Sedat Veyis Örnek’in Öykücülüğü Üzerine – Müslüm Kabadayı

Bedri Rahmi Eyüboğlu, “Trabzon deyince aklıma bir salkım karayemiş gelir” der. Sivas denilince de benim aklıma bin bir tonlu ses peteği gelir. Anadolu’nun bütün yönlerine hem ses vermiş hem de dört bir yandan farklı kültürlerin tınılarını atardamarında bireştirmiş Sivas’ın, her alanda yaratıcı, üretici insanlar yetiştirdiğine işaret etmek için “bin bir tonlu ses peteği” dediğimi belirtmek isterim. Böyle kentlerin, aynı zanda büyük çelişki ve çatışmaların da yaşandığı bir sahne özelliği taşıdığının altını çizmeliyim. Kurtuluş Savaşı’nın manifestosu bu kentte deklere edildiği gibi “Madımak Katliamı”yla aydın kıyımının gerçekleştirildiği “utanç müzesi” olmasıyla, bu büyük çelişkilerin yaşandığı Sivas’ı örneklemek mümkün.

Zara deyince, türküler gelir aklımıza; özellikle Zaralı Halil, o yanık dalgalı sesiyle bizi doğaya, toprak kokan yüreklere, büyük acı ve coşkulara götürür. Sivas-Erzincan yolu üzerindeki bu ilçede 1927’de Sedat Veyis Örnek doğar. Kişiliğinde ve 53 yıllık ömrüne sığdırdığı çalışmalarında, Sivas’ın kültürel arka planının izlerini gördüğümüz Örnek, yükseköğrenimini Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde yapar. Bu alandaki birikimini akademik alanda halkbilimi çalışmalarında ustaca değerlendirdiğine tanık oluruz; Gerçek Yayınevi’nin 1971’de yayımladığı “100 Soruda İlkellerde Din, Büyü, Sanat, Efsane” kitabı bunun ilk örneğidir. 1978’de kendisinin hocalık yaptığı Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nin Türk Dili kürsüsü öğrencisi olduğumuzda tanıdığımız Sedat Veyis Örnek’in bu kitabıyla aynı yıl yayımlanan “Etnoloji Sözlüğü” yapıtı başvuru kaynaklarımız arasındaydı. Halkbilimi dersimize ne yazık ki kendisi girememişti;  çünkü, biz üçüncü sınıftayken aramızdan ayrılmıştı. (Doktorasını kendisi gibi Almanya’da yapmış olan Urfalı Hasan Özdemir’den Halk Edebiyatı dersimizi almıştık.) Ölmeden kısa süre önce, DTCF tarihinde “kara bir leke” olarak bilinen Pertev Naili Boratav tarafından 1947’de kurulduğu bilinen “Türk Halk Edebiyatı ve Folklor Kürsüsü”nün Demokrat Parti iktidarınca kapatılmasıyla üzerinde yaklaşık 30 yıl kalan ölü toprağını atarak “Halkbilim Kürsüsü”nün kuruluşunu gerçekleştiren Sedat Veyis Hocamız, soyadıyla uyumlu örnek davranışını göstermiştir.

Hocamızın akademik çalışmalarını, yayınlarını, eleştiri yazılarını biliyordum ama onun oyunlar, öyküler kaleme aldığından haberim yoktu. 40 Kitap Yayınevi’nin yönetmenliğini yapan Dağsu Sönmez’in çabasıyla aynı yayınevinden Kasım 2019’da çıkan “Hi ve Diğer Hikayeler” kitabını okuyunca bu eksikliğimi giderdim. Bu kitaptaki 21 öyküden “Hi” ve birkaç öyküde Kore savaşının iç yüzü ustaca betimlendiğini görünce, Sedat Veyis Hocamızın bu savaşa katılmış olabileceğini düşündüm. Araştırınca da 1953-1955 arasında yedek subay olarak Kore’de bulunduğunu öğrendim. “Pirinçler Yeşerecek” adlı oyununun savaş karşıtı iç örgüsündeki başarısını, savaş sahnesinin içinden geçmiş olmasına bağladım böylece. ABD’nin başını çektiği Kore’yi işgal saldırısına, ne yazık ki TBMM onayı olmadan asker gönderen Menderes Hükümeti, orada emperyalist ülkelerin çıkarına binlerce Anadolu çocuğunun can vermesine, on binlerce Korelinin canını almasına yol açmıştı. Sedat Veyis Örnek, bir teğmen olarak bu işgalcilerin yol açtığı doğa ve toplum-insan yıkımını “Yelpaze” adlı öyküsünde çarpıcı biçimde dile getirir. 

“Oyun bildiğimiz, hatta ezberlediğimiz bir oyundu. Dolar veriyor, karşılık olarak İngiliz kırması bir iki muhabbet lakırdısı, kokulu bir ağız, kirli bir deri, yorgunluk ve hastalık alınıyordu. Her defasında pişman oluyor, tiksiniyor, tekrar etmemek kararıyla perişan yataklarımıza dönüyorduk. Fakat akşam olup da dağlardan bütün kuvvetiyle gece gelip üzerimize çullandı mı birden değişiyor, delleniyor; karanlıkların içine ‘Arirang’ şarkısına, pirinç rakısına koşuyorduk. Onlarsa gündüzleri pek gözükmüyor, odalarında uyuyor, gece olunca birdenbire etrafı dolduruyor, tel örgülerin kenarına kadar sokuluyor; bir yerlerinden süngülenmeyi, hatta bir nöbetçi kurşunuyla vurulmayı göze alıyorlardı. Ölüm orada, açlıktan daha korkunç değildi ve bu, boş midenin bütün yasakları yenip bütün çıplaklığıyla takdim ettiği en son oyundu.” (1)

Aynı öyküde, bugünlerde çok tartışılan, özellikle Soner Yalçın’ın Kara Kutu kitabıyla gündeme oturan ilaç tekellerinin tıbbı nasıl tekeline alarak büyük bir sektör oluşturduğuna ve emperyalist projelerin aracı haline getirdiğine dair algının gerçekliğini şöyle dillendirir yazar: “Bütün antibiyotiklere, haplara, ünlü profesörlere, tıp kongrelerine, yardım fonlarına, birleşen milletlere, ‘Unesco’lara, ilaç fabrikalarına rağmen mağlup, çaresiz, kopuk.” (2)

“Hi” başlıklı öyküde, savaşın toprakları ve kimlikleri işgale uğramış bir çocuğun gözünden en dibinden verilmiştir. Alt düzeydeki bir komutanın ekmek için yaşamını tehlikeye atan Koreli çocuk Hi’yle yaşadığı çarpıcı diyalogu ve çatışmayı anlatması bakımından ilginçtir bu öykü. Öykünün serimi şöyle başlıyor: “Tel örgüler; dünyayı herhangi bir yerinden ikiye bölüyor, nöbetçiler bir yasak oyununun korkunç güzelliğini her saat başı birbirlerine devrediyorlardı. Silahlarının haznelerinde geceyi konuşturacak, geceyi şakır şakır ortasından yaracak çelik çekirdekli mermiler vardı. Dağ taş düşmandı. Karşı tepenin üzerindeki bodur ağaçlar, güdük çamlar birer ihanet, birer tavşan ürkekliğiyle kıpırdıyorlardı. Han nehri ulu bir durgunlukla akıyor; çok uzaktan, köprünün üzerinden cemseler geçiyordu. Gece, büyük ve baş edilmez kuvvetiyle gözlerimize kadar dolmuştu. Nöbetçiydim. Mum ışığının altında kitap okuyordum. Çadırın önünde ayak sesleri işittim. Tanıdığım bir ses rütbemi çağırdı.”  (3)

Bu öykü kahraman bakış açısıyla kaleme alınmış. Teğmene, tel örgülerde bir Koreli çocuğu yakalayan erler seslenmiştir. Bu çocuğun ekmek için canını tehlikeye attığı öykünün düğüm bölümünde anlatılmıştır. Halkı açlığa mahkum eden savaşın şu sahnesi, çocuğun trajedisini ele verir: “Akşamları aşçılar, artan yemekleri, ekmek parçalarını, meyve kabuklarını tel örgünün öbür tarafına atıyorlar; bir sürü çocuk, kadın, erkek bunları daha havada iken kapıyorlar; kavga ediyorlar, ortalığı anlamadığımız bir dilin gürültüsüyle dolduruyorlardı.”(4) Ekmeğe çok ihtiyaçları olduğu halde onuruyla oynanmasına duyduğu kinle Hi, komutanın ekmeği almasını söylemesine karşılık olarak “İstemiyorum, senin olsun.” der. Öyküyü, “Han nehri ulu bir durgunlukla akıyordu…” cümlesiyle bitiren yazar, âdeta nehri kişileştirerek doğanın da iyilik ve kötülükleri kaydeden bir belleği olduğunu okura hissettirir.  

Sedat Veyis Örnek’in gözlem gücü oldukça zengin. Kore’nin doğasını, insan manzarasını ve kültürünü yansıtan betimlemeler yanında Korece sözcüklere de yer vererek o coğrafyanın halkıyla hemhal olmamıza kapı aralamaktadır. “Bebisan taksan ida. (…) Bebisan miru miru. (…) Sayanara çektik.”  Yanılmıyorsam bir selamlama-vedalaşma sözcüğü olan “sayanara”, Türkiye’de “sayanora” olarak birçok kulüp, düğün ve eğlence salonlarının adı olarak kullanılmıştır. Kitaptaki birkaç öyküde de Almanca sözcükler, deyimler ve cümleler kullanılmıştır. Yazarın Almanya’da doktora yaptığı dönemdeki gözlem ve yaşantılarından izler taşıyan bu öykülerden “Cam Önünde”de  “Herr Ober!Noch ein Glas, bitte! (…) Guten Abend! (…) Viel Vergübgen! Gute Nacht!” sözleri, diyaloglarda kullanılmıştır. 

Yirmi bir öykünün birçoğunda yazarın entelektüel birikimini yansıtan önemli şair, yazar, sanatçı ve düşünürlerin adlarına, kimi yapıtlara ve önemli roman, tiyatro kahramanlarına yer verilmiştir.  “Bu, Reşat Enis’in romanlarındaki gibi açlıktan ve soğuktan suratı uzamış, sevimsiz, rezil-i rüsva bir şeydi. (…) zaman zaman bir Picasso resmi kadar acaip, sapık mahluklar yok mu; deli eder beni.”(5) “Bir Şehirden Üç Kişi” adlı öyküden verdiğimiz Reşat Enis ve Picasso örneklerine, öykünün sonunda Amerikan edebiyatından bir ad daha eklenir. “Kedi baş ucumuzda bir Allen Poe kedisi gibi miyavlıyordu.”(6) “Cam Önünde” öyküsünde ise Rus edebiyatının toplumcu yazarlarından birini örneklediğine tanık oluruz Sedat Veyis Örnek’in. “Büfenin önünde kısa boylu, saçları ensesini döven, uzun favorili, yarı Maksim Gorki bıyıklı İtalyan işçisi ile oturan kız, deminden beri fıkırdayıp duruyor.”(7) Aynı öyküde Darwin’i kahraman yapması da dikkat çekmektedir. “Maymun dala bir tırmandı, bir indi. Kibrit sönmeden kıvrıldı, yere düştü. Fırladı Darwin.”(8) Burada insanın evrimini “maymundan gelmekle” basitleştiren bir anlayışın izine de tanık oluyoruz. Oysa insan evrimi, altı milyon yıla dayanan hominidlerin (insansı) gelişimine dayanmaktadır.

Sedat Veyis Örnek, birkaç öykünün başlığında yer alan İlonka’yı mektup tekniğiyle anlattığı bir öyküsünde, Fransız sembolist şair ve eserini birlikte kullanır betimlemesinde. Şöyle: “Elinde Baudelaire’in Fenalığın Çiçekleri vardı. Bu frengili, bu boğuntulu adamı nasıl sevmiştin? Sen uysaldın, inceydin, suya düşen yapraktın.”(9) “Suda Oynar Balıklar” öyküsünde ise, bir tiyatro yapıtının kahramanından yararlandığını görüyoruz yazarın. “Köprünün her iki yanına kalın tel örgüler germişler, üstlerine kuru kafalardan ölüm işaretleri yapmışlardı. Hamlet geldi aklına. Hamlet’i bir büyük tiyatroda, ünlü bir aktörden seyretmişti.”(10) Aynı öyküde büyük Alman müzik ustasıyla Hollandalı ressamdan söz eder. “Tante İlse’den nasıl kaçmıştı? Mozart’ı, keman konçertolarını, plaklarını, Van Gogh’un kayıklarını, kitaplarını, gece lambasını, hepsini, hepsini bırakıp kaçmıştı. Kız daha on yedisindeydi.”(11) Son olarak “Türkçem, ses bayrağım” diyen şairimizi örnekleyerek “Yakınlaşmak Sevmektir” öyküsünü bitirdiğini belirtmeliyim. Şöyle: “O sıralar Sivas’ta bulunan bir air vardı. Baktım seviyor Dağlarca’yı. Önemlisi, anlıyor. Bu beni ne kadar sevindirmişti. Kendi duygu ve zevk anlayışıma ortak bir kimseyi bulmak beni ne kadar sevindirmişti. Serin ve yiğit Sivas gecelerinin içinde bu zevk ortaklığı daha güzel oluyordu.”(12)  Doğrusu, yazarın son cümlesi, yazımın başında belirttiğim “Sivas bin bir tonlu ses peteği” nitelememi teyit eden bir anlam taşıdığı için mutluluk duyduğumun altını çizmeliyim.

Gelişmiş kapitalist ülkelerde yüz yılı aşkındır görülen yabancılaşmanın yarattığı yalnızlık olgusunu, Sedat Veyis Örnek “Köpekli Kadın” adlı öyküsünde incelikli biçimde verir. Diyaloglarla başarır bunu.

“-Konrad fasulye çorbasını sevmez ki…

-Kim?

-Konrad. Köpeğim…

-Ben de kocanız sanmıştım.

-Kocam yok ki…

-Öldü mü? 

-Evlenmedim.”(13)

 

Sedat Veyis Hocamızın 1949’dan itibaren farklı gazete ve dergilerde yayımlanan 21 öyküden ikisiyle tema-konu ve bakış açısı bakımından koşutluk gördüğüm iki öykümden söz etmek istiyorum. “Hi ve Diğer Hikayeler”in 35-58 sayfalarında yer alan “Pilligilin Kurt” başlıklı öyküyle “Dirilten Duyunçlar” öykü kitabımda yer alan “Sarıkaplan” öykümü şu anlamda ilişkilendirdim. Her iki öyküde de hayvanların yaşama hakkı, katliamcı-intikamcı zihniyete karşı öne çıkar. Öyküler arasındaki fark ise şudur: Pilligilin Kurt Halil, Ağa tarafından öldürülürken, Sarıkaplan Güreşçi İsmail tarafından hayvanat bahçesine teslim edilir. Halil Ağa, kurdun ağzını kafesleyip açlığa mahkum ederek ölümüne yol açtığı için kendi vicdanıyla hesaplaşır. Öykünün olay kurgusu ve anlatımındaki canlılık, yazarın kırsalı, doğayı, hayvanları ve köylüleri çok iyi tanıdığını göstermektedir. 

Kitabın 59-64 sayfalarında yer alan “Hi”de, Kore’nin işgalinde yaşanan büyük bir dramı öykülemiştir Sedat Veyis Örnek. “Çölüngelini” kitabımda yer alan “Pozanti Pozanti”de ise, Kore işgalinden dönen iki köylü askerin dramını işledim. Hocamızla tema-konu ve ileti bakımından iki öyküde ortaklaşmak, yaşamın olasılıklı determinizminden biri olarak beni düşündürdü açıkçası. Yazarlık serüveninde birbirinden bağımsız koşullar ve zamanlarda yaşayanların da buluştuğu noktaların olması, yaşamın zenginliğinin bir göstergesidir herhalde.

Sedat Veyis Örnek’in öykü dilinin zenginliği, kültür birikimi, yaşantı çeşitliliği ve gözlem gücü yanında yaratıcı yeteneğinden beslenmektedir. “Cenup kadını, cenup toprağı kadar cömerttir.” cümlesinde, coğrafya-insan diyalektiğini vurgulayan yazar,  çarpıcı benzetmelerle olay-durum, kişi, mekan ve nesneleri görünür hale getirir; “Sen dünyalar kadar iyisin. Sen bir harp gecesinde görülen sulh rüyası kadar iyisin.”(14) örneğinde zıtlıklardan ustaca yararlanır. “Sıcak ve taze bir kan, parmaklarının arasına dolmuş, beş parmağını beş gelincik mi yapmıştı?” cümlesindeki sorulama sanatıyla benzetmenin bireşimi, yazarın yaratıcılığına örnektir. “Yalnızlık, bir Buda heykeli gibi içine bağdaş kurmuş, oturmuştu.”(15) cümlesindeki benzetmede içe kapanma, yalnızlığı içine oturtma olarak Buda heykeli benzetmesi yoluyla somutlanmıştır. Betimlemelerin somutlanmasında hayvanların özelliklerinden sıkça yararlandığına tanık olmaktayız Sedat Veyis Hocamızın. “Siyah, böcek gözleri bomboştu. (…) Şehrin üzerine gece, bir kartal süratiyle inerken ben ekseri acı ve tatlı hatıralarla dopdolu olurum.” (16)

Yazar, nesneleri de çarpıcı biçimde kişileştirmiştir. “Bir şilte, bir kırık sandalye ve teneşir tahtasından yapılmış bir masadan ibaret olan odanın eşyası; lambanın ölgün, sarı ziyası altında garip ve korkunç bir melankoliye bürünmüş gibiydi.”(17) cümlesinde eşyaların melankoliye bürünmeleriyle nesne-insan örtüşmesi gerçekleştirilmiştir. Yazarın benzetme ve kişileştirmeler yanında göndermeler, anıştırmalar ve yakıştırmalar yoluyla da öykülere canlılık kazandırdığını görüyoruz. “Belki de babası daha gençken, daha Rus Harbi’ne iştirak etmemişken, arkadaşları yâranlarıyla bir Kağızman çayırında, bir ulu ağaç altında bu semaverden on bardak çay içmiştir.” (18) 

Sedat Veyis Örnek, halkbilimi birikiminden öykülerinde yararlanır. Ayrıca, halk şiirinden esinlenir. “İlonka” öyküsünde türkülerden dizelere, şarkı adlarına yer verir. “Mezarlıktan Bir Kaçış” öyküsünde “Mezar arasında ufacık taşlar/ İnsan sevdiğine hançer mi saplar”(19) dizeleri, Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun “Türküler Dolusu” şiirinde andığı “Kâzım’ın Türküsü”nden alınmıştır. Bu ağıt, yürek dağlarken insanın kayıplar karşısında da kendini soyutlayabilen bir “aşma taktiği” olduğunu hissettirir yazar.  

Öykülerde yabancı sözcük, deyim, hitap sözlerine yer veren Sedat Veyis Hocamız, Anadolu ağızlarını da kullanır. “Urus Halit’in kahvesinde bir tayfayı kavradığıynan penceresinden denize fırlatmıştı.”(20) cümlesindeki “Urus” ve “kavradığıynan” buna örnektir. “Şo mu? Başında tam on bir baş horantası var, Efendi! Bu yıl ekini heç eyi çıkmadı.”(21) cümlelerinde dört sözcük ağız özellikleriyle yazılmıştır. Mekanı köy olan başka öykülerde de ağız özelliklerine yer verildiğini görüyoruz.

Sedat Veyis Örnek’in dilinde, çok az olmakla birlikte çapaklı sözcüklere de rastlamaktayız. “Çökük suratı ve zayıf yapılışı ile bir kadavradan farksızdı.”(22) cümlesindeki “yapılışı” sözcüğü yerine “yapısı” uygun düşmektedir. “Pilligilin Kurt” adlı öyküde aynı anlamdaki sözcük, farklı sayfalarda “cicim” ve “cecim” biçiminde yazılmıştır. Öykülerin özgün metinleriyle karşılaştırma olanağım bulunmadığından, kitapta yazım ve noktalama açısından da sorunlar olduğunu belirtmeliyim. Eski metinlerin yeni basımlarında o günün yazım kurallarına uygun biçimlendirme yapılmasının doğru olduğunu düşündüğümden, bu kitabın yeni baskısı yapılırsa, bu yazım ve noktalama yanlışlarının düzeltilmesinin yerinde olacağını vurgulayalım.

“Hi ve Diğer Hikayeler” kitabının bizlerle, okurla buluşmasını sağlayan halkbilimi hocası Serpil Aygün Cengiz’le 40 Kitap Yayınevi’nin Genel Yayın Yönetmeni Dağsu Sönmez’e teşekkür ediyor, kendilerini vefalı tavırlarından dolayı kutluyorum. Sedat Veyis Örnek Hocamızı da saygıyla anıyorum.  

Müslüm Kabadayı

(1)Sedat Veyis Örnek, Hi ve Diğer Hikayeler, 40 Kitap Y., Ankara, 2019, s.25
(2) ——————-, a.g.e., s.29
(3) …………………, a.g.e., s.59
(4) …………………., a.g.e., s.63
(5) ————–, a.g.e., s. 68
(6) ————–, a.g.e., s. 69
(7) ————–, a.g.e., s. 77
(8) ————–, a.g.e., s. 79
(9) ————–, a.g.e., s. 82
(10) ————–, a.g.e., s. 89
(11) ————–, a.g.e., s. 91
(12)————–, a.g.e., s. 112
(13)————–, a.g.e., s. 97
(14)————–, a.g.e., s. 16
(15)————–, a.g.e., s. 65
(16) ————–, a.g.e., s. 11
(17) ————–, a.g.e., s. 6
(18) ————–, a.g.e., s. 107
(19)————–, a.g.e., s. 18
(20)————–, a.g.e., s. 3
(21) ————–, a.g.e., s. 74
(22) ————–, a.g.e., s. 7

 

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here