Yeniden Hayal Kurabilmek – Müslüm Kabadayı

KİTAPTAN BİR BÖLÜM

YENİDEN HAYAL KURABİLMEK…
Ummanz’dayım. Almanya’nın Baltık Denizi’ndeki adalarından biri ve ben iki çocuğumla bir ay süren uzun bir yolculuktan sonra, buraya bizden bir yıl önce ulaşan kocama kavuşmuş durumdayım. Kocam Reber, bu küçük adada balık lokantasında çalışıyor. Ben de Renas ve Havin’imizi yanıma alarak, Rügen’deki çocukların eğitimi için çalışmaya başladım. Heide köyündeki tatil evini kira almadan bize tahsis eden Herr Schumann’ın Kindergarten’deki çalışmalarına destek veriyorum. Çocuklarımızın geleceği için üç yıl sonra yeni projeler geliştiriyorum. Kan ve gözyaşından dumura uğrayan beynimin kıpır kıpır yeniden açıldığını fark ediyorum.
Afrin’deyken de anaokulu öğretmeniydim. İşgalci devletlerin maşası olan El-Nusracılar, İdlip tarafından saldırıya geçmiş, Suriye ordusunun Halep’i korumak için Afrin’den çekilmesi üzerine Kürt silahlı güçleriyle çatışmalar şiddetlenmişti. Atimah’tan Maarrata’ya doğru zincirinden boşanmış kuduz köpekler gibi ilerleyen katil sürüsünün önü Kertal Tepesi’nde kesilmişti ama takviye kuvvetlerle yeniden saldırmayacaklarının hiçbir garantisi yoktu. Ele geçirdikleri köylerde acımasızlıklarını, kadın ve çocukları da öldürerek gösteriyorlardı.
Kertal’daki çatışma akşamı telefonum çaldı. Heyecan ve korkuyla karışık bir duyguyla numaraya baktığımda, aramanın Almanya’dan olduğunu anladım. Hemen açıp kulak verdim, ses Reber’indi:
-Mizgin, rozam benim. Nasılsın?
Onun her “Rozam benim,” deyişinde içimin yağları erirdi. Bu kez yüreğimin yağının karmakarışık duygular içinde sızlayarak eridiğini hissettim. Sesimin ağzımdan nasıl çıktığını fark etmeden:
-Civanım benim. Biz şimdilik iyiyiz ama bugünkü çatışma sesleri Afrin’den duyuldu. Bu çapulcuların ne yapacağı bilinmez. Ben buradan çocukları alıp yola çıkmaya karar verdim. Hazırlıklarımız tamam. Hamido’dan haber bekliyorum. Sen nasılsın Reber’im?
-Balıkçıda işe başladım. Buranın belediye başkanıyla tanıştım. O, Kindergarten Müdürü Robert Schumann’la görüştürdü beni. Senin için konuştum, “Gelince görüşelim. Bizim de göçmen çocuklarıyla daha iyi ilişki kuracak bir öğretmene ihtiyacımız var,” dedi. Geç kalmayın o zaman. Bir an önce yola koyulun. Sana daha önce telefon numaralarını verdiğim İzmir’deki arkadaşımdan yardım isteyeceksin tamam mı? İnsan kaçakçılarına güvenme! Sakın ola onlarla yola çıkma!
-Sen meraklanma civanım. Kurbana te bim!
Telefon kesilene kadar özlemimizi, çektiğimiz acıları, yaşadığımız zorlukları, güzel insanların eksik olmadığını bazen hıçkırıklarımıza hakim olamayarak anlattık birbirimize. Çocuklar, benimle anaokuluna gidiyorlardı. Onlarsız hayat, benim için zindan demekti. O gece rüyamda okul bombalanmıştı ve ben hayatta kalmıştım. “Ben niye ölmedim,” diye kan ter içinde çığlıklar atarak uyanmıştım. Sesime uyanan çocukları tekrar uyutana kadar da akla karayı seçmiştim. Ben, rüyamda çocuklarımı kaybetmenin acısıyla çıldırırken, demek ki her gün köyleri, şehirleri bombalayan bu gözü dönmüş canavarlar, kaybetme korkusunu yitirmiş sürüler olmalı, diye düşündüm.
İki gün sonra Hamido, bir minibüsle Cebel-i Ekrad’ın Yalangoz’u gören noktasına kadar üçü biz olmak üzere yirmi kişiyi getirdi. Bir kılavuzunu bizimle bırakıp döndü. Karanlık çökene kadar ormanda saklandık. Zamanı gelince bizi sınırdan geçiren kılavuz, karşıdaki adamlarına teslim ettikten sonra yanımızdan ayrıldı. Renas ve Havin’in yoruldukları, zorlandıkları noktalarda imdatlarına yetişen o delikanlının fedakârlığını unutamam. Sınırı geçerken korkumuzu yenmemiz için bütün maharetini kullanan kılavuza hepimiz sarıldık ve şükranlarımızı söyledik.
Türkiye’deki kılavuz Kürtçe biliyordu. Bizimkilerin çoğu Türkçe ve Arapçayı da biliyordu. Zorlanmadan adımıza düzenlenen belgelerle gitmek istediğimiz şehirlere bizi, birkaç gün sonra Topboğazı’ndan yolculadı. Bir yaz günü öğleye doğru İzmir’e iner inmez, Reber’in sözünü ettiği arkadaşı, bizi otogarda karşıladı. Tedbiri elden bırakmamış, civanımdan arkadaşının özelliklerini öğrenmiştim. Fiziki özelliklerini ustaca betimlemiş olacak ki onu görür görmez yıllardır tanıyormuşum gibi:
-İbrahim merhaba, ben Mezgin, dedim.
-Ooo! Hoş geldiniz, çocuklar da iyi görünüyor. Haydi, çantalarınızı alıp arabaya gidelim, diye yanıt verdi. Tepesinde ağaçlık bir alan bulunan bir mahallenin eteklerindeki evine götürdü bizi. Çocuklar bitkin düşmüşlerdi, yol hepimizi sarsmıştı ama balkona çıkıp körfeze baktığımızda, İzmir’in manzarası gözümüzü aldı. Ben, Lazkiye’de deniz görmüş ve Akdeniz’in mavi sularında yüzmüştüm ama çocuklar ilk kez deniz görüyorlardı. Halep dışında büyük şehre de gitmemişlerdi. Şaşkınlıklarını sesli olarak dile getirdiklerinde ve denize gitmek istediklerini söylediklerinde hem bozulmuş hem de üzülmüştüm. Benim yüzümün kızardığını gören İbrahim:
-Çocuklar haklı. İzmir’e gelip de denize girmemek, çölde kum yutmamak gibidir. Zaten karşıya geçme işi bir haftadan önce kesinleşmez. O zamana kadar çocuklarla İzmir’in altını üstüne getiririz, dedi.
-Biz sizi zora sokmayalım. Gidene kadar evden çıkmayalım, diyerek temkinli davranmaktan yana düşüncemi belirttim. Yüzündeki tebessüm hiç eksilmeyen ev sahibimiz, bunları dert etmememizi, çektiğimiz acılardan ve zorluklardan sıyrılmamızı sağlayacak şeyler için rahat olmamızı söyledi.
Eşi Dilan de İbrahim gibi sıcakkanlıydı. Geleceğimiz zamanı iyi tahmin etmiş olmalılar ki, bizi hemen sofraya davet ettiler. Midemiz bayram etti, etli sıcak yemekleri yedikçe. Meyvelerden de tattıktan sonra, bize ayırdıkları oda da derin uykuya daldık. Kalktığımızda yorgunluk kabuğumuzdan sıyrılmış gibiydik. Pencereden körfeze baktığımızda karanlığı yaran ışıklar gözümüze çarptı. Geç vakit olmuştu demek. Çocuklarla salona geldiğimizde akşam için gözleme, patates kızartması, sigara böreği hazırlandığını, çayın demlendiğini, meşrubatların masaya dizildiğini gördük. Bizi el üstünde tutmaya çalışan İbrahim’le Dilan’a çok şey borçlu olduğumuzu aklımdan hiç çıkartmıyorum.
Yaşadığımız topraklarda son dönemde patlayan bombalardan, ölüm kusan silahlardan, her gün köy ve kentlerde yıkılan evlerden dolayı, hayal bile kuramaz olmuştuk. Türkiye’nin de işsizlik ve yoksullukla boğuştuğunu, İbrahim’in götürdüğü yerlerde, tanıştırdığı insanlarda gördük. Sokaklarında dilenenler, çarşılarında çalıştırılan çocuklar vardı. Buralarda bomba patlamaması ne iyiydi ama yeter miydi insanın güzel hayal kurmasına bu?
Renas ile Havin, körfezde tekneyle gezerken, Kemeraltı’nda çarşılarda dolaşırken, sokak oyuncularını izlerken, Konak’ta martılara yem verirken, parklarda oynarken çok eğlendiler, mutlandılar. Odamıza geçip yatağa girdiğimizde, “Babamızı buraya çağıralım, burada yaşayalım anne,” dediler. Onları, Reber’in dönüşü olmayan yola girdiğine, bizim de onun yanında olmamız gerektiğine ikna etmek kolay olmadı.
İbrahim’lerin evinde üçüncü günümüzdü. Haberleri izlerken, kıyıya vuran bir çocuğun cesedini görünce yüreğim parçalandı. Haberlerin ayrıntılarını gün içinde öğrendikçe, yüreğim kalktı. Mideme çiviler doldu sanki. Aylan çocuğun, Kobani’den Avrupa’ya gitmek isteyen bir Kürt babanın oğlu olduğunu yazdılar sosyal medyada. Kimin oğlu olduğu önemli miydi şimdi? Akdeniz ve Ege balıklarını yiyen insanların, aslında mavi sularda boğulan göçmenlerin etini yiyor olmaları değil miydi sorgulanması gereken? Silahtan sermayesini büyütenlerin kana doymadıklarını görüp komşusuyla ele ele vererek ayağa kalkmak, hesap sormak değil miydi hedeflenmesi gereken? Bunları düşünürken “Ya Renas ve Havin de kıyıya vururlarsa,” diye dipten tırnağa korku sardı bedenimi. Bir ara çocukların akıllarına uyup Reber’i buraya çağırmak geçti aklımdan, mümkün olmadığını bildiğim halde. Korku dağları bekletir, misali kendimle cebelleşip durdum akşama kadar.
Üç gün daha rüyalarıma Aylan çocuğun kıyıya vuran fotoğrafı girdi. Çocuklarımla ilgili kâbuslar görerek uyandım uykularımdan. İbrahim’e bunlardan hiç söz etmedim, aklına bir şey gelmesin, bizi göndermekten vazgeçmesin, diye. Altıncı günün sabahında kahvaltıdayken:
-Kahvaltıdan sonra hazırlanıyoruz. Haber geldi, bu gece Midilli’ye geçeceksiniz. Oradaki arkadaşımız sizi en kısa sürede Almanya’ya gönderecek, dedi İbrahim.
-Bizi götürecek bot güvenlidir, değil mi? diye sordum.
-Biz yine de can yeleği alalım size, diye yanıtladı İbrahim.
Gece bindiğimiz bot, adaya varana kadar dalgalara kapılmadı şansımızdan. Yüreğimiz ağzımızda vardık Midilli’ye. İki bin dolarımızı almışlardı bu yolculuk için. Bizi karşılayan kişi de güvenilir çıktı, kocamın söylediği gibi. Demek ki her şeye para gözüyle bakmayan yürekler de var bu yollarda diye düşündüm. Her şeye rağmen umudun insanda olduğunu görmenin sevinci kapladı içimi.
Midilli’deki kamplarda büyük acılar yaşandığını, aylarca, hatta yıllarca insanların sorunlarla boğuştuğunu anlattı bizi karşılayan kadın. “Adımı sormayın,” dediği için, onun gizemli halini, bizi mutlu etmek için gösterdiği içten çabayı da hiç unutmayacağım. O da, birkaç gün sonra bizi Atina’ya götürdü, oradan da Hamburg’a uçurdu.
Üç aydır Ummanz’dayım. Civan Reber’im, “Adın gibi müjde getirdin buraya. Sen ve çocuklar geldiniz de yaşadığımın farkına vardım Mizgin rozam benim,” dedi.
Üç aydır Renas ve Havin’in de aralarına katıldığı Kindergarten’deki çocuklarla neler tasarlayıp yapmıyoruz ki… Dört yıldır doğup büyüdüğüm topraklarda ölüm kusan silahların kuruttuğu hayallerimi, Baltık kıyısında yeniden kurmaya başladım.


KÜNYE
Kitap Adı: Yeniden Hayal Kurabilmek
Yazar:Müslüm Kabadayı
Yayınevi: Klaros Yayınları
Hamur Tipi: 2. Hamur
Sayfa Sayısı: 93
Ebat: 13,5 x 21
İlk Baskı Yılı: 2021
Baskı Sayısı: 1. Basım
Dil: Türkçe


İ Ç İ N D E K İ L E R

YENİDEN HAYAL KURABİLMEK ……………… 3
PETRA’YA GİDERKEN ……………………………10
İBN-İ GARİP’İN GÖZLERİ ………………………..17
MİN NAR BEYRUT …………………………………27
ESKİSİ BÜYÜK ………………………………………43
GÜZEL EV (N)İÇİN? ……………………………….47
KOPMAYAN BAĞ ………………………………….56
ÇÖLGELİNİ ………………………………………….65
DÜRZİ DAĞLARINDA KAYBOLAN
SEVDA BULUTU ……………………………………73
VİCDAN BÜLBÜLLERİ NEREDE ÖTER? ………..81
KEFİL DÜZENİ ………………………………………86
ÇANTADAKİ ANILAR ……………………………105
ÖZGEÇMİŞ …………………………………………118


MÜSLÜM KABADAYI ÖZGEÇMİŞ

1960’ta Hatay’ın Yayladağı ilçesine bağlı Kışlak Bucağı’nda doğdum. İlkokulu burada okudum.
1970’li yıllarda Düziçi İlköğretmen Okulu’nda öğrenciyken aldığım üretim içinde çok yönlü eğitim formasyonu, 1978-1982 aralığında Ankara’da DTCF’deki akademik ve siyasal-kültürel-sanatsal yeteneklerimi geliştirmeme olanak sağladı. Okul dergilerindeki yazılarımdan sonra edebiyat dünyasına öykü, deneme, eleştiri, makalelerimle katkıda bulunmam, 1986’da Ankara’da yayımlanan Yaşamın Tüm Birimlerinde Yoğunluk Sanat Kitabı’yla başladı. Yerel dinamiklerden beslenen dergiler başta olmak üzere onlarca dergide ve gazetede inceleme-araştırma yazılarımla edebi-sanatsal ürünlerim yer aldı. Katılım Emek Sanat, Amik, Yoğunluk, Bağlaç gibi birçok derginin de Yayın Kurulunda yer alarak edebiyat dostluğumu geliştirmeye çalıştım.
Edebiyat Öğretmenliğimi, 1987’de Trabzon’da başlayıp Hatay’da geliştirdikten sonra 17 yıldır Ankara’da sürdürmekteyim. Birçok kentte söyleşi, panel ve sempozyumlara katılarak bildiriler sundum, konuşmalar yaptım. En çok da “Emek Edebiyatı” ile “Göç ve Göçmen Edebiyatı” üzerinde durdum. Suriye, Ürdün, Lübnan, ABD, Almanya ve İsviçre’de kültür-edebiyatla ilgili sunumlar gerçekleştirdim.
1999’dan bugüne yayımlanmış 16 kitabım bulunmaktadır.

Öykü: Salkım Saçak Keldağ, Közlü Yürekler, Dirilten Duyunçlar, Çölüngelini, Çuhadaroğlu Kaplan Ali
Günlük: Suriye Günlüğü, Hastane Penceresinden
Antoloji: Hatay Halk Şairleri, Edebiyatta Hatay
Sözlük: Doğu Karadeniz Lehçeleri Karşılaştırmalı Sözlük Denemesi
Bibliyografya(Kaynakça): Hatay Üzerine Bibliyografya Denemesi
İnceleme-Araştırma: Amik’ten Amanos’a Alkım, Her Yönüyle Kışlak, Edebiyat Aklanı, Hataylı İki Aşık: Kamil Sarıateş ve Osman Telli
Gezi-İnceleme: Sevda Kabadayı’yla birlikte Avrupa’nın Yüzleri

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here