“Mektuplar Keder Elçisi” / Çiğdem Aldatmaz’la Söyleşi: Elif Şahin Hamidi

27 Mayıs 1960 darbesi üzerine bugüne dek pek çok araştırma yapıldı ve bir o kadar da kitap yazıldı. Genç yazar Çiğdem Aldatmaz da, acılarla karılmış bu tarih kesitine dair bir kitap kaleme aldı. Aldatmaz’ın ikinci kitabı olan “Elli Kelime”yi diğerlerinden farklı kılan ise o günkü acıları birebir deneyimlemiş, tarihe tanıklık etmiş bir ailenin hatıraları üzerine söz söylüyor olması. “Elli Kelime”, 27 Mayıs 1960 darbesinin ardından Yassıada’da yargılanan ve ilk etapta idama mahkûm edilen isimlerden biri olan Celal Yardımcı ve ailesinin o yaslı, o elemli günlerini bugüne taşıyor. Celal Yardımcı’nın eşi Harika Yardımcı, yaşananların üzerinden yıllar geçip acılarını biraz olsun dindirebildikten sonra anılarını paylaşmaya, yeni nesle de o günleri anlatmaya karar vermiş. Aldatmaz, Yardımcı ailesinin hüzünlü anılarını “Elli Kelime”de toplamış. Çiğdem Aldatmaz ile darbeyi, Yardımcı ailesini, elli kelimeye sığdırılması gereken keder elçisi mektupları konuştuk…

SÖYLEŞİ: Elif Şahin Hamidi

Elif Şahin Hamidi: “Aynada Yeni Bir Kadın” adlı ilk kitabınızın ardından “Elli Kelime” ismini taşıyan ikinci kitapla yazarlık yolculuğunuz devam ediyor. İlki bir öykü kitabıydı; “Elli Kelime” ise bir anı/hatıra kitabı. 27 Mayıs 1960 darbesinin ardından Yassıada’da yargılanan ve başlangıçta idama mahkûm edilen isimlerden biri olan Celal Yardımcı’nın o kara günlerini, eşi Harika Yardımcı’nın hatıraları üzerinden aktarıyorsunuz. Bu kitabın oluşum sürecini dinleyebilir miyiz?
Çiğdem Aldatmaz: Bu kitabı yazmam için talep Yardımcı ailesinden geldi. Harika Yardımcı bugün 87 yaşında. 27 Mayıs’ın üzerinden çok zaman geçti. Yakın zamana kadar Mehmet Barlas’tan Ayşe Kulin’e, Alatan Öymen’e kadar birçok isim anılarını yazma teklifinde bulunmuş, ancak Harika Hanım hem yaşadıklarının etkisinden kurtulamadığı için hem de özel hayatını ulu orta anlatmayı seven bir olmadığı için bu talepleri hep geri çevirmiş. Tanıştığımızda hem ailesine, hem de yeni nesle o dönemleri anlatacak gücü kendisinde ancak bulduğunu ve o günlerin doğru ve düzgün bir şekilde anlatılmasını istediğini söyledi. Kitabı yazmaya başlamadan önce kendisiyle sık sık buluşup sohbet ettik. Bir de kısa bir kayıt doldurmuştu. O kaseti çözdüm. Ülkenin kaderini belirleyen günleri anlatacağımız için bir roman kahramanı olmak istemediğini, ortaya ciddi ve ağırbaşlı bir iş çıkmasını istediğini söyledi. Bu noktadan hareketle çalışmaya, daha doğrusu sohbet etmeye başladık birkaç ay önce. Anlattıkları üzerinden kitabı toparladım. Bir yandan da araştırmalar yaptım tabii. Dönemle ilgili arşivleri, tezleri, röportajları okudum, çıkmış haberleri doğruladım. Verdiğim emeğe değdi diyebilirim.

Elif Şahin Hamidi: Kitabın başında okura yazdığınız notta “Türkiye’nin ellili yılları, şimdiye dek okuduğum, izlediğim, araştırdığım halinden çok daha farklı bir boyutuyla karşıma çıkıyordu” diyorsunuz. Bu kitabı yazmadan önce ellili yılları nasıl değerlendiriyordunuz? Yardımcı ailesinin acılarla yoğrulmuş Yassıada günlerini dinleyip, o günlere ait hüzünlü mektuplarını okuduktan sonra kaleme aldığınız kitabın ardından o yıllara nasıl bakıyorsunuz?
Çiğdem Aldatmaz: Bu ülkede her sınıftan insan, kendi birikimine göre siyasetle ilgileniyor aslında ve bazı fikirler oluşuyor zihninde. Biz de yakın tarihi kitaplardan, tanıklıklardan, basın organlarından vs. öğreniyoruz. Ancak durum şu ki olayın kendisi hep hikâyenin önüne geçiyor. Siyaset sahnesinin oyuncuları hep uzak ve önyargıların ardındaki bir mesafede duruyor bizler için. Ama bu kitapta 27 Mayıs’ın baş aktörlerinin ve Yardımcı ailesinin huyunu, mizacını, olaylar karşısında takındıkları tavırları, yaşanan baskı ve zulüm karşısında verdikleri tepkileri ilk ağızdan dinleyip, mektuplarını okuyunca, önyargıların dünyasından çıkıp çok daha geniş bir pencereden bakıyorsunuz duruma. Belki bugün hepimiz DP’lilere, komutanlara, dönemin CHP’sine karşı fikirlerimizin oluşturduğu buzdağından bakıp onları birbirinden ayrıştırıyoruz. Fakat o dönemde iki partinin mensupları arasında siyasetten daha öte ilişkiler, yakınlıklar varmış. İhtilal dışarıdan bir el olarak gelmiş ve hayatları dağıtmış. Böyle birçok anekdot var kitapta. Ben de bunları tüm samimiyetiyle ve yansız anlattım. Tıpkı duyduğum, dinlediğim gibi.

Elif Şahin Hamidi: 27 Mayıs üzerine pek çok çalışma yapıldı, çeşitli kitaplar yayımlandı. Bu kitabı diğerlerinden farklı kılan unsurlardan biri olayların nasıl geliştiği, sürecin nasıl ilerlediği üzerine değil de o günkü acıları birebir deneyimlemiş, tarihe tanıklık etmiş bir ailenin hatıraları üzerine söz söylüyor olması. Tarihsel bir dönemim aydınlamasında da bu ilk ağızdan/ilk elden anılar büyük önem arz ediyor, değil mi?
Çiğdem Aldatmaz: Benim amacım 1960 darbesiyle ilgili bir analiz yapmak değildi elbette. Zaten pek çok usta isim bu kitapları hazırladı. Ben bir hikâyeciyim ve işin başından sonuna kadar beni en çok cezbeden yönü buydu aslında. Tanıklıklar, kahramanın duygu dünyası ve o günlerin atmosferini dosdoğru yansıtmak istedim. Bir de mektuplar var tabii. Bugün teknolojinin eşliğiyle bambaşka bir hayat yaşıyoruz ama bir insanın bir diğerine yazdığı bir mektubu okuduğunuzda onu yazanların kalbini, aklını okumanız, yaşadıkları koşulları derinden kavramanız mümkün. Mektuplar keder elçisi aslında. Örneğin, bu kitapta da ihtilalin yaşattığı acıyı anlayabileceğimiz en dosdoğru, birinci elden tanıklar olarak çıkıyor karşımıza. Bunları hiçbir gazete kupüründen, hiçbir araştırma kitabından anlayamazsınız.

Elif Şahin Hamidi: 27 Mayıs, her 10 yılda bir darbelerle ezilen Türkiye Cumhuriyeti’nin tanıklık ettiği ilk askeri darbe. Ve bugün de sık sık tartışılmaya devam eden bir tarih kesiti. Bununla birlikte kitap bir anı kitabı ve anı türünün gerçeklik ve samimilik gibi iki önemli özelliğe sahip olması gerekir. Dolayısıyla da bazı tehlikeler içerir anılar. Bu tartışmalı döneme dair yazarken türün getirdiği tehlikelere dair bir sıkıntı yaşadınız mı? Ya da bu tehlikelerden korunmak nasıl mümkün olur?
Çiğdem Aldatmaz: Gerçekten de vesayetin kılık değiştirip her seferinde başka bir siyasi atmosferde hayatlarımıza gölge düşürdüğü bir coğrafyadayız. Sanırım demokrasi yerine biat kültürünü geliştirmiş bir toplum olduğumuz için geliyor bunlar başımıza. Bir de şu var ki yıllar geçse de Türkiye’de siyasetin biçimi, kültürü ve işleyişi değişmiyor aslında. Aradaki benzerlikler kırmızı bir çizgi oluşturuyor tabii. Bu kitabı yazarken de pek çok konuyu nasıl aktarabileceğimi birkaç kez düşündüğümü söylemeliyim. Bir yandan yanlış bilginin tuzağına düşmemek, bir yandan da Yardımcı ailesini iddialar ve ithamlarla zor durumda bırakmamak için çok titiz çalıştım. Hem Harika Hanım hem de kızı Şahika Hanım ile bu konular üzerine çok istişare ettik. Bazı isim ve olayları Türkiye’de ismi ve konumu belli olan kimseleri zan altında bırakmamak ya da onları cevap verme durumunda bırakmamak için yazmadık, aramızda kaldı. Ama bugüne kadar pek bilinmeyen, yazılıp çizilmeyen noktaları da kitaba rahatlıkla taşıdığımı söyleyebilirim. Benim gösterdiğim hassasiyet başkalarının özel alanına düşüncesizce girmemek içindi sadece. Bunun ötesinde kalemi eline alınca bir cesaret yürüyor kanınızda.

Elif Şahin Hamidi: Harika ve Celal Yardımcı’nın mektupları üzerine konuşabilir miyiz biraz da? “Harika, acısını, özlemini, sevincini ve sağlık haberlerini sadece elli kelimeyle anlatabilecek, elli birinci kelimede eşini zaten göremezken, mektup yazma hakkından da men olacaktı”; kâğıda çekilen çizgilerin dışına taşmadan, elli kelimeliye sığdırılmak zorunda olan o mektuplar neler saklıyordu bağrında…
Çiğdem Aldatmaz: Ada Komutanlığı o dönem böyle bir mektup rejimi uygulamış. Kendilerince de bir format geliştirmişler, mektup kâğıtları standart. Zaten kitabın içine bunları koyduk. Düşünün, zirvedeyken birdenbire dibe çöküyorsunuz. Halk yanınızdayken birden karşınıza geçiveriyor. Böyle bir ortamda bir gece en sevdiğinizi, babanızı, eşinizi alıp sonu muğlâk bir ölüm yolculuğuna çıkarıyorlar ve çok uzun bir süre bırakın yüz yüze görüşmeyi haber bile alamıyorsunuz. Yassıada, Kayseri ve Toptaşı cezaevlerinde yapılan muamelelere hiç girmiyorum ki kitapta en bilinmeyen yönleriyle anlatılıyor. Bu ortamda yakınınıza ulaşabileceğiniz tek yol bu elli kelimelik mektuplar. Üstelik elli kelimeyi geçince sorgu, tutuklama, alıkonma var. Vesayetin asla eğilip bükülmeyen yapısı insanın ıstırabını görmezden geliyor ve bunu değiştirme şansı yok. Bütün dertlerini, kederlerini, özlemlerini ve endişelerini elli kelimeye sığdırmak için yazabilecekleri en küçük harflerle yazmışlar mektupları ki bir kelime daha yazabilsinler. Yazabilsinler ki, o tükenmez bekleyişte bir umut ışığı olsun. Tabii bir de atılan iftiraların ağırlığı varmış omuzlarında. Gerçekten çok zor bir dönem olduğunu bir kez daha anladım. Bir de tabii Harika ve Şahika Hanım bana bunları anlatırken o yılları tekrar yaşıyor gibiydiler. Tuhaf bir duygu yoğunluğu işte… Dünya bu hale gelmişken bütün bunlar ne için diye soruyor insan.

Elif Şahin Hamidi: Harika Yardımcı, yaşadığı onca acının yanı sıra bir de maddi güçlüklerle de karışı karşıya geliyor. Ve bir dönem alt kattaki kiracılarının evini -bir temizlikçi bulacağını söyleyerek- onlar evde yokken kendisi temizliyor. Her daim güçlü olmayı, ayakta kalmayı başarıyor. Harika Yardımcı’nın yaşadığı sıkıntılardan, dik duruşundan ve de sosyal sorumluluk sahibi kimliğinden bahsedelim mi biraz da?
Çiğdem Aldatmaz: Evet, az önce demiştim ya, en yüksekten en aşağı düşen ve sadece güçlü kalarak toparlanan bir kadının hikâyesini anlatıyorum aslında. Bu benim için ihtilalin kendisinden daha önemli neredeyse. Babası Miralay. Albay yani bugünün deyimiyle. Bir asker kızı olmanın da getirdiği bir disiplin ve dirayet söz konusu. Bir yandan davaları takip edip, bir yandan çocuklarla ilgileniyor. Geçirdiği zor günler onu daha güçlü kılmış. İktidar döneminde de hiçbir zaman sahip olduğu konumun rehavetine kapılmıyor. Bugünün siyasetçilerinin tam tersine bir durum söz konusu. DP kabinesindekilerin eşleriyle birlikte tüm imkânlarını çocukların eğitimi için seferber etmişler. Bugün cemiyet hayatındaki kadınlarda görmediğimiz türden bir sorumluluk duygusu. Bugün en fazla şık mekânlarda yardım adı altında keyfi organizasyonlar yapılıyor, ama o dönemdeki ekiple birlikte şık davetlerde bulundukları kadar sokaklarda ve alanlarda da bulunmuşlar. Kimsesiz çocuklara anne, öğretmen, yol gösterici olmuşlar. Kitapta oluşturduğumuz fotoğraf albümüne bakılınca da anlaşılıyor ki, o dönemin bakan eşleri gerçekten zarif, medeni, dünyayı tanıyan, dil bilen, çağdaş kadınlar. Maalesef bugün aynı çizgiyi göremiyoruz. Kadınların siyaseti temsilinde çok büyük bir eksiklik var. Milli Eğitim Bakanlığı makamını tam da olması gerektiği gibi dolduran bir çifti anlatıyor kitap. Bugünün en önemli okullarının kuruluş hikâyesi anlatılıyor kitapta.

Elif Şahin Hamidi: Celal Yardımcı, Eğitim Bakanı olduğu dönemde Türkiye’nin pek çok yerinde okullar açılması için uğraş verdi. Bugünkü adıyla Bornova Anadolu Lisesi inşa edilirken yatakhane, yemekhane, konferans salonu ve derslik gibi tüm yapılar ağaçlar kesilmeyecek şekilde planlanmış. Buradan bugüne, Gezi Direnişi’ne gelmek istiyorum. “Üç beş ağaç” (!) için başlayan bu direnişi, bugün gelinen noktayı nasıl değerlendiriyorsunuz? Yarın neler olacağını öngörebiliyor musunuz?
Çiğdem Aldatmaz: Maalesef Türkiye hiçbir zaman çok yukarıdaki güçlerin dışında yarın neler getireceğini tahmin edenlerin ülkesi olmadı. Ben de bilemiyorum, sadece umut ettiğim şeyler var. Bu direniş de iktidarın iddia ettiğinin aksine kendiliğinden bir hareketti. Ama çok büyük bedeller karşılığında çok büyük bir ses getirdi. İktidar tam da gücünün kemalindeyken böyle bir dirençle karşılaşacağını düşünemedi bana kalırsa. Tepkisi, öfkesi, direnişi durdurma ve içini boşaltma çabası, yarattığı dezenformasyon da bu yüzden. Tabii bir de şu var: İktidar taşralı, merkeziyetçi, orta sınıfı temsil ediyor. Seçilme ve meşruluk konusunda idmanlı ama sivil itaatsizliğin ne olduğunu bilmiyor. Aslında seksen sonrasındaki tüm iktidarlar için geçerli bu. Çünkü halkın kendisine kutsal olarak sunulan bazı kavramlar dışında bir şey için ayaklandığı görülmemiş. İşte ihtilallerin ve vesayetlerin bu topraklardan aldığı en büyük değer bu aslında. Dolayısı ile Avrupa’da sıkça görülen ve alışık olunan hükümet karşıtı protestoların sonuçları, Gezi’de çok ağır oldu. Ölüler, sakat kalanlar var. Herkes gerçekten onurla, inatla ve takdire şayan bir kuvvetle direndi ama bir efsane olan 68 hareketinin direnci ve deneyimi olmadığı için beklenenden daha kısa sürdü diye düşünüyorum. Ayrıca eminim hepimizi çıldırtan bir diğer nokta da bu üç-beş ağaç söylemi. Direnişi bölmek ve şiddetini bastırmak için ortaya atıldı bu ve güdümlü medya da kullandı. Yani direnişin sonlarına gelindiğinde bile hâlâ TV’lerde mesele ağaç mı, kim bu direnişçiler, ne istiyorlar gibi kısır sorular vardı. Zira medya tarihinin en kötü sınavını verdi. Ona artık kimse inanmıyor. Çünkü biz ülkemizin kaderini değiştiren geceyi uluslararası kanallardan izledik. Ölenlerin haberlerini sosyal medyadan aldık. Ve artık “devlet” denen aygıta da güven bitiyor. Şimdi direnişin tabanını oluşturan genç kitle parklarda, sokaklarda, tamamen demokratik forumlarda kendi geleceğini inşa ediyor. Güçlülerin dünyasında önemsiz bir ayrıntı gibi duruyor bu. Zira çoğu diplomatik hamleler, Ortadoğu petrolleri gibi büyük hayallerin peşinde. Ama üzerlerine bastıkları toprakta kımıldanmalar var artık. Toz duman dinince göreceğiz ki yaşamlarımızda çok şey değişecek. Yalnız bu direnişin es geçmemesi gereken tek ve en önemli nokta şu: Orta sınıfla, yaş ortalaması yüksek olan kitleyle, varoşlarla barışmak, iletişime geçmek. Yani biz bugün Patti Smith bize destek veriyor diye heyecanlanıyoruz, ancak Türkiye’nin tabanında onun kim olduğunu bilmeyen ama gençlerden çok daha etkin bir şekilde oy kullanan bir kitle var.

Elif Şahin Hamidi: Kütüphaneler bile kuruldu Gezi Parkı’nda; edebiyatla, kitapla da direndi gençler. Ayrıca edebiyatı toplumsal olaylardan bağsız düşünemeyiz hiç şüphesiz. Gün gelecek edebiyatta da/romanlarda/öykülerde de kendine yer bulacak mı bu direniş, ne dersiniz?
Çiğdem Aldatmaz: Elbette. Hatta bu kitap meselesinin karşı tarafı tahrik ettiğini söylüyorlar. Sanırım en güzel yanı da bu. Yirmi gün önce dozerler Gezi’ye girerken büyülü bir el gelip bize dokundu sanki. (O meşhur dış mihraklardan bahsetmiyorum tabii ki.) Baskı ve umutsuzluk artarken ve gözlerimiz dipsiz bir kuyuya bakarken birden uyandık. Bu ülkede yaşanmaz artık derken çoğala çoğala tüm renklerle, tüm seslerle, tüm ideolojilerle birlikte direnildiğini gördük ve artık hayatın çok kıymetli bir hediye gibi sunduğu umuda sahibiz. Öte yandan kayıpların acısı var. Yirmi gündür görülen şiddetin ve talepleri kabul ettirme çabasının bir travması var. Bütün bunlar sonucunda herkesin kendi hikâyesi oluştu. O parkta organik bostandan kitaplığa, çiçek tarhlarından çocuk oyun alanına kadar bir sürü güzel şey direnişin gücüyle yapıldı. Hep hayal ettiğimiz komün gibiydi. Şimdi herkes kendi hikâyesinin peşine düşüp, iktidarların korkulu rüyası olan tek eylemi yapacak: Üretecek. Romanlar, öyküler, tiyatrolar, filmler, resimler, bloglar, enstalasyonlar, belgeseller geliyor. Hepsi bir şey anlatacak insanlara. İşleri zor.

NOT: Bu söyleşi, Remzi Kitap Gazetesi, Haziran 2013 sayısında yayınlanmıştır.

Kitabın Künyesi
Elli Kelime
(Yardımcı Ailesinin Yassıada Öyküsü)
Çiğdem Aldatmaz
Pia Yayınları / Yaşam Öyküsü Dizisi
Kapak Tasarımı : Levent Çeviker
Editör : Şahika Takla
İstanbul, 2013, 1. Basım
160 s.

Yorum yapın

Daha fazla Söyleşi
Oğuz Atay ile Tutunamayanlar üzerine söyleşi (30 Eylül 1972) – Pakize Kutlu

Oğuz Atay ve Tutunamayanlar: 1970'2lerden itibaren edebiyatımıza deyim yerindeyse damgasını vuran bir roman, Tutunamayanlar. Edebiyata meraklı olup bu romanın kahramanlarından...

Kapat