve Ayşe Ozanemre dostlarımın değerlendirmelerimle ilgili aynı paylaşımda bulunmalarını, tutarlılık ve süreklilik bakımından çok önemsediğimi de belirtmek isterim.               Yazarımızın 1998’de Özgün Yayıncılık’ça yayımlanan “İkinci Kerem Sonuncu Aslı/ Türk Ermeni Öyküleri” ve Filistin Sancısı;  Karahan Kitabevi’nce yayımlanan 2011’de “Onlar Çocuk Kalacak” ile 2014’te “Kafdağının Kuşları”; Ekinsanat Yayınevi’nin bastığı “On Beş Yunus Koy’verdim Bu Kıyıdan” kitaplarıyla ilgili de tanıtım-değerlendirme yazıları kaleme almanın sevincini yaşadım. Bu sevinci, altı yıl sonra İzan Yayıncılık’ça edebiyat dünyasına kazandırılan “Gerçek Ay Işığı” kitabını değerlendirip tanıtarak yeniden harlamak istiyorum.

Öncelikle bu yapıt öykülerden oluştuğu için, türe ilişkin bir saptamada bulunmak istiyorum. Stendhal’in romanı, yola tutulmuş aynaya benzettiği bilinir. Peki, Gogol’un “Palto”sundan çıkanlar başta olmak üzere öykü için söylenmiş böyle bir metafor var mıdır? Bence, “Öykü, hayata tutulmuş bir holterdir.” Bunu öykünün her tarzı, biçimi için söyleyebiliriz. Özellikle “kısa” ya da “küçürek öykü” için çok daha denk düşmektedir. Çünkü hayatın akışının gümbürdediği, düş kurmayla düşüncelere dalma arasında sallandığı anların öyküsü olan bu metinlerin etki gücü holterle ölçülebilir. İki bölümden oluşan Ali Ozanemre’nin “Gerçek Ay Işığı” öykü kitabı, iki bölümden oluşuyor. 1. bölümde 27 kısa öykü, 2. bölümdeyse “Türk-Ermeni Öyküleri”nden Kalanlar başlığı altında 8 öykü yer alıyor.

Kitabın adını, ilk öykünün başlığından aldığını görüp öyküyü okuduktan sonra öncelikle “Ay Işığı” başlığıyla yazılan sanat yapıtları geldi aklıma. İlk gelen de Beethoven’in “Ayışığı Sonatı” adlı piyano yapıtı oldu. Bu yapıtı ilk kez, Düziçi İlköğretmen Okulu’nda okurken Müzik Öğretmeni Soner Bey’den dinlemiştik. Özellikle günlüklerimi yazarken bu yapıtı dinlemekten zevk aldığımı not düşmeliyim. Aynı adla Yannis Ritsos’un bir şiir kitabını okuduğumda da düş dünyamın deniz dalgalarıyla yayıldığını biliyorum. Yıllar önce okuduğumda insanın hayatta kalabilmek için nasıl savrulmalar yaşadığına dair belleğimde derin izler bırakan Stefan Zweig’in “Ay Işığı Sokağı” öykü kitabını anımsadım. Ali Ozanemre’nin “Gerçek Ay Işığı” öyküsü, kapitalizmin “gerçek güzel”i nasıl görünmez kıldığını, “sahte güzel”le insanın-toplumun gözünü nasıl boyadığını ve buna karşı “gerçek güzel”i “Ay Işığı” olarak gören gözün ışıltısını hissettirmesi bakımından beni etkiledi. Kısa öykülerin vurucu iletileri ve düş-düşünce dünyasında insanı zıplatarak yolculuğa çıkarması özellikleriyle öne çıkmalarının somutlandığı bir öykü… Öykü şöyle bitiyor:

“O, esmer genç kızı görmeliydin…

Şu dizi film yapımcıları var ya, bu aptal sürüsü halk içinde en aptalı, en serserisi onlar. Onlar kör be! O kızın güzelliğini görüp algılayacak beyinleri de yok, gözleri de… İnanmıyorsan haftaya, dağılmaya yüz tuttuğu sıralarda pazar yerine gel; gel de gör, ay ışığı bu mu, o esmer kızdan yansıyan mı; kendi gözlerinle gör.

Bir daha gelme demiştim; o, bana haftaya pazar yerine gel, diyordu.

Gerçek ay ışığını gösterecekmiş.” (s.9)

“Gerçek Ay Işığı”ndaki öykülerde insanın bin bir hali doğal-toplumsal ilişkiler içinde özce betimlenmiştir. Örneğin, “Ağca Ceren Anımsatma Kendini” öyküsünde bu betimleme şiirler, şairler, coğrafyalarla ilişkilendirilerek yapılmıştır. Doğrusu Ali Ozanemre’nin bu kitaptaki öykülerine tam anlamıyla nüfuz edebilmek için, coğrafya-tarih bilgisi kadar edebiyat birikimi de gerekiyor. Aşağıdaki alıntıda olduğu gibi Nilüfer şiirini bilmek, daha önce okunmamışsa da bu ihtiyacı gidermek için hemen antolojilere ya da internete başvurmak, şiiri özümseyerek öyküyle ilişkilendirmek durumunda kalır okur. Bu anlatım denemesi bakımından okurun güdülenmesi tekniğini güzel kullandığını belirtebiliriz yazarımızın. “Nilüfer”in şairinin divan şairi Necati’ye hayranlığı nedeniyle “Gönül” soyadını değil de Behçet Necatigil olarak edebiyat tarihine geçirdiğini bilmenin şiir denizindeki imge yolculuğundaki güvenli yol almaktan öykü nehirlerindeki keskin kulaç atmalarına evrilme aşamasına okuru sıçrattığını söyleyebiliriz. Öyküdeki bölüm şöyle:

“Bir garip çoban, Ceren ardında mor koyun, türkülerde ezgiye tınlayan tel, Nilüfer’in şairinin yazdığı; saçların, ellerin, öpülesi dudağında gül, ıssız Ankara, Çanakkale, Sarıkamış, Gavurdağı koyaklarında Varsaklı bir Kozanoğlu, Yemen çölünde çiğ yumurtayı pişiren güneş, kayada dayalı kalan kaval, ille de Ceren’in sürmeli gözü, kınalı yüzü…

Ben, hep o.” (s.12)

Yazarımızın kısa öykülerinde, anlamda yoğunlaşma-anlatımda sanatsal bağdaştırma ilişkisini güçlendirmek için anıştırma (telmih), alıntılama (iktibas) sanatlarına sıkça başvurduğu görülüyor. “Su” öyküsünden bir örnek şöyle:

“Kerbela’da Hüseyin ve yanındakilerin az ötede akan Dicle’nin suyuna duydukları özlemi öykülerken ağlayan, kendisini de ağlatan yoldaşını düşündü. Söz vermişti: Her su içişten sonra “Lanet Yezid’e” diyecekti.

İçinden, “Lanet Yezid’e” dedi. (s.14)

Başka öykülerden örneklere geçmeden “Su” öyküsünden aldığım aşağıdaki bölümde Ali Ozanemre’nin betimlediği bir duruma değinmek isterim. Genel olarak Müslümanlar arasında Hıristiyan ve Musevilerin abdest almadıkları gibi yanlış bir önyargı vardır. Oysa İslamiyet’in de, Sümer inançlarından evrilerek gelen birçok unsuru içererek geliştirdiğini bilmek gerekiyor. Abdest olayı, o inanç ya da dinlerde de bulunmaktadır.

“Papaz efendi, konuk papazları uyardı:

-Ayin için yapacağınız temizlikte sayaca bağlı olmayan muslukları kullanmayın din kardeşlerim. Şuradaki musluk, sayaca bağlıdır. Haram musluklardan akan suyla alacağınız abdestiniz mekruh olur. Demedi demeyin.

Adam, ‘hakyolu’nu gösteriyordu.” (s.14)

Öykülerde geçen anıştırma ve alıntılama sanatlarına birkaç örnek daha vermek istiyorum. “Gözümün Işığı Göğsünde Kaldı” öyküsünde geçen “ ‘Yüzde altmış’ demişti usta. Sanki yanılmıştı aptallığımız yüzdesinde.” (s.15) ifadesinde Aziz Nesin anıştırılmıştır. Aynı öyküde geçen “En iyisi ona sor, danış; ben de bir köle İzavra’yım; sen gibi.” (s.16) cümlesinde, yıllar önce televizyonlarda dizi olarak gösterilen Köle İsaura adlı Brezilya dizisine gönderme yapılmıştır.

Yine “Yılmadım” öyküsünde birçok şair-yazar ya da yapıt anıştırılarak anlam derinleştirilmiştir.  “Don Kişot’un zırhı sırtımda, kalkanı kolumda, mızrağı elimde, kim tutar beni?” (s.37) cümlesinde Cervantes ve yapıtına gönderme yapılmıştır. Aynı öyküdeki “‘Biz halkız yeniden doğarız ölümlerde’ demişti uzak bir diyarda şair.” (s.37) cümlesinde Ali Ozanemre’nin “uzak bir diyardaki şair” dediği Şilili Pablo Neruda’dır. Alıntılanan dizenin geçtiği “Buğdayın Türküsü” şiirini, Neruda şöyle bitirir:

“Ve halk, toprağa gömülü
Tohuma durur bir yerde
Buğday nasıl filizini sürer de
Çıkarsa toprağın üstüne
Güzelim kırmızı elleriyle
Sessizliği burgu gibi deler de

Biz halkız, yeniden doğarız ölümlerde”

 

Bu çağrışımlar, okurun öğrenme merakını kamçılayarak okumalar yapıp ufkunu genişletirken, öykünün de oluşturduğu anlam halkalarını çoğaltmaktadır.

Kısa öykülerde dikkat çeken bir diğer önemli anlatım tekniği de tarihselliğin güncelle ilişkilendirilmesine, evrenselin yerellikten beslenmesine dikkat çekmektir. “Dokunma Bana” öyküsüyle bunu örnekleyebiliriz:

 

“Yanıtla şu soruyu yiğitsen: Kadın ve çocuk ölümlerinin böyle alıp başını gitmesiyle cehaletin övülüp göklere çıkarılmasının bağı dolaylı mı, doğrudan mı? Sen söyle, bana sorma. Hacı mıyım hoca mıyım; ne bileyim ben?

Dokunma bana…” (s.18)

“Benim öğrendiğimden daha iyisini/doğrusunu biliyorsan söyle: Nasıl olur da insan ‘kendi celladına âşık’ olur? Nasıl olur da yoksul kitleler, sürekli olarak kendisini nana muhtaç duruma düşüren yiyici takımına bıkıp usanmadan oy verir?

Hadi söyle, beni söyletme.

Dokunma bana” (s.20)

Tarihsel ve diyalektik materyalist yöntemi özümsemiş sanatçıların yapıtlarında öz-biçim ilişkisinin ne denli güçlü olduğunu Nâzım Hikmet’in şiirlerinden biliriz. Ali Ozanemre de öykülerinde bu yöntemle kurgu yapmakta ve anlatımı zenginleştirmektedir. “İnsanlığın Sesi Yoktu” öyküsündeki şu bölümü bu açıdan değerlendirmekte yarar var.

“Ya Aylan bebek, dedim. Aylan Bebeği duydun mu?”

“Hem duydum hem duymadım.” dedi.

“Yaaa dedim, gördün mü? Allah bilir sen ölümden kaçarken başka ölümlerin kucağına kapaklanan babayı da bilmezsin. Hani gazeteci kılıklı kadının çelme atıp yere yuvarladığı, hani yere yuvarlanınca kendisi bir yana kucağındaki çocuk öbür yana savrulan adamı?” (s.24)

Ege kıyısına cesedi vurduğunda kapitalist-emperyalist sistemin savaş politikasının ne kadar büyük bir yıkıma yol açtığına dair duyarlık artsa da, Suriye başta olmak üzere savaş, çatışma, açlık-yoksulluk-işsizlik nedeniyle topraklarından göç etmek zorunda kalanların cesetleriyle beslenmeye devam etti balıklar. Ne yazık ki o balıkları da insanlar yemeye devam ettiler. Ancak, o ülkelerden zorunlu göçle ülkemize gelen çocuklar, şişte dönen tavuk etlerini seyretmekle yetindiler. Bu sınıfsal çelişkiyi, acı gerçeği “Korkusuz Çocuk”ta şöyle öyküleştirdiğini okuyoruz Ali Ozanemre’den:

“Kalın şişlere geçirilmiş tüm piliçler yavaş yavaş dönerken ateşi içinde, yağları şıpır şıpır damlarken aşağıdaki çukura; şıp, şıp, şıp…

O çocuk, belki de yurduna uzak düşmüşlüğünün ayrımında bile olmayan o kız çocuğu, çok susamış da çağlayıp akan bir oluktan su alıyormuşçasına avuç avuç dudaklarına götürüp içti camın gerisindeki piliçlerden damlayanları.

Yağın sıcağından elleri, ağzı yanar diye korkmuyordu.

Piliçlere dokunmadı.” (s.27)

“Nısıf Nısıf” öyküsü de benzer konuyu işliyor.

“Alış-veriş için markete gitmiş. İçeri girerken görmüş onları: Biri dört beş, öbürü beş altı yaşlarında, biri oğlan biri kız ‘Suri’ iki çocuk… Marketin önünde bir yerlere sekilenmişler, arada bir ufak ufak oynuyorlarmış. Kardeş olmalılar diye düşünmüş. Alış-verişini bitirip dışarı çıktığında küçük olanı, Mustafa’nın elindeki 5 litrelik sulardan birine hamle eylemiş. Hamle eylemiş ki ‘amca’ya yardım ede. Edememiş doğal olarak.” (s.32)

Kısa öykülerin birkaçında, yazarımızın avukatlığının da dile geldiğini görüyoruz. “Aşkın Böylesi” bunlardan biri. Ancak bir hukukçunun içten gözlemiyle öyküleştirebileceği bir olguyu kısa öykü vuruculuğuyla şöyle anlatmış Ali Ozanemre:

“Ân olur ısrarından vazgeçer sanıyordum. Olmadı. Ne yaptı? Beni kocamdan istedi. Kocamın beni kendisine vermesini istiyordu. Nikahlı karısıyla, o kadından doğan çocuklarıyla beni kuma olarak istemeye geldiler bizim eve. Hem de iki kez. Belaya bulaşmamak için dört kez ev değiştirdik. Bu arada çocukların okulları da değişiyordu. Kocam telefonunu dört ya da beş kez değiştirdi. Ne edip eyledi yine buldu bizi namussuz.”(s.28)

Avukat:                            

-Olay, gazetelerde haber olduktan sonra tanıdım Elif’i ve yakınlarını. Boyalı basında haber, “Güzel Elif, eski sevgilisini kocasına öldürttü.” biçiminde yer aldı. Oysa ölenle Elif arasında hiçbir zaman karşılıklı aşk ilişkisi olmamış.”(s.29) 

“Raporu Bekliyoruz” öyküsü, sermayenin toplumsal ilişkileri, değerleri çürütmesine koşut olarak ülkenin temel sorunlarından bir haline gelen adaletin içler acısı durumunu küfrü de içeren ironik bir dille gösteriyor.

“Kendisinin doğurmadığı çocuk üstüne yazılan kadın, “Eğer çocuğun benim adamdan olduğu ortaya çıkarsa ben de bu adamın g.tüne bir tepik vurmazsam adım ‘.ruspu’ya çıksın” diyesiymiş.

Bütün bunlardan sonra aldı beni bir düşünce:

Nüfus kaydı düzeltilecek çocuk acaba gerçekten bizim avukatı vekil tutan adamın çocuğu muydu? Yoksa…

Neyse, adli tıbbın raporunu beklemekten başka yapılacak bir şey yok şimdilik…” (s. 73)

 

“Temyize Gideceğim” de, hukuki inceliklerin ironik bir anlatımla, dijital yazışmalarda kısaltarak anlatmanın nelere yol açtığının çarpıcı biçimde anlatıldığı bir öykü.

“Evlenmiş olduğumu belirtmek için artık tek kişi değil iki kişiyim anlamında İKİYİM demek için yazdığım KYM’yi de KOYUM diye tercüme etmişler.

Yani demek istiyorum ki NURİ, en sıkışmış anımda para VERDİN; dostunuz olarak epeyce ESKİYİM; NURİYE unutulmasın AMAN; biliyorsunuz evlendim artık tek değil İKİYİM; SELAMLARIMLA…

Ne var Allah aşkına bunda?

Ben, yıllanmış dostluğumuzu düşünerek biraz da şaka olsun diye böyle bir şifre geliştirmiştim. İki kişiye birden nitelikli küfür ve hakaretten toplam dört yıl hapis cezasını boşuna verdiler bana.

Temyize gideceğim.” (s. 75)

Yazının yer kısıtı nedeniyle örnekleme yapamayacağım “Cim Savcısına Çıkmadan” öyküsü de, mafyatik işlerin döndüğü spor alanından çarpıcı bir hukuk öyküsü. Yorumu okura bırakalım.   

Kısa öykülerin hepsinde çekici bir yan var. İnsan ilişkileri ve etiği bakımından etkilendiğim “Ergen Yaşar” öyküsünün karakter yaratma bakımından da çok başarılı olduğunu söyleyebilirim. Şu bölüm, öyküyü derin belleğe nakşediyor âdeta: “İnsan mutluluktan ölür mü demeyin. Bence yaşamı boyunca yaşama olanağı bulamadığı mutluluktan ölmüştü Ergen Yaşar. Say ki uyuyor.”(s.46)

Birinci bölümdeki öyküler içinde “Bahar Dediler Yangına”da, tarihsel, mitolojik çağrışımlar ışığında Önasya’nın zengin kültürel birikiminin savaş, işgallerle nasıl yağmalandığı ve göç olgusunun nelere yol açtığı sıçramalı olarak işlenmiş. Yazarımız, bu öyküde “Fenikeliler”i “Finikeliler” olarak yazmış ama bu denizci kavmin “mor insanlar” anlamına geldiğini Beyrut’ta öğrendiğimden beri bu kavimle ilgili anlatıların çok iyi biçimde yerine oturtulması gerektiğini düşünürüm. Çünkü, Sümer-Anadolu-Mısır mitolojilerini Akdeniz mitolojisi olarak sentezleyen ve bunu Avrupa mitolojisiyle buluşturan Fenikelilerdir. Öyküde savaş-göç olgusu ağır bastığından, şu bölümü örneklemekle yetinelim:

“Annene sen kendin sor… Beni dersen ben, ciğerimin bağından vuruldum o gün.

Kuzum, kızım, Şamaşım…

O gün bugündür kanar yüreğimin başı. O gün bugündür bahar sözünü de sevmem, baharın kendisini de.

Tepeden tırnağa taş kesilmişim; eriyip tükenmedimse sürgün dalımızın filizi sen varsın diye…” (s.68)

Kitabın ikinci bölümü olan “Türk-Ermeni Öyküleri”nden Kalanlar’da yer alan öyküler, gerek tema-konu, gerek kurgu, gerekse biçem bakımından klasik öykü tarzında olsa da, şiirsel anlatımı, derinlikli doğa-insan betimlemeleri, Çukurova-Toroslar ve Amanosların yerel kültürünün motifleri açısından zengindir. Sekiz öyküde de savaş, işgal, kışkırtma sonucundaki çatışma, göç-sürgün tema-konuları işlenmektedir. En zor koşullarda insanlaşmanın arka planında kadim kültürlere yaslanan insanların vicdanlarının devreye girmesi yer almaktadır. Ali Ozanemre, hem yörenin çocuğu olması hem de bu konularla ilgili inceleme ve araştırmaları nedeniyle okuru olaylar içinde yaşatarak duyarlı hale getirmeyi başarmaktadır. Halklar arasındaki çatışmaların nedenselliğini sezdirmekte, o koşullarda insanların hangi karakterlere büründüğünü göstermekte, bu oyunlara gelmemek için ne yapmak gerektiği konusunda okuru düşünmeye sevk etmektedir.

Yazar, bu bölümdeki öykülere anonim türkülerden birer dörtlük alıntılayarak başlamaktadır. Bir bakıma o dörtlükler, öykünün içeriğini yansıtmaktadır. Bu bölümün ilk öyküsü “Maran Kızın Mor Kilimi”ndeki alıntılanan dörtlük, doğrudan başlığı yansıtmaktadır. Şöyle: “Eline koysam elimi/Açsam söyletsem dilini/ Muradına erecek mi/ Maran kızın mor kilimi” Bu öyküde birkaç tema sarmalanarak anlatılmaktadır. Öyküden aktardığım aşağıdaki bölüm bile, kadın sorunuyla emek sömürüsünü, iç savaş sonucu göçle kadim ilişkilere sahip çıkma inceliğini bir arada vermenin özgünlüğünü sunmaktadır.

“Hatiç Gelin, yeni gelin… Yeni gelini öyle tezgah ardında oturtmazlar. Yeni gelin evin atıdır, arabasıdır, ağasıdır, marabasıdır… Gün boyu güneşle yarışacak, akşam olunca da en çok o çalışacak. Evde herkesten önce kalktığı gibi herkesten sonra girecek kocasının kıvılcımlar içinde beklediği yatağına… Bir ayda olmazsa bir buçuk ayda bitirsin kilimi Hatiç Gelin…                                                                       Hatiç Gelin, bir şey demedi, diyemezdi. Çünkü çok çok eskilerden gelen bir geleneği sürdürüyor, ‘gelinlik sürüyor’du. Bir çocuk doğuruncaya dek ‘büyük’lerine sesini duyurmaması gerekirdi töre gereği. Yanıt vermedi, işlerine döndü.” (s.104)                            

 (…)Aniv Teyzem, dönen bacım, döndü kızım, Döne’m… Benim adım, benim dilimde “erken doğan” demekmiş. Sen söylemiştin. Senin adın, senin dilince ‘dönen’ miydi, ‘döner’ miydi… Bizde böyle ad olmaz; ‘Döndü’ olur, ‘Döne’ olur. Sen gittin, Maran gitti, gittiniz. Geri dönmediniz. Duyduğuma bildiğime göre döneceğiniz de yok. Dönüp geleceğinize umudum olsaydı kızımın adını, ‘Döndü’ koyardım, dönüp gelesiniz diye ‘Döne’ dedim kızıma. Aniv Kadın, Döne Kadın… Aklımdaydı, utandım soramadım; ‘Maran’ın anlamı neydi acep? Bizde ‘mor’u çağrıştırır, kilimdeki renkleri.. Muradın rengiymiş mor. Belki de muratsızlığın…” (s.105)

“Garcaştı Maraş” öyküsünde, hayatın her alanında olduğu gibi savaşta, işgale karşı direnişte de zor anların insanı olarak kadınların rolüne vurgu yapılmaktadır. Bu yönüyle “Bacıyan-ı Rum” geleneğinin Fransız işgaline karşı Maraş direnişinde de kadınlar tarafından gösterildiği şöyle öykülenmektedir:

“Sonra kadınlar nasıl örgütlendiler, ne zaman bir araya geldiler, hapishanedeki erkeklerinin kapılarını bir anda nasıl açtılar, onlarla birlikte silah deposunu nasıl bastılar, bunu kimse bilemedi; ya da herkes kendince bir şeyler anlattı bu konuda. Nasıl ettilerse ettiler; sonun başlangıcının pimini çektiler. Onlar için kimi “Kadınlar Taburu” dedi, kimi “Karılar Taburu”. “Yirikli Tabur” diyenler de oldu. Ama kimi de “Kızlar Taburu” adını verdi onlara. Sayıları, 1 tabur kadar var mıydı bilinmez ama Maraş, Maraş olalı böylesine garcaşmamıştı.

Bu, son ve büyük garcaşmanın ardından ölenler ölmüş, gidenler gitmiş, kalanlar hep bir ağızdan dua ediyorlardı: “İnşaallah Maraş, bir daha böyle garcaşmaz…” (s.114) Bu öyküdeki “garcaşmak”, karmakarışık olmak anlamındadır.

“Emşeri” öyküsü, büyük yıkımların altından çıkan insanların, acıları deşmek yerine birlikte yaşamanın yeni ve güzel değerlerini aramak, yeni kuşakların bu değerler üzerine dayanışmasını sağlamak için nasıl bir yol izleyebileceklerini işlemektedir. Bir öykü kısıtında çarpıcı psikolojik betimlemeler yapılmıştır. Karakter yaratmak bakımından da başarılı bir öykü, özellikle “Ermeni Şükrü”nün eşi Miryam karakteriyle…

“Bu iyi yürekli Alman, Yalçın için hızır olup yetişen bu güleç yüzlü çevirmen, üstelik Yalçın’ın konuşmasına bire bir benzeyen vurgularla, tonlamalarla, sözcükleri genzinden çıkararak konuşan, hem de ‘rahmetli’ye benzeyen ve orta yaşını epeyce geçmiş bu adam gerçekten de Yalçın’ın kendi memleketlisi bir Ermeni’dir. Adı da Şükrü.”(s.120)

 

Ali Ozanemre’nin, halk anlatılarındaki kahramanlaştırma motifini mitolojik bir anlatımla dile getirdiği “Meşe Palamudu” öyküsü, savaşın gerçek yüzünü açlığa yol açan boyutuyla betimlemesi bakımından önemli.

“Sizin anneniz meşe palamudu yedirdi mi çocuklarına ekmek yerine? Babanız herkesin içinde ağladı mı? Ununuz bulgurunuz bitti mi baharı karşılarken? Bizimki o güne değin bitmemişti. Sayısız kurşunla ölmemiş Tapsız’la babam Kambur’un rayları sökerken köprüden düşüp öldükleri güne değin… O gün, kasabada, annemden başka herkes sevince boğuldu. Üzüntüye boğulan bir tek annemdi. Tapsız’ın kimsesi yoktu ki ona üzülen olsun. Ben, ona da yandım.

Herkes, ağızbirliği etmişçesine ‘Kambur’la Tapsız, kanatlanıp uçmuşlar’ diyordu.” (s. 130)

Bu bölümdeki derinlikli öykülerden biri de “Topal Dede’nin Sızıları”dır. Dönemin panoraması hakkında fikir veren bu öyküde, savaş koşullarında toprağına ve sevdiklerine kavuşma isteğinin sanatsal anlatımla öne çıktığına tanık olmaktayız. Aşağıdaki bölümde trenin kişileştirildiğini görmekteyiz.

“Mustafa’nın köyü de Ali’nin köyü de oralardan gözükmüyordu ama işte bu ovanın ortalarında bir yerlerdeydi. Sanki çağırsan duyacaklar… Sanki bir koşuda varabilirlerdi. Öylesine yakın. Ah, ah! Komutanlar izin verse… Bir solukta varıverseler… Anayı babayı, köyü köylüleri, eşi, dostu, hele de çocukları bir kez daha görseler… Ne kadar sürerse… Arkadan gelecek katara yetişirlerdi. Vallahi ve billahi…

Kimbilir, bu gidiş belki de dönüşü olmayan bir gidişti. Ne olur, son bir kez… Ama olanaksız… Yorgun tren halden anlamıyordu… (s.161)

 

Aynı öyküde “korku”nun farklı biçimde betimlendiğine tanık olmaktayız.

“Yok!” derdi. “Ölüm diye bir şey gelmez adamın aklına. Nedendir bilmem; korkunun kırıntısı olmaz içinizde. Oysa yanında yörende ölüler vardır. Birçok… Senden birkaç adım geride ya da ileride, az önce konuştuğun, tütün verip çakmak aldığın arkadaşın vurulur düşer. Dönüp bir kez bakarsın ona. Ölüm belki de senin kapını çalmak üzeredir. Bunu bilirsin. Korku, korku yok…”(s. 164)

Kısa öykülerle olay öykülerini aynı kitapta buluşturan Ali Ozanemre’nin emeğine, yüreğine sağlık diliyorum her şeyden önce. Okuru insanın bin bir halinin biçimlendiği öykülerle sarmalarken, edebiyata yeni anlatım teknikleri, yöresel sözcükler, deyimler, söz öbekleri, benzetmeler kazandırıyor. Aşağıda alıntıladığım cümlelerdeki koyulandırdıklarım, bunlara örnektir.

“Issız sokağın dar dönemecine doğru ivek ivek yürüyordum.”

“Sesinin rengini, vurgusunun tınısını unutmamışım, tanıdım.”

Meram’da meram anlayan hiç kimse yokmuş.”

 Adam, gözlerini kekitmeden kumruları izlemeyi sürdürüyordu.

 Biçilmiş ekin demetlerini şelek edip tarlasının bir kıyısına hazırladığı harman yerine taşımışlar el ele verdiği hanımıyla.

Havadaki serinliğin tenleri ısırmadığı, güneşin en ışıklı yüzüyle ovaya, ovanın sırt verip yaslandığı dağlara gülücükler serpelediği bir hafta sonu alıp başımızı gidelim demişlerdi.”

“İstihkamlardan, günlerce çıkmadığımız, çıkamadığımız olurdu. Top sesleri arasında makineli tüfekler, keklik gibi öter; hızı kesilmiş mermiler, dolu gibi yağardı üstümüze. Önümüzdeki kum yığınında mermiler kaynardı. Bulgur gibi. Çatışma bitip de istihkâmlardan çıktığımızda, oramızdan buramızdan mermiler döküldüğünü çok gördüm.”  

“Anlamsız Öykü”de de ahenk unsurlarından asonans ve aliterasyonun şu bölümde çağrışımı güçlendirdiğini görüyoruz:

“Körlüğün gözü kör olsun, ciğerine düşen kor…

Bencilliğin ben’i, çekilsin aramızdan; tutsağın tutsaklığı ısırsın aynını-beynini.

Demekle olsa her şey, ya da bir şey…

Olmadı.”

Hayatın nabzını şiir ve öykülerle tutmaya devam eden Ali Ozanemre’nin holterinin işlevsel, niteliksel gücünü, önünde sonunda okur ve eleştirmenler ortaya koyacaktır. Ona, bu öykülerle bizi buluşturduğu için çok teşekkür ediyoruz. Edebiyat, aynı zamanda dostluk kurmak olduğuna göre okur dostlarıyla da çoğalmasını diliyoruz.

Müslüm Kabadayı

 

[1] Ali Ozanemre, Onlar Çocuk Kalacak, Karahan Kitabevi y., Adana, 2011, 94 s.

[2] https://www.insanokur.org/onlar-cocuk-kalacak-uzerine-muslum-kabadayi/

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here