“Anadilimi eğip bükmenin hesabını verecek değilim” Perihan Mağden’le Söyleşi: Elif Şahin Hamidi

Perihan Mağden, son kitabı Tehlikeli Temayüller’de, o kendine has üslubu ve diliyle ha bire içinde debelenip durduğumuz gündelik hayatın açmazlarını kurcalıyor. Mağden, 25 yazıdan oluşan bu deneme kitabında, küçücük bir detaydan yola çıkarak popüler kültürün etkileri, hayvanseverlik, kutsal annelik, enkaz bebekler, ruh babalar, doğaya meydan okuyup hep genç kalmaya çalışanlar, televizyon dizileri gibi pek çok konuya parmak basıyor. Bu arada dobra dobra ve samimi bir şekilde düzene kinini kusmayı da ihmal etmiyor. Mağden, “hadi kapı önlerimize ve içlerimizin en içine bakalım” panolama çalışması şeklinde nitelediği bu kitabı, “daha kılçıksız ve düğmesiz bir dille yazdım” diyor…

SÖYLEŞİ: Elif Şahin Hamidi

Elif Şahin Hamidi: Son kitabınız Tehlikeli Temayüller, siyaseti bir köşeye bırakıp popüler kültürün etkilerinden, hayvanseverliğe, kutsal annelikten, enkaz bebeklere, ruh babalara, doğaya meydan okuyup hep genç kalmaya çalışanlardan televizyon dizilerine pek çok konuya parmak basıyor. Nasıl ortaya çıktı bu kitap?

Perihan Mağden: İnsan, özellikle ziyadesiyle ilgilenip hem hiçbir faydası olmadığını görüp hem de kendini cezalandırılmış hissetmişse, sonunda kaçınılmaz olarak Türkiye’deki makro siyasetten “illallah!” deme noktasına varıyor. Oysa gündelik hayatımızdaki mikro sorunlardan, hadi daha az teknik kelimelere sığınalım, her gün yaşadığımız minik minik meselelerimizin toplamından oluşuyor Türkiye’deki siyasi ortam. Yani evlerimizin önünü ve daha mühimi içlerimizin pisliğini silip süpürmediğimiz, yalan-dolan-sahtekârlık-inkâr bataklıklarımızı kurutamadığımız sürece şuradan şuraya gidemeyeceğimiz kanaatine tamamen vardım. Dolayısıyla bu kitap hem “hadi kapı önlerimize ve içlerimizin en içine bakalım” panolama çalışması, hem de şahsi hayatımın son döneminde ilgilendiğim konulardan, kafama takılan soru ve sorunlardan oluşuyor. Ben köşe yazarlığım süresince de asla salt siyaset yazan biri olmadım. Açıkçası çok sıkıcı buldum/bulurum böyle bir konu çeşitsizliğini. Her zaman popüler kültüre, gündelik yaşama, insan psikolojisine, çocuklarımızı yetiştirme yöntemlerimize, savunma mekanizmalarını nasıl kalkan ettiğimize baktım. Ya da bakmaya gayret ettim, diyelim. Ayrıca kitap yazdığınızda daha kalıcı, uzun vadeli bir ”şey” yaratmaya çalıştığınızdan, iki gün ya da en fazla bir hafta sonra ”bayatlayıverecek” siyasi mevzularımıza saplanmamakta da yarar var, diye düşündüm. Yani bu sorunun ”Gündelik olan aslında siyasi olan da değil midir?”den başlayan pek çok ve hepsi de pek basit ve kestirilebilir pek çok (ilmik ilmik) cevabı var.

 

Elif Şahin Hamidi: Kitabın adı üzerine konuşabilir miyiz biraz: Neden Tehlikeli Temayüller?

Perihan Mağden: Günümüzde içinde debelendiğimiz eğilimleri/durumları tasvir etmeye çalıştığım bir kitap Tehlikeli Temayüller. Üstelik yalnızca bizlere ait durumları da değil. Şakayla karışık “post-mortem zamanlar” diye tanımladığım bu zamanlarda Amerika hapşırsa, biz aksırıyoruz. Ayrıca kültürel emperyalizmin zirve yaptığı bu zamanlarda, bu durum handiyse dünyanın tamamı için geçerli. O yüzden Amerika’ya da çokça baktım bu kitapta. Bunu da fedakârca yapmam gerekmedi Allah için. Zira Amerikan televizyon dizilerini, filmlerini mütemadiyen izleyen,  dergi ve kitapları çoğunlukla İngilizce okuyan  biri olarak o egemen kültürle de bir nevi iç içeyim. Diyelim kitapta değindiğim helikopter ana babalık, benim icadım değil, Amerikalıların son yıllarda baş etmeye çalıştığı bir hadise. Durumu açıklayabilme kaygısıyla buldukları bir kavram. Dolayısıyla bizi de, Amerikalıları da, dünyalıları da ilgilendiren güncel sorunlar var kitapta. Ama (kaçınılmaz olarak) salt bizi ilgilendiren nevi şahsına münhasır bilumum meselemiz de var. Bu kadarı işin “temayül” kısmı. “Tehlikeli”ye gelince: içinde çamurlu/kirli/mikroplu sularda çırpınırcasına debelendiğimiz eğilimlerimize/alışkanlıklarımıza/tercihlerimize bakınca “tehlikeli” dememenin imkânı var mı sizce? Bana kalırsa, yok. Kendi kitabınızı yazmanın bir güzelliği de bu olsa gerek. Durumu nasıl görüyorsanız, gördüğünüzün, tam da gördüğünüz üzere ismini takmakta özgürsünüz. Ben de tehlikeli temayüller içinde olduğumuzu düşündüğüm için, yapıştırıverdim adını.

Elif Şahin Hamidi: O çok yakından tanıdığımız Perihanmağdence dille, üslupla, imlayla kaleme alınmış bu kitaptaki denemeler de. Altında imza olmasa da okuduğunda yazıların sahibinin Perihan Mağden olduğunu anlar insan. Kuralları, kalıpları aşan bu dille ilgili konuşabilir miyiz? Nasıl oluştu bu dil/üslup?

Perihan Mağden: Çok yakın bir arkadaşım “Sen 16 yaşında da böyle yazıyordun. Her zaman üslubun vardı” dedi birkaç zaman önce. Yani bazılarını öfkeye ve gıcıklanmaya (Türkçemin nasıl da berbat ve hatalarla dolu olduğuna dair kurs öğretmeni metinleri döşeniyorlar!) bazılarını da öykünmeye ve beğenilere sevk eden bir yazı dilim varsa, bunun yüzde yüz mesulü ben değilim. Şairin dediği (benim de makalelerimde pek çok kez alıntıladığım gibi) “Things I do best come easily”… Ancak uzun yıllar haftada dört kez köşe yazıyor olmak, zaman zaman içimde daraltı bulutları oluşturmadı değil. Böylece, köşemde konu çeşitlemesinden imtina etmediğim gibi, dil oyunlarından da imtina etmedim Allah için. Dili eğdim büktüm. Taklalar attırdım. Birtakım yeni kelimeler “yaratıklandırdım”. Karşılığı olmayan ya da benim tam anlamıyla Türkçede karşılıklarını bulamadığım kelimeleri İngilizceleriyle okurlarımın önüne atıp kaçtım. Bunları yaparken de iki şeye güvendim. Birincisi ana dilimi nasıl eğip büktüğümün, atıp tuttuğumun hesabını kimseye verecek değilim. Adı üstünde, anamın ak sütü kadar helal ana dilim! Ana dilimde bu yetkinliğe ve güvene, aşikâr ki sahibim.

İkincisi de beğenmeyen hiç kimse benim yazılarımı okumak zorunda değil. Resmi Kitap Gazetesi için genelge kaleme almıyorum sonuç olarak. Ben diyelim, sasılıkları/üslupsuzlukları/konusuzlukları ve banallikleriyle beni bunaltan pek çok yazarı okumuyorum. O yüzden üslubuma “takık” sınav hocalarının öfkesini anlamadım. Bu da başka bir Ortadoğu âdeti olsa gerek. Taklitçilerim de içimi coşkuyla doldurdu, diyemem. Zira ya konularımı araklıyorlar, ya üslubumu imitasyonluyorlar. Yani coşkuyla ve merakla izlediğim bir taklitçime rastlamadım henüz. Ama köşe yazarlığımın özellikle son döneminde dille bu kadar oynadıktan sonra, kendimi az biraz ıslah ettim diyebilirim. Tehlikeli Temayüller’de de daha kılçıksız ve düğmesiz bir dille yazdım yazıları.

Elif Şahin Hamidi: “Kovma/Kovulma Arzusu” başlıklı yazınız da çok dikkate değer. Radikal Gazetesi’nden üç kere istifa ederek ayrılma rekorunuz var. Ama sizin deyişinizle “Türk Medyalamasında” işini sonsuza dek muhafaza etmeyi başaran, “Hayat Boyu Köşeci” kalmayı garantileyen gazeteciler mevcut. Ve bunun yolu da suya sabuna dokunmamaktan, bir bukalemun gibi araziyle aynı rengi almaktan geçiyor. Türk medyası bu itibarsızlığın, güvensizliğin üstesinden nasıl gelecek, gelebilir mi sizce?

Perihan Mağden: Evet doğrudur, medyamız büyük ölçüde itibar kaybetti. Ama içinde yaşadığımız günlerde yöneticilerimiz o denli büyük bir ”itibar kaybı” bile diyemeyeceğim, tam anlamıyla ahlaki çöküş ve ne pahasına olursa olsun, iktidara yapışma tablosu içinde ki… Yani  medyanın, bu vahim zamanlarda hakiki ve amansız muhalif bir çizgiyle kaybettiği tüm itibarı ve güveni kazanması mümkün. Bakın, yakın tarihin en büyük maden kazalarından biri yaşanıyor ve Başbakan o yörede sığınmak zorunda kaldığı bir markette, öfke içinde bir vatandaşa girişmeye kalkışıyor. Kendine hakim olamayıp nefret suçu telakki edilebilecek bir hakaret de savurarak! Hoş, ne zaman kendini tuttu ki? Her daim yanı başında olan bir adamı, polisin dövmekte olduğu acılı bir vatandaşı tekmeliyor. Hem de defalarca, büyük bir kin ve kızgınlıkla! Bu yaptıklarını inkâr etmeleri ya da kendilerini savunma zarureti olarak lanse etmeleri de cabası. İngilizcede ”It adds insult to the injury” diye bir laf var. ”Yaraya, bir de hakaret eklemek” diye mealen çevireyim. Yani açık yaralarımıza hakaretlerin/inkârların/ yalanların tuz döktüğü bu zamanlarda medyamız bize olanı biteni olduğu gibi yansıtarak, kaybettiği tüm güveni/itibarı anında kazanabilir. Artık öylesine kıstırılmış, yalnızlaştırılmış bir psikoloji içindeyiz ki armutta sap var, üzümde çöp var demenin zamanı değil. Medyanın bunca zamandır (içinden ve dışından) çok adanmış bir eleştireni olduğum halde, benim için dahi bugün böyle. Medyamıza ve onun hakikatleri bizlere yansıtmasına, her zamankinden daha muhtacız.

Elif Şahin Hamidi: “Bunca yıldır Beyaz Türklerin arasında debeleniyorum, bunlarla hangi tarzda konuşursam uygun olacağını bulmadım. Bulamadım” diyorsunuz. Biraz da şu Beyaz Türklerden konuşalım mı? Siz de o Beyaz Türklerin okullarında, o çevrelerde yetiştiniz, ama o kastın dışında olduğunuzu söylüyorsunuz. Bu nasıl başarılır?

Perihan Mağden: Beyaz Türk tanımını yanılmıyorsam Serdar Turgut buldu. Ve Amerika’daki WASP’lığa tekabül eden bir kavram olarak tedavüle soktu. Bizlerin de yarı psikolojik, çeyrek sosyolojik, çeyrek satirik bu tanıma fena halde ihtiyacımız varmış ki, mal bulmuş Mağribi gibi  üstüne atladık. Ve de hakikaten, kullanmalara doyamıyoruz. Benim kati surette nefretle kullandığım değil, şakayla karışık kullandığım bir tabir doğrusu. Hatta zevkle, neşeyle kullandığım… Zira aynen ”Türkler şöyle dedi, böyledirler, şunu bunu yaparlar” diye bol bol Türkler lafını kullanmam/kullanabilmem gibi. Madem Türküm ve bundan kaçış yok, gocunduğum da yok, rahatça kullanabilmeliyim, kullanıyorum da bu kelimeyi. Beyaz Türklük de aynen öyle. Bir kere Beyaz Türk olunmuyor (bu başlıkla anı kitabı yazanların filan sandığının aksine) Beyaz Türk olarak doğuluyor. Bu nedenle istediğiniz kadar eleştirin, inkâr edin ya da benim yaptığım üzere dalgasını geçin, Beyaz Türkseniz öyle tanımlanacaksınız sonsuza dek. Öyle kalacaksınız da. Ama bazı özelliklerini beğenmeyip eleştirirsiniz. Kendinizi o kulübün faal bir üyesi olarak görmez, dışarıdan bakar, dalganızı da geçersiniz. Bir konser çıkışı ”Türkler şöyle, böyle vs. vs.” diye dırdırlanırken kızım ”Anne, niye ikide birde Türkler! Türkler! diyorsun. Sen Türk değil misin?” diye bir nevi patladı! Ben de ”Valla, tamamen Türküm. Bu nedenle Türkler! Türkler! diye vırvırlanıyorum” dedim. Beyaz Türklük de aynen öyle. Onlardan biri olmam onları eleştirme/gözleme/sözleme hakkını benden almıyor kanaatimce. Aksine, tamamen bana teslim ediyor.

Elif Şahin Hamidi: “Hayvan seven, insan sever” genellemesinin/tekerlemesinin doğru olmadığını, hayvan sevenlerin insan sevmediğini söylüyorsunuz. “Kesinkes hayvanları sevip, bağlandıkça insanlardan soğuyorsunuz. İnanın bana” diyorsunuz. Sahiden öyle mi? Nasıl oluyor bu?

Perihan Mağden: Hayvan delisi bir arkadaşım epey bir zaman önce ”Artık insanları sevmiyorum. Onlara hiç güvenmiyorum. Bu yüzden de kimseyle tanışmıyorum, hayatıma yeni birilerini almıyorum yıllardır” dediğinde dehşet içinde kalmıştım. 50-60 kediye evinin girişindeki bölmede kurduğu mükemmel düzenekle bakan bu arkadaşım, haklıymış! Ya da ben de yıllar geçip münzevileştikçe, onunla aynı kafaya geldim/vardım. İnsanlarla her daim bir güven sorunu içindesiniz. Oysa hiçbir kedi ya da köpeğin size kazık atması/güveninizi istismar etmesi/yaptığı umulmadık hareketlerle üzmesi imkan dahilinde değil! Kedi ya da köpeği olanlar, onlar sayesinde hayatlarının dolduğunu da görürler. Her daim bakmanız, ilgilenmeniz gereken -mamasıydı, suyuydu, kumuydu, yürüyüşüydü, ilgisiydi, sevgisiydi- son derece oyalayıcı ve sağaltıcı varlıklar. İnsan ilişkileri giderek astarı yüzünden pahalıya gelen bir külfet halini almaya başlıyor. Bu hislerin mutlaka yaşlanmakla da alakası var. Zira kitap boyunca belirttiğim üzere, her şeyin başı ihtiyaç! Hayat tarzımızı ve tercihlerimizi çoğunlukla ihtiyaçlarımız belirliyor. Bence akıllı ve haysiyetli bir tarzda yaşlanmanın da en mühim getirisi, ihtiyaçlarınızın azalması. Sosyalleşmeye, insan ilişkilerine, ona ve buna dair ihtiyaçlarınız azaldıkça da, hayvanlara olan düşkünlüğünüz ve sevginiz doğru oranda artıyor. Bir kaptan boşalan, diğer kabı doldurmaya başlıyor kısacası. Ve de hayvan sevenlerin tamama yakını bu hisleri tadıyor. Açık açık ifade etmek istemiyorlar, o ayrı.

 

Elif Şahin Hamidi: Televizyonla/dizilerle aranızın iyi olduğunu görüyoruz bu yazılarda. Cem Yılmaz’dan, Şahan Gökbakar’a ve Acun Ilıcalı’ya; İbrahim Tatlıses’ten Hülya Avşar’a ve Sibel Can’a, Kıvanç Tatlıtuğ’dan İlker Ayrık’a, Ali Sunal’dan Seren Serengil’e ve Kerem Alışık’a ve de Hollywood’daki isimlere uzanıyorsunuz. Peter Sellers gibi oyunculuk dehası isimler var mı bizde de ya da çıkar mı?

Perihan Mağden: Bizden Philip Seymour Hoffman, Peter Sellers gibi oyunculuk dehaları çıkar mı, bilemeyeceğim. Adamlara/kadınlara müthiş roller geliyor. Onlar da döktürüyor, döktürebiliyorlar. Ama en basit televizyon dizimizdeki oyuncular dahi yetenekleriyle insanı şaşırtıyorlar. Hatta oyunculuğun, dünya çapında yetenek sergilediğimiz yegâne alan olduğunu düşündüğüm pek çok zaman oldu, oluyor. Başka sanat dallarında böylesi bir yetenek fışkırması içinde değiliz. Mesela ben ”Yetenek Sizsiniz Türkiye”yi seyredemiyorum. Yarışmacılar o denli kabiliyetsiz, hatta garibanlar ki Amerika ve İngiltere’deki yarışmacılarla kıyasladığınızda utanıp, sıkılıyorum onlara gözüm değince. Oysa pek çok oyuncumuz için ”Yahu, gidip rahatça Hollywood’da oynayamaz mı yani?” hissiyatıyla doluyorum. Bir Haluk Bilginer mesela, dünya çapında bir oyuncudur. Zerrin Tekindor, kesinkes öyle. Afallatıyor insanı yeteneğiyle. Ruhunuzu kamaştırıyor. Okan Yalabık, Öykü Karayel, Ozan Güven dünya standartlarında oyuncular. Gonca Vuslateri, Binnur Kaya da öyle. İnanılmaz komedi yeteneklerimiz var. Ama çok lokal bir komedi anlayışıyla yazıldığı için senaryolarımız, onların ışıltısını asla dünyaya gösteremiyoruz. Hem bize ait hem de dünyayı ilgilendirebilecek bir sinema dilini kuramamış olmamız da üzücü. Tek tük müthiş filmlerimiz, yönetmenlerimiz var. Ama diyelim İran sineması gibi bir dalga yaratamadık. Aynı Orhan Pamuk dışında Türk Edebiyatı dalgası yaratamamış olmamız gibi. Oysa diyelim Marquez, şahsi ününü tüm dünyada Güney Amerika Edebiyatı rüzgârına çevirmişti. Ama her hâlükârda müthiş başarılı oyuncularımız var ve dizilerin bunca popüler olabilmesinin en mühim nedenlerinden biri de bu. En sıradan diyalogları dahi yetenekleriyle altına bulayabiliyorlar.

NOT: Bu söyleşi, Remzi Kitapevi Kitap Gazetesi, Haziran 2014 sayısında yayımlanmıştır.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here