Yaşamımda Kışlak-Malatya İlişkisi – Müslüm Kabadayı

İnsanların kaderini yaşadıkları coğrafyanın belirlediğini söylemiş İbni Haldun. Mukaddime yazarı sosyologun bu sözü, konunun bir boyutunu dile getiriyor. Oysa insan, ya göçler ya da bilim ve teknik yoluyla coğrafyasını da değiştirerek kaderini değiştirmiştir. Çok eskilere gitmeye gerek yok, bizim çocukluğumuzu yaşadığımız 1960’lı yıllarda Hatay ili Yayladağı ilçesine bağlı Kışlak köyünde yaşananlara bakmak bile, coğrafyanın insan tarafından olumlu ya da olumsuz yönde nasıl değiştirildiğinin örneklerini görmemize yeterli…

100 yıl öncesinde Kışlak’ın içinden dağlık kesime çıkıldığında her taraf ormanla kaplıymış. 100 yılda ağaçların sökülüp tarla-bahçeye dönüştürülmesi vb. nedenlerle ormanlık alan avuç içi kadar kalmıştır. Bu durum, tarımsal üretimi arttırmış ama doğal kaynakların da azalmasına yol açmıştır. 1960’lı yıllarda genç bir muhtar olarak Mehmet Yıldız’ın yönetiminde, köydeki ailelerin ileri gelen insanlarından oluşan ihtiyar heyeti ve babam bekçi Hüseyin Kabadayı’nın desteğiyle 10 yıllık bir dönemde Kışlak’ın kaderi olumlu yönde değiştirilmiştir. Yaşları 60’ın üzerinde olan tüm Kışlaklıların tanık olduğu üzere bu dönemde Kızılgöl’den köye kadar olan yol genişletilip asfaltlanmış, Keltepe’ye yapılan su deposuna Ağcapınar’dan pompalanan su, köy içindeki çeşmelere akıtılmış (daha sonraki yıllarda evlere bağlanmış), sulama havuzu yapılarak bostanların düzenli sulanması sağlanmıştır. Bunlar, caralarla sırtında su taşımaktan bitkin düşen kadınların kaderini değiştirmiştir. Bostan sulamak için her gün kavga eden köylülerin rahatlamasına vesile olmuştur. Aynı yıllarda köye ortaokul yapılması için girişim başlatılmış, 1970’li yıllarda ortaokuldan sadece Kışlaklılar değil, Hisarcık-Ayışığı-Arslanyazı köylerinin çocukları da mezun olmaya başlamıştır.

1960’lı yıllarda ülkenin tüm kent ve köyleri gibi Kışlak’ın kaderini değiştiren etkenlerden biri de Avrupa ülkelerine gerçekleşen işçi göçüdür. Her aileden Almanya, Belçika, Fransa, Avusturya’ya giden ilk kuşak Kışlaklıların bugün dördüncü kuşağı bu ülkelerde büyümektedir. Gittikleri ülkelerde kendi kaderleri değişen bu insanlar, aynı zamanda köylülerine maddi katkılar yapmışlardır. Bu örnekler bile coğrafyanın insan eliyle dönüştürülerek ya da göç yoluyla insanların, toplumların kaderinin değiştiğini göstermeye yetmez mi?

Yukarıda sözünü ettiğim olumlu gelişmeler kadar, doğanın tahrip edilmesinden, çevrenin kirletilmesinden kaynaklanan çok kötü sonuçlarla da karşılaşmaktayız. Kanser başta olmak üzere ölümcül hastalıkların artması, havanın ve temiz suların kirlenmesi-azalması bunların başında gelmektedir. Bugünlerde insanlığı tehdit eden, evlere hapsolmamıza yol açan koronavirüs başta olmak üzere salgınların çoğalması, coğrafyamızı olumsuz yönde değiştirdiğimiz için kaderimizi kötüleştirdiğimizin göstergesi değil mi? Başta emperyalist-sömürgeci devletler ve doğayı-insanı yağmalayan büyük şirketler olmak üzere bu kötü gidişten sorumlu olanlardan hesap sormak en doğal hakkımız ve zararın neresinden dönersek kârdır. Yoksa gezegenimizin, hayatın yok olmasına yol açacak nükleer savaşın da önü açılacaktır.

Coğrafya-insan ilişkisinin güncel ve önemli bu boyutuna değindikten sonra 1960’lı yıllara ve Kışlak’la Malatya arasındaki ilişkiye dair yaşantı, gözlem, duygu ve düşüncelerimi paylaşmak istiyorum. Burada yazacaklarım, benim yaşadıklarım ve bildiklerimle sınırlı; herkes kendi açısından bunları çeşitlendirebilir. Bilmeyenler için Kışlak’ın belirgin birkaç özelliğini anlatarak işe başlayayım. Türkiye’nin en güneyinde yer alan Yayladağı’na bağlı Kışlak köyünün tarihi 500 yıl öncesine dayanmaktadır. 16. yüzyılda 25 haneli olan köy, çevre köylerden, başka ilçelerden, hatta illerden göçlerle büyümüş ve 1939’da Hatay ili kurulduğunda nahiye olmuştur. İlçenin Bezge’yle birlikte ikinci nahiyesidir. Farklı yerlerden gelen ailelerin birlikte yaşama kültürü edindiği köylümüz, 1970’e kadar nahiyelik döneminde kendine bağlı Türk köyleri yanında Sünni ve Alevi Arap köylüleriyle uyumlu yaşamayı başarmıştır. Tarım ve hayvancılıkla geçimlerini sağlayan Kışlaklılar, 1960’lı yıllardan itibaren il içi, il dışı ve yurt dışına göç vermeye başlamışlardır. Son 20 yılda İstanbul Gürpınar’a yerleşen köylülerin sayısı 200’ü bulmuştur sanırım. Bu konu bile göç sosyolojisi bakımından incelenmeye değer bir olgudur.

Malatya’yla ilgili bilgilere internet üzerinden ulaşmak mümkün olduğundan, burada Malatya-Hatay özelinde Kışlak ilişkisine dair bilinmeyenlerden bazılarına değinmek istiyorum.  Türkiye’nin kurucu kadrosunda yer alan 2. Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün de memleketi olan Malatya, Antakya’nın Fransız işgalinden kurtuluşunu sağlayan askeri birliğin içinde yer alır. Askerlerle birlikte Trabzon kökenli olup Malatya’da Foto Kemiksiz adıyla mesleğini ve fotoğraf sanatçılığını gerçekleştiren Mustafa Naili Uzunoğlu (Daha sonra Kemiksiz soyadını alır.) Antakya’ya gelir ve fotoğraflar çeker. Antakya’yı çok sever ve Foto Kemiksiz’in bir şubesini burada açar, daha sonra kardeşine de İskenderun’da fotoğraf stüdyosu kurar. Onun mirasını kızı Nimet Hanım’la evlenen ve ailesi Altınözü Yolağzı (Mukabrus) köyünden gelen Kasım Yücel sürdürür. Nimet Hanım da öğretmen olarak kentimizin çocuklarını eğitir. İkisini de kaybettiğimiz bu güzel insanların son döneminde onlarla dostluk kurduğum ve çalışmalarını yayın organlarında tanıtma olanağı bulduğum için kendimi bahtiyar hissediyorum.

Hatay’a Malatya’dan gelen aileler az değildir, özellikle İskenderun’a. Kamu görevlisi olarak Kışlak’a gelenlerden Muhsin Çam öğretmenden söz etmek istiyorum. 1950’li yılların sonunda önce Altınözü’ne oradan Kışlak’a eşi ebe Göksel Hanım’la gelen Muhsin Bey, Malatya Hekimhan’a bağlı Bahçedam köyündendir. 1938 doğumludur. Eğitime önem veren bu köylülerden çokça öğretmen, sağlıkçı, mühendis yetişmiştir. Muhsin Çam da Malatya Akçadağ Köy Enstitüsü’ne öğrenci olarak girmiş, ne yazık ki eğitim tarihimizin gözbebeği bu okullar DP tarafından toprak ağalarının isteğiyle kapatılınca İlköğretmen Okulu döneminde mezun olmuştur. Muş Varto’da başladığı öğretmenliğinin 2 yılını da Kışlak da geçirmiştir. Kışlak’tan sonra Serinyol’a (Bedirge), oradan Gaziantep İslahiye ve Nizip’e, daha sonra Malatya’ya atanmıştır. Son olarak görev yaptığı Muğla’da 1987’de hayata gözlerini yummuştur.

Yaşı 60’ın üzerinde olan Kışlaklılar hatırlayacaktır; köyümüzün ilkokulunun girişindeki duvarda Atatürk’ün Kocatepe’deki fotoğrafının rölyefi dururdu. Rölyefin alt tarafında da Muhsin Çam adı yazardı. Büyüklerimize sorduğumuzda, okulumuzda müdürlük yapan bir öğretmen olduğu söylenirdi. Kendisiyle tanışmak, bir biçimde ona ulaşmak mümkün olmadı. On yıl önce Ankara’daki Öğretmenler Lokalinde Hüseyin Çam’ı gördüm. Kendisi Muhsin Bey’in akrabası olup Antakya’da müfettişlik de yapmıştı. Söz arasında Muhsin Bey’i sordum. Muğla’da öldüğünü söyledi. Eşine ya da çocuklarına ulaşmak istediğimi dile getirdim. İletişiminin olmadığını belirtti. Doğrusu, köyümüze hizmet etmiş ve Atatürk rölyefiyle belleklerimizde iz bırakmış bir öğretmeni tanıyamadığım için üzülmüştüm; ayrıca Kışlak’ta çekilmiş fotoğrafları başta olmak üzere anı-günlüklerine, belgelerine ulaşamadığım için yüreğim burkulmuştu. Bu duygu içindeyken 10 yıl sonra Ankara İlker semtindeki Mahzuni Şerif Parkı’nda tanıştığım Füruzan Çam’a konudan söz ettim. Kendisinin tanımadığını belirtip Mehmet Çam’la görüşmemi sağladı. Sağ olsun Mehmet Bey, Muhsin Bey’in oğlu Mesut Çam’ın telefonunu bildirdi. Heyecanla telefonu arayıp Mesut Bey’le görüşünce çok mutlu oldum. Belki, böyle bir çaba kimilerine anlamsız gelebilir. Ancak, insan ürettikleri ve geride bıraktığı anılarıyla yaşar. Yaşamı anlamlı kılan duyarlıklardan biri de vefadır. Dolayısıyla bugüne kadar hem bir sorumlu aydın tavrıyla hem de insani ilişkilerin güçlendirilmesi amacıyla vefalı olmaya çalıştığımdan Mesut Bey’e ulaşabildiğim için çok sevinmiştim.

Mesut Bey’in de meslektaşımız olduğunu, Güzel Sanatlar Fakültesini bitirip yıllarca Resim Öğretmenliği yaptığını, emekli olduktan sonra da Didim’e yerleşip sanat atölyesi açtığını öğrendim. Babasının sanat yeteneğini geliştirdiğini anladığım Mesut Bey, Kışlak’ta 1961’de doğduğunu söyleyince “köydeşlik” duygusunu hissettim. Burada bir parantez açmak isterim. 1958-1962 arasında Kışlak’ta nüfus memurluğu yapan Mustafa Bakır ve Fatma Hanım’ın çocukları olarak Suendam Bakır (Meslektaşım ve dostum Halil Yılmaz’la evlenince Yılmaz soyadını alır.) 1959’da Kışlak’ta dünyaya gelir. Doğrusu bunları öğrendiğimde “köydeşlik” duygusu hissedeceğimiz bakalım başka kimler var, diye merak etmedim değil. Bunlardan Kışlak tarihine not düşülecek kişiler yetişmiş olabilir.

Babasının 49 yaşında, en verimli yaşında vefat ettiğini, annesinin yaşadığını dile getirdi. Annesiyle görüşmek istediğimi belirttiğimde bağ kurmamı sağladı. Göksel Hanım’la görüştüğümde de çok heyecanlandığını fark ettim. Henüz 18 yaşındayken köyümüze ebe olarak gelen Göksel Hanım, Kışlak’ı sevdiğini ve kadınların doğumuna yardımcı olduğunu, köyde görev yapan nüfus memuru Mustafa Bakır ve eşi Fatma Hanım’ın yardımını gördüklerini anlattı. Hatta Fatma Hanım’ın Suriye’den gelme Arap kökenli bir kadın olduğunu belirtti. “Köyden hatırladığınız isim var mı?” diye sorduğumda hatırlayamadı. Çok genç oldukları ve 2 yıl kaldıkları için kişi adı hatırlayamadığını ama verem hastası olan bir çocuğun kendilerine geldiğini, onun iyileşmesi için çaba sarf ettiğini söyledi. Bu çocuğun adını, kimlerden olduğunu da çıkaramadı. Kışlak’tan fotoğrafları olup olmadığını sorduğumda, bir yolculuk sırasında fotoğraflarının olduğu çantayı kaybettiklerini açıkladı.

Bu görüşmelerimi dönemin genç muhtarı dayım Mehmet Yıldız’la paylaştığımda, askerlik yaptığı Malatya’dan köye geldiğinde Muhsin Bey’le tanıştığını, 27 Mayıs’ın muhtarlıkları öğretmenlere vermesi nedeniyle kısa süre Kışlak muhtarlığı yapan Muhsin Bey’in çabalarının, kimi yobazlar tarafından sabote edildiğini vurguladı. Ondan çok şey paylaştıklarının altını çizdi. Doğrusu kırsal kesimdeki cehaletin sorunlara yol açtığını, köyümüzde de böyle dedikoducu, sorunlu tiplerin her zaman bulunduğunu bildiğim için şaşırmadım. Oysa bir harf için 40 yıl köle olmanın anlatıldığı bir toplumda hâlâ aydınlara, öğretmenlere kem gözle bakanların varlığından üzüntü duydum.

Konudan söz ettiğim Mücahittin Kabadayı ağabey, o dönemde kendisinin ilkokulda okuduğunu, Muhsin Bey’i tanıdığını söyledi. Ayrıca, Muhsin Bey’in kız kardeşi Cennet’in de kısa süre Kışlak’ta kaldığını belirtti. Bu bilgiyi Göksel Hanım’a sorduğumda, eşinin kısa süre askeri temel eğitime gittiğinde kendisine yoldaş olması için Cennet’in köye geldiğini dile getirdi. Anılar, hem bilincimizi tazeliyor hem de duygusallığımızı zenginleştiriyor. Önemli olan bu anıları, güzel yarınların kilometre taşları için değerlendirebilmek…

Kışlak-Malatya ilişkisine dair notlar düşerken, Bekir Şahin Öğretmen’den söz etmemek olmaz. Kendisi biz ilkokuldan mezun olduktan sonra Kışlak’a geldi. Yakınlarım Ramazan ve Mehmet Kabadayı’ların öğretmeni olduğunu hatırlıyorum. Onun yetiştirdiği Kışlaklı öğrencilerin kendisinden saygıyla söz ettiklerini biliyorum. Rastlantı o ki, oğlu Sadi Şahin’le Trabzon’da öğretmenlik yaptığım yıllarda buluşmuştuk. O da KTÜ’de öğrenciydi. Şimdilerde Adana’da yaşıyor ve zaman zaman görüşüyoruz.

Kışlak-Malatya köprüsünü kendi ilişkilerim açısından da kurmak isterim. 1975’te ebe olarak Malatya’nın Alişar köyüne atanan ablam Menekşe Kabadayı’nın yanına 1976’da giderek birkaç ay kalmıştım. Lise öğrencisiydim ve toplumcu bir genç olarak Malatya halkını tanımaya, Eskimalatya’nın (Battalgazi ilçesi) doğal ve toplumsal dokusunu kavramaya çalışmıştım. Şeker pancarı, tütün ve kayısı üretimiyle geçimini sağlayan halkın Tohma çayından tarlalarını, hayvanlarını suladığını görmüştüm. Bu bölgede Adıyaman’dan, Tunceli’den gelen marabaların çalıştığını fark etmiştim. Hayvancılığın da yapıldığı bu toprakların bir kısmının Tohma çayı üzerinde yapılacak baraj nedeniyle sular altında kalacağını söylüyorlardı köylüler.

Kırk yıl sonra Malatya’ya İnönü Üniversitesi’nde sosyolog olarak çalışan Prof.Dr. Bayram Kaçmazoğlu’nu ziyarete gitmiştik eşim ve kızımla. Bayram Hocamızın ve eşi Emine Hanım’ın konukseverliklerinde üç gün Malatya’yı gezip inceleme olanağı bulduk. Bir günümüzü de 40 yıl önce ablamla kaldığım Alişar köyüne ayırdık. Ziyaret ettiğimiz köylülerin bir kısmı beni hatırladı. Anılarımızı tazeledik. Tohma çayı üzerinde kurulan barajın toprakların bir kısmını sular altında bıraktığını, baraj gölünde ördek ve kazların yüzdüğünü görünce, insan eliyle coğrafyanın, kaderin nasıl değiştirildiğine burada da tanık olduk.

Evet, Malatya insanı bir biçimde hayatımda rol oynamıştır. 1987’de Trabzon’da öğretmenlik yaptığımda candostum olan Matematik Öğretmeni İhsan Demirci, Malatya Akçadağlıdır. Kendisiyle dostluğumuz ve görüşmemiz sürmektedir. Ankara Mamak Lisesi’nde birlikte çalıştığımız Tarih Öğretmeni Hüseyin Ozan Uyumlu, Muhsin Çam’ın doğduğu Bahçedam köyünün bağlı olduğu Hasançelebi kasabasındandır. Kendisiyle yol arkadaşlığımız, dergiciliğimiz ve yazarlık çabamız hâlâ devam etmektedir. Yeri gelmişken tanımaktan onur duyduğum Malatyalılardan birinin de Ertuğrul Oğuz Fırat olduğunu belirtmeliyim. 1959-1965 arasında Reyhanlı’da hakimlik yapan, aynı zamanda ressamlığı ve müzisyenliği de bulunan Ertuğrul Oğuz Fırat, büyük sanatçı Fazıl Say’ın yetişmesinde emeği geçenlerdendir. Kendisiyle tanıştığımda yaşı 90’dı ve iki yıl sonra da kaybetmiştik onu. Hüseyin Ozan Uyumlu dostumla birlikte çabalayarak Ankara’da yayımladığımız Bağlaç dergisinde Ertuğrul Oğuz Fırat dosyası yayımlamıştık. Anlamlı bir vefa örneğiydi.

Malatyalı olup aklımdan ve yüreğimden çıkmayacak dostlarımdan biri de Elbistanlı Felsefe Öğretmeni Erhan Yaş’tır. Kendisiyle Dikmen Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi’nde çok güzel etkinlikler yaptık, sendikal mücadele yürüttük.

Böyle güzel ilişkilerin herkesçe kurulmasını ve sürdürülmesini diliyorum.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here