AnGARa Vicdan Patlaması – Müslüm Kabadayı

karanfilDağların taşların kan kaynaması yetmiyormuş gibi kentler de yangın yerine dönmüştü. Her gün ocaklara ateş düşüyordu. Topraklarındaki enerji kaynaklarına el koyanların yaktıkları savaş ateşinde yürekleri yanan insanlar, acılarını bile paylaşıp külleyemeden daha büyük acılara boğuluyorlardı. Memleketi acılarla yönetenler, zebanileşmişlerdi.

Bin bir çiçek bahçesinin, kanatları barış vuruşlu güvercinlerin, sevmeyi topraktan öğrenen insanların memleketini cehenneme çevirenlere karşı dört bir yandan başkente akın eden barışseverlerin ayak seslerini duydum o sabah. Her gün binlerce insanın yanımdan gelip geçtiği Ankara Garı’nın önünde yüzüme dikkatlice bakıp zihni gülümseyen çok az kişi görmeye başlamıştım son zamanlarda. O sabah kanatlı aslan üzerindeki heykelime güneş barış ışınlarını göndermiş, yüreğimi sonbahar ayazından kurtarmıştı. Zaman ilerledikçe “Savaşa hayır! Barış Hemen Şimdi!” belgisiyle ülkenin dört bir yanından tren ve otobüslerle akıp gelenlerin ayak sesleri çoğaldıkça, bir Timur’dan daha kurtulma umudumuz yükselmişti.

Umudum güçlenmişti güçlenmesine ama yeni Timur’ların yüreklerinin daha çok karardığını da görmüyor değildim. Işidleşen bir siyasetin uygulayıcıları olduklarının farkındaydım. Aklımdan geçenleri alanı doldurmaya başlayanlara, özellikle de güvenliğe dikkat etmeyen miting komitesine söylemek istedim ama heykeltıraşın taşlaştırdığı dilimi çözemedim. Sekizyüzyıllık topraklaşan canımı yeniden harlayamadım ama canlanma savaşım, giderek taşlaşan bedenimi milim milim kuşatıyordu.

Kanatlı aslanın üstünden inip meydanda dolaşan canlara seslenmek istediğim bir anda kulakları sağır eden bir patlama oldu. Bir yalım çarptı önce tenleri ve ardından lime lime olmuş bedenler savruldu… Et parçaları benim de üzerime yapıştığında sekizyüzyıllık vicdanımın paramparça olduğunu hissettim. Çevredekilerin, kana kesen renklerinden azap duyduklarını fark ettim. Ağaçlar, üstlerine sıçrayan et parçalarından utanç duyup boyun bükmüşlerdi. Kısa süreli bilinç kaybına uğrayan canlar, yaralıları kurtarmak için can havliyle koşuşturmaya başladıklarında Işidleşen Timur’ların meydanı gazladıklarını gördüm. Sekizyüzyıldır düşünen zihinlerde, gülen yüzlerde dolaşan güldüşünlü gözlerim görmez olaydı, insanın bu vahşileşmiş halini… Moğol Timur ve askerleri, hiç olmazsa ölüye saygı duyardı. Işidleşen Timur’lar o denli yabancılaşmışlar ki neye ve nereye baksalar her şeyi para olarak görüyorlar.

Yüzlerce canın binlerce parçaya ayrıldığı meydanda benim vicdanım da asfalta, betona, ağaca, araca yapışan “yüz”lerce çoğalarak göz göz ülkenin dört bir yanına dağıldı. Çoğaldığım “yüz”lerden biri Suruçlu Öğretmen İzzettin Çevik’ti. Kanlar içindeki karısı Hatice’ye sarılırken kıvırcık saçlarının halesinden çakmaklaşan gözleri, parçalanan kızı Başak Sidar’la kardeşi Nilgün’e bakıyordu. Son zamanlarda kardeşleşmeyi dinamitleyenlerce kan gölüne dönüştürülen ambere mera Suruç’ta İşidleşen Timur’ların çanına ot tıkanamadığı için şimdi yüreği bin parçaya bölünüyordu. Oysa, Antalya Kumlucalı Hatice’yle Eskişehir’de öğrenciyken tanışıp aşklaştıktan sonra, halkları barışta birleştirmek için evlenmişlerdi. O, çakmaklaşan gözlerine kazınan kızı ve kardeşinin parçalanmış bedenlerini zihninde bir araya getirerek şöyle diyordu:

“Biz kardeşçe bir araya geldik. Çocuğum barışı savunsun diye adını Sidar koyduk, Başak koyduk. Başak Sidar’dı bizim kızımızın adı. Hayalleri vardı. Bizim hayallerimiz vardı. 25 yılın bir ürünüydü. Bir Kürt, bir Türk bireyin çocuğuydu. Barışı o yüzden daha fazla önemsiyordu. O savaşı engelleyeceğini düşünenlerden biriydi. Kopardılar. Şimdi biz bundan sonra nasıl barışın peşinde olmayacağız? Biz ölene kadar barışın peşindeyiz. Bundan sonra barış mitinglerine katılmazsam kızıma, kardeşime saygısızlık olur.”

“Barışın bedelinin bu kadar ağır ve acı olmaması gerekirdi,” diyen İzzettin Çevik’te kalırken vicdanımın “yüz”lerce parçasından biri, diğeri yeni evli Yılmaz ve Gülhan Elmascan’ların yanındaydı. Beyaz altın diyarı Adana’dan gelmişlerdi. Verimli toprakların kanla çoraklaşmaması için barışa demiryolu döşüyordu Yılmaz, Gülhan’sa öğrencilere “Her şey sevgiyle başlar,” diyerek barışa rehberlik yapıyordu. Mitingde buluştukları babası Yusuf Can, “Ciğerimi kopardılar. 30 metre mesafemiz vardı. Orada oynayan, gülen, halay çeken insanları niye katlettiler?” diyordu.

Sevenleri ayırmak büyük günahtır. Onları parçalayarak bizden ayıranlar, günahların en büyüğünü işlediler.“Yüz”lerce parçaya bölünmüş vicdanımı derinden yaralayan bir ayrılık daha oldu Ankara’da. Yılmaz’ı Suruç’a, Gülhan’ı Konya Ereğli’ye gömdüler. Oysa bu iki güzel can, doğuyla batıyı Çukurova’da birleştirmişlerdi. Bereketli topraklarda omuz omuza yatabilirlerdi. İnsanları güldürerek düşündüren ben, bu düşüncesizlikten çok yaralandım çok…

Bir kez daha yaralanmış vicdanımın bir parçası da çocuklara barış treniyle sevgi taşıyan İbrahim Atılgan ve 9 yaşındaki oğlu Veysel Deniz’in yüreklerindeydi. Eşini ve çocuğunu kaybettiği haberini İbni Sina Hastanesi önünde beklerken alan anne Nezahat Atılgan, “Yavrum seni nasıl toprağa vereceğim? Yavrum!…” diye feryat ediyordu. Anne yüreği darmadağın olurken, hastane önündeki Kızılay görevlilerinden birinin “Şimdi teröristlere kan mı vereceğiz?” demesi üzerine, vicdanların Işidleşmesinden müthiş korktum. Sekizyüzyıl önce güldüşünlerimle insanların acılarını hafifletmeyi, yaşama yeniden üretimle bağlanmalarını başarmıştım. Böyle giderse vicdanlara örülen duvarın, Çin seddinden de kalın olacağından ürktüm.

Ürküntüm bununla sınırlı değildi. Hastanelerdeki yüzlerce yaralıdan sosyal güvencesi olmayanlara masraf çıkarıyordu yetkililer. Bu ne biçim aymazlıktı, o kıvrak zekamla algılamakta müthiş zorlandım(!) Yaralı öğrencilerden Uğur’un babası Erol Gümüşkaya, kendisinin 4/C mağduru bir TEKEL işçisi olduğunu söyleyerek, sağlık güvencesi olmasına rağmen patlamada yaralanan oğlunun sağlık güvencesinden yararlanamamasına tepki gösteriyordu:

“Hastane yetkililerine bunu ödemeyelim ama buradan sonraki tedaviler için hastaneye gittiğimde ne yapacağım diye sorunca, diğer hastanelerde de hastanın ‘adli vakada yaralanmış olduğunu’ söylememi istediler. Benim oğlum sokak kavgasına bıçaklanmadı. Bombalı katliamdan zor kurtuldu. Bağırsakları hâlâ dışarıda, vücudunda altı tane bilye var. Devlet bile bunun terör olayı olduğunu söylüyorsa bizden nasıl para istenir?”

“Devlet mi? Hangi devlet? Bu evlat acısını duymayan devlet mi?” diyebildim yüreği dağlanmış babaya.

Bir diğer vicdan parçam, Sivas merkez köylerinden Düzova’daydı. Lise öğrencisi olduğunu öğrendiğim Dilan, babası Ziya Saygın’ın tabutunun başında, “Baba sesimi duymuyor musun?” diyerek gözyaşlarına boğuluyordu. Yaşam için yüreğini ortaya koyanlar, evlatlarının sesini duyardı kuşkusuz. “Patlamadan sonra oylarımız arttı,” diyenler, sonrasında “Nerede bir zalim varsa onun yanında olacağız!” sözleriyle “Egemenler, şecaat ederken zalimliklerini söyler,” oldular.

Vicdanımın doğa ve toplumla bütün olduğu sekizyüzyıl önce, insanlara karayı ak gösteren bu kadar medya aygıtı yoktu. Ben de boş bulunuyorum bakın, o zaman medya hiç yoktu. İlişkiler yüz yüzeydi, yalancıyı gözünden anlamak mümkündü. Şimdi ülke asker, polis, gerilla, kadın ve çocukların katledilmeleriyle kan ağlarken medyadan kapkara olanları aklama lağımları akabiliyor. Vicdanları köreltmeye devam edebiliyorlar. Oysa, sevgi damarı kurumadıkça insanın vicdanının da körelmeyeceğini kanıtlayanları gören vicdan parçalarım var şimdi ülkemin dört bir yanında. Mersin Üniversitesi Eğitim Fakültesi 2. sınıf öğrencisi Arhavili Elif’in babası Ümit Kanlıoğlu onlardan biriydi.

“Ölenlerin değildir bu ayıp. Bu ayıp öldürenlerindir. Kana doymuyorlar. Bu ülkede barış olmasını istemiyorlar. Barış isteyenler burada. Barış istemeyenler çocuklara bile acımıyorlar. Ufak çocukları öldürüyorlar. Bugün bizim canımız yandı. Yarın kimin canı yanacak belli değil. Biz istiyoruz ki kimsenin canı yanmasın.”

Küçük Veysel’in okul arkadaşları, özellikle öğretmeni Sebahat Yıldırım da onlardan biriydi. Veysel Deniz Atılgan için kaleme aldığı mektup, Ankara Batıkent’teki vicdan parçamın umuduna can verdi.
“Arkadaşlarınla ben seni asla unutmayacağız. Sizlerin büyüdüğünü görmek gelecekte bu ülkenin çarkını döndüren ama adalete barışa insanlığa güzel günlere döndüren kişiler olmanızı istediğimi sen de biliyordun. Ancak sen barış diyerek bunu dokuz yaşında yaptın. Bize verdiğin dersi aldık çocuğum. Yolun açık ışığın bol olsun. Seni hiç unutmayacağız.”

Mersin Üniversitesi Kimya Mühendisliği Bölümü 3’üncü sınıf öğrencisi Şebnem’in babası Mehmet Yurtman, kızının arkadaşlarıyla çoğalmayı bilen bir Adana Karaisalı köylüsü. “Bir Şebnem gitti, bin Şebnem geldi. Şebnemlerin geldi!” diye ağıt yaktığında, “Bu toprağın insanı acıyı bal eylemeyi bilir,” dedi vicdanımın çekirdeği.

Bereketli toprakların bir başka köşesi Yılankale’de toprağa verilen Gökhan Gökbönü’nün cenazesinde kollarına kırmızı kurdele bağlayan kalabalığa seslenen Eğitim-Sen Genel Başkanı Kamuran Karaca, “Yüreğimiz yanıyor, içimiz kanıyor. Üzgünüz, öfkeliyiz, yastayız ve isyan ediyoruz!” dediğinde, vicdanımın çekirdeği yeniden filizleniyordu. Ülkenin her köşesinde filizlenen vicdanlarıma sevgi ve bilinç yükleyense yine İzzettin Çevik Öğretmen oldu.

“O barışı dinamitleyen çocuklara da kızgın değiliz. O çocukların suçu yok. Onlar da bizim çocuklarımız gibi. Hatta o çocukların annelerine başsağlığı diliyorum. Allah sabır versin. Bizim gibi ekonomik durumu iyi olmayan, belki benim gibi Kürt olan insanların çocukları. Ama sen o çocukları alıyorsun, sınırlara götürüyorsun. O çocuklardan birer canavar oluşturuyorsun. Sonra onlara bomba koyup Ankara’nın ortasında patlatıyorsun. Bunları yapan birileri var. Bunlardan hesap sormak lazım. Ölene kadar, son nefesime kadar benim nefesim onların ensesinde olacak.”

Siz, her gün kanatlı aslana ters binmiş heykelimdeki duruşuma bakmadan yine gelip geçeceksiniz. Ben sizin vicdanlarınız kararmasın diye AnGARa Meydanı’ndaki lime lime olan bedenleri, yekvücut olarak karagüldüşünümde yaşatmaya devam edeceğim.

Yorum yapın

Daha fazla Makaleler, Yazarlarımızın son çalışmaları
İnsanlık, sadece tarihin akışını değiştirebilme değil, tarihi sona erdirebilme kapasitesine de sahip

BÎR İSPANYOL KÖYLÜSÜ 1000 YILINDA uyuyakalıp, beş yüz yıl sonra Kolomb’un mürettebatının Nina, Pinta ve Santa Maria gemilerine binerken çıkardığı...

Kapat