Aşkın Zafer Şarkısı – İvan Turgenyev

AŞKIN ZAFER ŞARKISI

Eski zamandan kalma bir el yazmasında şunları okudum:

” Wage Da zu irren und zu traumen”. Schiller

[Aldanmaya ve rüya görmeye cesaret et.]

XVI. ncı yüzyılın ortalarında Ferraro’da (o zaman bu şehir, güzel sanatların, şairlerin koruyucusu sayılan asil düklerinin himayesi altında bir mamure olmuştu), Fabiy ve Muciy adında iki delikanlı oturuyordu. Aynı yaşta, hem de yakın akraba olan bu iki delikanlı birbirlerinden hiç ayrılmazlardı; içten gelen bir dostluk, ta çocukluktan beri onları birbirine bağlamıştı… Talihlerinin de birbirine benzemesi, bu dostluk bağını kuvvetlendirmişti.

İkisi de eski, asil bir soydan geliyordu, ikisi de, zengin, başına buyruk, bekârdı; zevkleri birbirinin zevkine uyuyor, meslekleri de benziyordu. Muciy müzisyendi, Fabiy de ressamdı. Sarayın, toplumun, şehrin ziyneti sayılan bu gençlerle bütün Ferraro övünürdü.

İkisi de genç, güzel olmakla beraber dış görünüşleri birbirine biç benzemezdi. Fabiy uzun boylu, ak tenli, sarı saçlıydı, gözleri de mavi idi; Muciy tersine esmerdi, saçları siyahtı, Fabiy’in gözlerinde olduğu gibi koyu elâ gözlerinde neşeli bir parıltıdan, dudaklarında tatlı gülümsemeden eser bile yoktu. Koyu kaşları, çekik göz kapaklarına doğru iniyordu, hâlbuki Fabiy’in renkli kaşları ince yarı yuvarlaklar halinde temiz, düz alnına doğru uzanıyordu. Bununla beraber iki dost da bayanların pek hoşlarına gidiyordu, çünkü şövalye nezaketinin, cömertliğinin birer örneği sayılıyorlardı.

Ferraro’da o zamanda Valeriya adında bir kız da yaşıyordu. Onun için kentin en güzel kızı deniliyordu, ama kendisini pek seyrek görebiliyorlardı, çünkü yalnız bir hayat sürüyordu, ancak kiliseye gitmek, büyük bayramlarda da gezmek için evden dışarı çıkıyordu.

Valeriya, asil bir kadın olan annesiyle beraber oturuyordu. Zengin değillerdi, annesinin başka çocukları da yoktu. Valeriya, kimin karşısına çıkarsa çıksın onda mutlaka irade dışında bir şaşkınlık, gene irade dışında şefkatle karışık bir saygı duygusu uyandırıyordu, çünkü duruşu, görünüşü pek sade idi. Güzelliklerinin kuvvetini kendisinin de pek bildiği sanılırdı. Bazıları gerçekten onu biraz kansız buluyorlardı. Hemen her zaman inik duran bakışları, bir çeşit utanç, hatta ürkeklik ifade ediyordu. Dudaklarında pek seyrek gülümseme belirirdi, bu gülümseme de pek hafif olurdu. Sesini de kimse duymamıştı. Ama sesi çok güzel olduğu, sabah erkenden, şehir halkı henüz uykudayken odasına kapanıp harp çalarak eski zaman şarkılar söylemekten hoşlandığı dilden dile dolaşıyordu.

Yüzü renksiz olmakla beraber Valeriya’nın sağlığı yerindeydi. Hatta ihtiyarlar bile ona bakarak şöyle düşünmekten kendilerini allamıyorlardı: henüz kendi taçyapraklarına sarılmış, henüz kimsenin el dokundurmadığı bu bakir konca, bir gün bir genç erkek için açılınca o genç, kim bilir ne kadar mesut olacaktır!

II.

Fabiy ile Muciy, Valeriya’yı ilk defa tantanalı bir millî bayram günü görmüşlerdi. Bu bayram, Fransız kralı XII. nci Louis’nin kızı Ferraro düşesinin çağırışı üzerine Paris’ten gelen sanlı devlet adamlarının şerefine Lukrezia Borcia’nın oğlu Ferraro dükü Ecrol’un emriyle tertip edilmişti.

Palladie’nin çizdiği resim üzerinde Ferraro’nun en büyük meydanlarında şehrin saygıdeğer bayanları için hazırlanan süslü tribünün ortalarında Valeriya da annesiyle beraber oturuyordu. Fabiy de, Mııciy de daha o gün ona delice âşık oldular. Birbirlerinden hiçbir şeylerini gizlemedikleri için her biri ötekinin kalbinde olanları öğrenmekte gecikmemişti. Bunun üzerine aralarında şöyle bir şeye karar verdiler: ikisi de Valeriya’ya yaklaşmaya çalışacak, o hangisini seçmeye tenezzül ederse öteki hiç itiraz etmeden onun vereceği karara boyun eğecekti.

Aradan birkaç hafta geçtikten sonra iyi şöhretleri sayesinde, dul kadının girilmesi güç olan evine girmeye muvaffak oldular. Dul kadın, kendisini ziyaret etmelerine izin verdi. O günden sonra iki genç, her gün Valeriya’yı görüp konuşabiliyorlardı. Gün geçtikçe de her iki gencin kalbinde tutuşan ateş daha ziyade alevleniyordu. Gençlerle bir arada bulunmak Valeriya’nın hoşuna gitmekle beraber ikisinden birini kendisine eş seçmek aklından bile geçmiyordu. Muciy’den müzik öğreniyordu, ama daha çok Fabiy ile konuşuyordu. Ona karşı daha az ürkeklik duyuyordu. En sonunda iki genç de talihlerini kesin olarak anlamaya karar verdiler. Bu niyetle de Valeriya’ya mektup yazdılar. Mektuplarında, hayatını kiminle birleştirmek istediğini bildirmesini rica ettiler.

Valeriya, mektubu annesine göstererek hiç de evlenmek niyetinde olmadığını söyledi. Ama annesi evlenmek zamanı geldiği kanaatindeyse o kimi seçerse onunla evleneceğini söyledi. Sayın dul, sevgili çocuğundan ayrılacağını düşününce biraz gözyaşı döktü, ama taliplere ret cevabı vermeye de hiçbir sebep yoktu. Her iki genç erkeğin de kızına lâyık olduğunu kabul ediyordu. Ama içinden Fabiy’i tercih ediyordu. Kızının da onu daha çok beğendiğini sandığı için Fabiy’i seçtiğini söyledi. Hemen ertesi gün Fabiy, eriştiği saadet haberini aldı. Muciy’e de verdiği sözü tutup kadere boyun eğmekten başka yapacak bir şey kalınıyordu.

O da öyle yaptı. Ama dostunun, rakibinin galibiyetine şahit olmayı da onuruna yediremedi. Hemen mülkünün büyük bir kısmını sattı. Birkaç bin duka altınını cebine koyarak Doğu’ya doğru uzun bir geziye çıktı.

Fabiy ile vedalaşırken, içinde yanan ihtirasın son izi kaybolmadıkça geri dönmeyeceğini söyledi. Çocukluk, gençlik dostundan ayrılmak Fabiy’e pek ağır geldi… Ama pek yakında geleceğini umduğu o saadet sevinci, bütün öteki duyguları alt etti. O da muzaffer aşkın heyecanına kapıldı. Bütün varlığını bu duygunun tesirine bıraktı.

Bir müddet sonra Valeriya ile evlendiler, işte o zaman elde ettiği hazinenin bütün kıymetini takdir etti. Fabiy’in Ferraro’ya yakın bir yerde güzel bir köşkü vardı. Köşk gölgelik bir bahçeyle çevriliydi. Karısını, kaynanasını alarak yerleşti. Bundan sonra onlar için parlak bir çağ başladı. Valeriya, evlilik hayatında mükemmel ev kadını olduğunu gösterdi. Fabiy de bu aralık ressamlığı ilerletmişti, artık bir amatör değildi, gerçek bir üstat olmuştu.

Valeriya’nın annesi bu mesut çifte bakarak seviniyor, Tanrı’ya şükrediyordu. Dört yıl, tatlı bir rüya gibi, belli olmadan geçip gitmişti. Genç evlilerin yalnız bir şeyleri eksikti, yalnız bir kederleri vardı, çocukları olmuyordu… Ama ümitleri de henüz büsbütün kırılmış değildi. Dördüncü yılın sonlarına doğru bu sefer başlarına gerçek bir felâket geldi. Valeriya’nın annesi bir gün hasta yattıktan sonra öldü.

Valeriya çok gözyaşı döktü, uzun zaman bu kayba alışamadı. Aradan bir yıl daha geçti. Hayat eski hükümranlığını aldı, gene eski yolundan akmaya başladı. İşte tam bu sıralarda bir yaz akşamı, Muciy kimseye haber vermeden Ferraro’ya dönmüştü.

III.

Gittiği günden beri aradan geçen beş yıl içinde ona dair kimse bir şey bilmiyordu. Ondan bir haber alınamamıştı, sanki yeryüzünden büsbütün kaybolup gitmişti. Fabiy, dostunu Ferraro sokaklarından birinde gördüğü zaman önce korkudan, sonra da sevincinden az daha bayılacaktı. Hemen onu köşküne çağırdı. Orada, bahçede ayrı, oldukça büyük bir de pavyon vardı. Dostuna bu pavyonda oturmasını teklif etti. Muciy de bu teklifi istekle kabul ederek Malayalı dilsiz uşağıyla beraber hemen o gün taşındı. Bu uşak dilsizdi. Ama sağır değildi, hatta gözlerinin canlılığına, bakılacak olursa pek anlayışlı bir adama benziyordu… Dili, kesilmek suretiyle koparılmıştı.

Muciy, beraberinde birçok da sandık getirdi. Bunlar uzun zaman gezdiği yerlerde topladığı kıymetli eşyalarla dolu idi. Valeriya, Muciy’in geri döndüğüne sevindi. Muciy de onu dostça, neşeli neşeli selâmladı, ama heyecan göstermedi. Anlaşılan Fabiy’e verdiği sözü tutmuştu. Bütün gününü, eşyalarını pavyona yerleştirmekle geçirdi. Getirmiş olduğu eşsiz eşyaları, Malayalı uşağının yardımıyla sandıklardan çıkardı. Burada: halılar, ipekli dokumalar, kadifeden, ketenden elbiseler, silâhlar, kâseler, altın yaldızla süslü tabaklar, bardaklar, incili, zümrüt taşlı altın, gümüş eşyalar, kehribardan, fildişinden oyma çekmeceler, kristal şişeler, baharat, tütsüler, vahşi hayvanların derileri, bilinmeyen kuşların tüyleri, buna benzer daha birçok şeyler vardı ki, bunların kullanışı bile esrarlı, anlaşılmayan bir şeydi.

Bu baha biçilmez eşya arasında bir de pek kıymetli inci gerdanlık vardı. Bunu İran şahı Muciy’e büyük, gizli bir hizmet karşılığında hediye etmişti. Muciy gerdanlığı kendi eliyle Valeriya’nın boynuna takmak için ondan izin istedi. Gerdanlık Valeriya’ya ağır geldi. Hem de tuhaf bir ılıklık taşıyordu… Öylece tenine yapışıvermişti. Öğle yemeğinden sonra ikindiye doğru köşkün taraçasında zakkumların, defnelerin gölgesi altında oturdukları zaman Muciy başından geçenleri anlatmaya başladı.

Gördüğü uzak memleketlerden, zirveleri bulutlara gömülü dağlardan, susuz çöllerden, denize benzeyen nehirlerden bahsetti. Çok büyük yapılarla tapınaklardan, bin yıllık ağaçlardan, gökkuşağını andıran çiçeklerle kuşlardan söz açtı. Gördüğü kentlerle milletleri saydı… Onların adlarında bile masalları andıran bir şey vardı. Muciy, bütün Doğu’yu tanıyordu. Atları, bütün öteki canlı hayvanlardan asîl olan İran’ı, Arabistan’ı baştanbaşa gezmiş, insanları azametli ürünlere benzeyen Hind’in ta içerlerine kadar girmiş, çekik gözlü, hiç konuşmayan bir insan şeklinde yeryüzünde yaşayan Dalay Lama adında canlı tanrısı olan Çin’in, Tibet’in sınırlarına kadar gitmişti.

Anlattığı şeyler pek garipti! Fabiy ile Valeriya onu büyülenmiş gibi dinliyorlardı. Bir bakıma Muciy’in yüz çizgileri pek az değişmişti. Çocukluğundan beri esmer olan cildi, daha parlak güneşin ışıkları altında biraz daha esmerleşmişti. Gözleri eskisinden daha derinleşmiş gibiydi, hepsi o kadar! Ama yüzünün ifadesi değişmişti. Düşünceli, azametli bir ifade taşıyan bu yüz kaplanların sesleriyle çınlayan ormanlarda geceleyin karşılaştığı tehlikeleri yahut gündüzün ıssız yollarda pusu kurup oradan geçen yolcuları yakalayarak kurban bekleyen demirden taptuğun uğruna boğup öldüren vahşileri anlatırken bile canlanmıyordu. Sesi de daha kalınlaşmıştı, düzgün olmuştu. Ellerinin, bütün vücudunun hareketleri de İtalyan ırkında görülen serbestliği kaybetmişti.

Bir köle kadar sadık, çevik Malayalının yardımıyla ev sahiplerine birkaç hokkabazlık gösterdi. Bunları Hint Brahmanlarından öğrenmişti. Meselâ önceden bir örtünün arkasında gizlendikten sonra birdenbire havada bağdaş kurmuş bir vaziyette meydana çıkıverdi. Ancak ayak parmaklarının uçlarıyla dikine konmuş bambu kamışına dayanıyordu. Bu hokkabazlık Fabiy’i hayretler içinde bırakmıştı. Valeriya korkmuştu…

“Sakın Muciy sihirbaz olmasın?” diye düşünmüştü.

Küçük bir flütle ıslık çalmaya başlayınca alacalı kumaşla örtülü sepetten, alışkın yılanlar siyah, yassı kafalarını uzatıp dillerini oynatmaya başladıkları zaman Valeriya dehşet içinde kaldı. Bu iğrenç hayvanları elden geldiği kadar çabuk saklamasını rica etti.

Akşam yemeğinde Muciy dostlarına uzun boğazlı yuvarlak şişeden Şiraz şarabı ikram etti. Bu şarap hem mis gibi kokulu, hem de pekmez gibi koyu idi. Yeşile çalan altın bir rengi vardı. Akikten küçücük fincanlara döküldüğü zaman esrarlı esrarlı pırıldıyordu. Tadı da Avrupa şaraplarına benzemiyordu. Çok tatlıydı, insanın içine baygınlık veriyordu. Yavaş, yavaş küçük yudumlarla içilince, bir hoş uyuşukluk bütün uzuvlara yayılıyordu. Muciy, Fabiy ile Valeriya’ya bu şaraptan birer fincan içirdi, kendisi de içti. Valeriya’nın fincanına doğru eğilerek bir şeyler fısıldadı, parmaklarını oynattı.

Valeriya bunun farkına varmıştı, ama Muciy’in bütün hareketlerinde, tavırlarında yabancı, acayip bir şey göze çarptığı için sadece içinden: “Hint diyarında başka yeni bir din kabul etmiş olmasın? Yoksa orada onların âdetleri mi böyle?” diye düşünmüştü. Biraz sustuktan sonra ona, gezisi sırasında da müziğe devam edip etmediğini sordu. Muciy buna cevap olarak Malayalı uşağına, Hint kemanını getirmesini emretti. Keman, bildiğimiz kemanlara benzemekle beraber dört tel yerine üç telliydi. Üzeri mavimsi yılan derisiyle kaplıydı, ince kamıştan yayı da yarı yuvarlaktı, ucunda da sivri bir elmas parlıyordu.

Muciy önce, dediği gibi, birkaç halk şarkısı çaldı. Bunlar hazin, garip, hatta İtalyan kulağına vahşi gelen şarkılardı. Madenî tellerden çıkardığı ses hem acıklı, hem de hafifti. Ama Muciy şarkısını çalmaya başlayınca aynı ses birdenbire kuvvetlendi, çınlayarak titredi. Garip melodi, ağır ağır gidip gelen keman yayının altından, tıpkı derisiyle kemanı kaplayan yılan gibi, güzel bir kıvraklıkla akmaya başladı. Melodi öyle bir ateşle, öyle sevinç dolu coşkunlukla alevlenip yanıyordu ki hem Fabiy’in, hem de Valeriya’nın kalpleri dehşetle titredi, gözleri yaşlarla doldu… Muciy, kemana doğru eğilmiş başı, solgunlaşmış yüzü, bir çizgi halinde çatılmış kaşlarıyla daha dalgın, daha azametli görünüyordu; yayın ucundaki elmas da, bu nefis şarkının ateşiyle tutuşmuş gibi, gidip gelirken etrafa pırıltılı kıvılcımlar saçıyordu.

Muciy şarkısını bitirdi. Kemanını hâlâ omzuyla çenesi arasında sıkıyordu. Yayı tutan eli takatsiz kalmış gibi düştü. Bu sırada Fabiy: “Bu nedir? Bize çaldığın bu şarkının adı nedir?” diye haykırdı. Valeriya bir şey söylememekle beraber bütün varlığı kocasının sorusunu tekrarlıyordu.

Muciy kemanı masanın üstüne koydu, saçlarını hafifçe silkerek nazik bir gülümsemeyle: “Bu mu? Bu melodiyi… bu şarkıyı bir gün Seylan adasında duymuştum. Bu şarkı oradaki halk arasında, mesut aşkın zafer şarkısı, diye anılmaktadır” dedi. Fabiy: “Tekrar et„ diye fısıldadı. Muciy: “Hayır, bunu tekrar etmek olmaz, diye cevap verdi. Şimdiyse vakit geç oldu. Senyora Valeriya’nın dinlenmesi gerek; benim de vaktim geldi… Yoruldum”.

Bütün o gün Muciy, Valeriya’ya karşı saygılı bir tarzda hareket ediyor, eski dost gibi davranıyordu. Ama giderken Valeriya’nın elini kuvvetle sıktı, parmaklarını da avucuna batırdı. Bu sırada yüzüne öyle ısrarla bakıyordu ki Valeriya gözlerini yukarı kaldırmadığı halde birdenbire kızaran yanaklarında bu bakışın kuvvetini duydu. Muciy’e bir şey söylemedi, ama elini hızla çekti, o uzaklaşınca da çıktığı kapıya uzun uzun baktı. Bu sırada ondan eskiden de korktuğunu hatırladı… Buna gene şaştı. Muciy kendi pavyonuna gitti. Karı- koca da yatak odalarına çekildiler.

IV.

Valeriya çabuk uyuyamadı, kanı yavaş yavaş kaynıyor, başı hafifçe dönüyor, kulakları çınlıyordu. Buna sebep belki o tuhaf şarap, belki Muciy’in anlattığı hikâyeler, kemanla çaldığı şarkılardı… Sabaha karşı nihayet uyuyabildi, garip bir rüya gördü.

Rüyasında alçak kubbeli, geniş bir odaya giriyordu… Ömründe böyle bir oda görmemişti. Bütün duvarlar altın çiçeklerle süslü küçük küçük mavi çinilerle kaplıydı. Su mermerinden ince burma sütunlar mermer tavanı tutuyordu. Bu tavan da, sütunlar da yarı şeffaf gibi görünüyordu… Tozpembe bir ışık her yandan odaya sızarak eşyaya esrarlı, tek renkli bir manzara veriyordu. Bir dar halının üstüne sıralanmış ipek yastıklar, ayna gibi parlayan döşemenin ortasına kadar uzuyordu. Köşelerde, korkunç vahşi hayvanları tasvir eden, güçlükle seçilen buhurdanlar yükseliyordu. Hiçbir yanda pencere yoktu. Kadife perdeyle örtülü kapı, duvarın girintisinde kapkara duruyordu. Birdenbire perde yavaşça kaymaya başladı, aralandı… İçeri… Muciy girdi. Eğilip selâm verdi, kucağını açtı, güldü… Sert elleriyle Valeriya’nın belini sardı. Kuruyan dudakları bütün vücudunu yakmaya başladı. Valeriya, kendinden geçerek sırtüstü yastıkların üzerine yuvarlandı…

Valeriya dehşetinden inleyerek birçok çırpınmalardan sonra gözlerini açtı. Nerede olduğunu, ne yaptığını hâlâ anlayamıyordu. Karyolasında doğruldu, çevresine bakındı… Bütün vücuduna bir ürperme yayıldı… Fabiy yanında yatıyordu. Uykudaydı; ama pencereden bakan yuvarlak, parlak ayın ışığı altında yüzü, ölü yüzü gibi solgun… Ölü yüzünden de mahzun görünüyordu. Valeriya kocasını uyandırdı. Kocası yüzüne bakar bakmaz: “Neyin var?” diye haykırdı. Valeriya hâlâ titremeye devam ederek: “Ben… Ben bir korkunç rüya gördüm” diye fısıldadı…

Tam bu sırada pavyonun bulunduğu taraftan kuvvetli müzik sesi duyuldu. İkisi de Muciy’in kendilerine çaldığı melodiyi tanıdılar. Bu, tatmin edilmiş aşkın zafer şarkısıydı. Fabiy, şaşkın şaşkın Valeriya’ya baktı… O da gözlerini kapadı, başını çevirdi. İkisi de nefeslerini tutarak şarkıyı sonuna kadar dinlediler. Son inleyiş kesilince, ay bulutların arkasına gizlendi, oda birdenbire karanlıklara gömüldü… Karıkoca bir tek söz konuşmadan başlarını yastığa koydular, kimin ne zaman uykuya daldığının farkına varmadılar.

V.

Ertesi gün Muciy kahvaltıya geldi. Memnun görünüyordu. Valeriya’yı neşeyle selâmladı. Valeriya onun selâmına telâşlı telâşlı karşılık verdi. Göz ucuyla de yüzüne baktı. Onun memnun, neşeli yüzünden, içe işleyen merak dolu gözlerinden dehşet duydu. Muciy gene bir şeyler anlatmak istediyse de Fabiy sözünü kesti.

— Galiba yeni yerinde rahat uyuyamadın? diye sordu. Karımla dün bize çaldığın şarkıyı duyduk.

Muciy sordu:

— Ya, demek duydunuz? Evet, gerçekten onu çaldım, ama çalmadan önce uyumuştum, hatta şaşılacak bir rüya bile gördüm.

Valeriya kulak kesildi.

Fabiy sordu:

— Nasıl bir rüya?

Muciy, gözlerini Valeriya’dan ayırmayarak:

Kubbeli, şark usulü döşeli geniş bir odaya girdiğimi gördüm, diye cevap verdi. Burma sütunlar kubbeyi tutuyordu. Duvarlar çiniyle kaplıydı. Odada ne bir pencere, ne de mum olmamakla beraber içersini pembe ışık dolduruyordu, sanki bütün oda şeffaf taşlardan yapılmıştı. Köşelerde Çin işi buhurdanlar tütüyordu. Yerde de halı boyunca ipek yastıklar duruyordu. Ben, perdeyle örtülü kapıdan içeri girdim. Tam karşıya düşen öteki kapıdan da bir zamanlar sevmiş olduğum kadın göründü. Bana o kadar güzel, öyle cana yakın göründü ki bütün varlığım eski aşkımla tutuştu…

Muciy manalı mânalı sustu. Valeriya kımıldamadan oturuyor, sadece yavaş yavaş sararıyordu… Derin derin nefes alıyordu.

Muciy sözlerine devamla:

— O sırada uyandım, bildiğiniz şarkıyı çaldım, dedi.

Fabiy sordu:

— Peki, ama o kadın kimdi?

— Kim miydi? Bir Hintlinin karısı. Onunla Delhi’de tanışmıştım… Şimdi, artık hayatta değil. Öldü.

Fabiy :

— Ya kocası? diye sordu. Ama niçin sorduğunu kendisi de bilmiyordu.

— Kocası da ölmüş, diyorlar. Tanıştığımızdan az sonra ikisinin de izlerini kaybettim. Fabiy:

— Tuhaf! Karım da bu gece tuhaf bir rüya görmüş, dedi.

Muciy gözlerini Valeriya’nın yüzüne dikti.

Fabiy:

— Ama gördüğü rüyayı bana anlatmadı, diye ilâve etti.

Bu sırada Valeriya ayağa kalktı, odadan çıkıp gitti. Kahvaltıdan hemen sonra Muciy de Ferraro’da işleri olduğunu, ancak akşama dönebileceğini söyleyerek oradan ayrıldı.

VI.

Muciy gelmeden birkaç hafta önce Fabiy karısının portresini yapmaya başlamıştı. Onu aziz Cecile’in özellikleriyle tasvir etmişti. O zamana kadar sanatında bir hayli ilerlemişti. Leonardo da Vinci’nin talebelerinden namlı Luini onu ziyaret etmek için Ferraro’ya kadar gelmiş, tavsiyeleriyle yardım ederek bu sırada büyük üstadının öğütlerini de ona söylemişti. Portre hemen hemen hazırdı. Birkaç çizgi ilâvesiyle yüzü bitirmek kalıyordu, ondan sonra Fabiy eserleriyle haklı olarak övünebilirdi. Muciy Ferraro’ya gidince o da atölyesine yollandı. Valeriya kocasını her zaman orada beklerdi. İçeri girince seslendi, ama cevap veren olmadı. Gizli bir telâş Fabiy’in benliğini sardı, karısını aramaya başladı. Evde hiçbir yerde yoktu. Fabiy bahçeye koştu. Orada uzak, ıssız hıyabanlardan birinde Valeriya’yı gördü. Başını yere eğmiş, ellerini dizlerinin üstüne kavuşturmuş, sıralardan birinde oturuyordu. Arkasında servilerin koyu yeşilliklerinin arasında yüzünde hain bir gülümseme dolaşan mermer heykeli duruyordu.

Valeriya kocasının gelişine pek sevindi. Onun telâşlı sorularına cevap olarak başı ağrıdığını söyledi.

— Ama bunun zararı yok, portreyi bitirmeye hazırım, dedi.

Fabiy onu atölyeye götürdü, oturttu, fırçayı eline aldı. Ama ne yazık ki istediği ifadeyi vererek yüzü bir türlü bitiremedi. Biraz solgun olması, yorgun görünmesi buna sebep değildi… Hayır, Valeriya’da o kadar beğendiği, ona aziz Cecile’in şeklini vermek istediği kutsal ifadeyi bir türlü bulamıyordu. En sonunda fırçayı attı. Karısına da keyfi yerinde olmadığını söyledi, onun da pek sağlıklı görünmediği için gidip biraz yatması hiç fena olmayacağını anlattı. Bunun arkasından tuvali resimle beraber duvara çevirdi.

Dinlenmeye ihtiyacı olduğunu Valeriya da kabul etti. Başı ağrıdığını tekrarlayarak yatak odasına çekildi.

Fabiy atölyede kaldı. O da anlayamadığı acayip bir tesirin altında bulunduğunu hissediyordu. Muciy ile bir çatı altında bulunmak onu sıkıyordu. Oysaki kendisi çağırmıştı. Hem buna kıskanma denemezdi… Valeriya’yı kıskanmaya imkân var mıydı! Ama dostunun şahsında da eski arkadaşını bulamıyordu,

Muciy’in uzak ülkelerden, beraberinde getirdiği, hem galiba benliğine hâkim olan, kanına giren o yabancı, bilinmeyen yeni şeyler, büyücü tavırları, şarkıları, tuhaf içkiler, sonra dilsiz Malayalı uşak, hatta Muciy’in elbisesinden, saçlarından, nefesinden ortalığa yayılan o baharat kokusu, Fabiy’e güvensizliğe hattâ belki de ürkekliğe benzer bir duygu telkin ediyordu. Hem neden acaba Malayalı uşak masa başında hizmet ederken kendisine öyle hoşa gitmeyen bir dikkatle bakıyordu? Doğrusu başkası olsa onun İtalyanca anladığını sanırdı. Muciy konuşurken dilini feda ederek büyük bir adağı yerine getirdiğini, bunun için de şimdi büyük bir kuvvete sahip olduğunu söylemişti. Nasıl bir kuvvete sahipti? Dilini feda etmekle bu kuvveti nasıl elde etmişti? Bütün bunlar pek garip, anlaşılmaz şeylerdi! Fabiy karısının yanına gitti. Valeriya elbiseleriyle yatakta yatıyordu, ama uyumuyordu. Kocasının ayak seslerini duyunca titredi, sonra bahçede olduğu gibi gelişine sevindi. Fabiy karyolanın kenarına oturdu, Valeriya’nın elini tuttu. Biraz sustuktan sonra: Geceleyin korktuğun rüya neydi? Bu rüya da Muciy’in anlattığı rüyaya benziyor muydu? diye sordu.

Valeriya kızardı, çabuk çabuk cevap verdi:

— Hayır! Hayır! Rüyamda… Bir korkunç canavar gördüm, beni paralamak istiyordu.

Fabiy:

— Canavar mı? İnsan kılığında bir canavar mı? diye sordu.

Valeriya:

— Hayır, bir hayvandı… Hayvandı! diyerek başını çevirdi. Ateşler içinde yanan yüzünü yastıkların arasına sakladı.

Fabiy bir müddet karısının elini tuttu; sessizce dudaklarına götürdü, sonra uzaklaştı.

Karıkoca o günü neşesiz geçirdiler. Sanki tepelerinde kapkara bulutlar duruyordu… Ama bunun nasıl bir şey olduğunu bilmiyorlardı. Bir tehlike karşısındaymışlar gibi hep beraber olmak istiyorlardı. Ama birbirlerine ne söyleyeceklerini bilmiyorlardı. Fabiy gene portreye başlamak, Ferraro da çıkarak bütün İtalya’da dillere destan olan Ariosta’nın manzum eserini okumak istediyse de muvaffak olamadı… Akşam geç vakit, tam yemek yeneceği sırada Muciy geri döndü.

VII.

Muciy sakin, memnun görünüyordu, ama pek az konuşuyordu. Daha çok Fabiy’e, eskiden tanıdıkları kimselere, Almanya seferine, imparator Karl’a dair sorular soruyordu. Roma’ya giderek yeni papayı görmek istediğinden bahsetti. Valeriya’ya gene Şiraz şarabı teklif etti. İstemeyince kendi kendine: “Şimdi artık lüzum kalmadı” dedi. Karısıyla beraber yatak odasına çekilen Fabiy çabucak uykuya daldı… Bir saat sonra uyanınca kendisiyle beraber aynı yastıkta kimsenin yatmamış olduğuna kanaat getirdi, çünkü Valeriya yanında yoktu.

Hemen yerinden fırladı, tam bu sırada karısının, sırtında geceliğiyle odaya girdiğini gördü. Biraz önce hafif bir yağmur yağıp geçmekle beraber ay çok parlaktı. Valeriya’nın gözleri kapalıydı. Hareketsiz yüzünde gizli bir korku ifadesi vardı. Karyolaya yaklaştı, ileriye doğru uzanan elleriyle yatağı yokladıktan sonra çabucak sessizce yattı. Fabiy ona bir şey soracak olduysa da cevap alamadı. Karısı derin bir uykuya dalmış gibi yatıyordu. Ona eliyle dokundu, elbisesinde, saçlarında yağmur damlaları vardı, çıplak ayaklarına kum taneleri yapışmıştı. Hemen ayağa fırladı, yarı açık duran kapıdan bahçeye koştu.

Ay, gözleri kamaştıran bir parlaklıkla ortalığı aydınlatıyordu. Fabiy çevresine bakındı, kum serpili yolda iki çift ayağın izlerini gördü. Bunlardan bir çifti yalındı. İzler pavyonla evin arasında bir kenarda bulunan yaseminle örtülü kameriyeye gidiyordu. Fabiy şaşkınlık içinde duraladı. Tam bu sırada gene birdenbire bir gece önce duyduğu şarkının sesleri kulağına geldi! Titredi, koşarak pavyona girdi… Muciy odanın ortasında durmuş keman çalıyordu. Fabiy ona doğru atıldı:

— Sen bahçedeydin, dışarı çıktın, elbisen yağmurdan ıslanmış!

Muciy, sanki Fabiy’in heyecanlanmasına şaşmış gibi, kekeleyerek:

— Hayır… Bilmiyorum… Galiba… Dışarı çıkmadım… diye cevap verdi.

Fabiy onun kolunu yakaladı.

— Hem niçin gene o şarkıyı çalıyorsun? Yoksa gene rüya mı gördün?

Muciy aynı şaşkınlıkla Fabiy’e dalgın dalgın bakıyor, susuyordu.

— Cevap versene!

Muciy kendinden geçmiş bir halde mırıldanarak:

— Ay tepsi gibi yuvarlak, Dere yılan gibi parlak; Dost uyandı, düşman uykuda. Çaylak tavuğu paralamada… Beni kurtar! diye bir şarkı mırıldanıyordu.

Fabiy bir iki adım geriledi. Muciy’i uzun uzun süzdü… Eve, sonra da yatak odasına döndü. Valeriya başını bir omzuna dayamış, ellerini, dermansız, iki yana bırakmış, ağır bir uykuya dalmıştı. Onu uyandırmak kolay olmadı… Ama gözlerini açıp kocasını karşısında görünce titreyerek boynuna sarıldı. Bütün vücudu tir tir titriyordu. Fabiy onu teselli etmeye çalıştı:

— Neyin var, sevgilim, neyin var? diye tekrarladı durdu.

Valeriya kocasının göğsünde titremeye devam ediyordu.

Yüzüyle ona sokulurken:

— Ah, öyle korkunç rüyalar görüyorum ki! diye fısıldıyordu. Fabiy sormak istediyse de Valeriya sadece titriyordu.

Nihayet kocasının kucağında uykuya daldığı zaman pencereler sabahın ilk ışığıyla kızıllaşmaya başlamıştı.

VIII.

Ertesi gün Muciy sabahleyin kayboldu. Valeriya da kocasına yakınlarındaki manastıra gitmek niyetinde olduğunu söyledi. Bu manastırda, kendisine karşı sonsuz bir güven beslediği vaftiz babası olan ihtiyar, ağırbaşlı bir keşiş vardı. Fabiy’in sorularına, son günlerin izlemleri tesiriyle ağır yükler altında kalan ruhunu tövbe ederek hafifletmek istediğini söyledi. Fabiy Valeriya’nın süzülmüş yüzüne baktı, ahenksiz sesine kulak verdi, en sonunda onun bu düşüncesine hak verdi. Saygıdeğer papaz Lorenzo karısına faydalı öğütler verebilirdi. Şüphelerini de dağıtırdı…

Valeriya dört muhafız kılavuzun himayesi altında manastıra gitti. Fabiy evde kaldı. Karısı dönünceye kadar bahçede dolaştı. Ona ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. Bu sırada gittikçe artan bir korku, kızgınlık duyuyordu. Bilemediği şüphelerin acısı benliğini sarıyordu. Birkaç defa pavyona girdi, ama Muciy bir türlü dönmüyordu. Malayalı uşak da tevekkülle başını eğmiş, put gibi duruyordu. Tunç yüzünde (hiç değilse Fabiy’e öyle gelmişti) gizli bir gülümseme dolaşıyordu.

Bu sırada Valeriya tövbe ederken papaza her şeyi açıkladı. Anlatırken utanç değil, dehşet duyuyordu. Papaz dikkatle dinledi, onu takdis etti, elinde olmayarak işlediği günahı bağışladı. İçinden de: “Bu bir büyü işi, şeytan tılsımı… Bunu böyle bırakmaya gelmez” diye düşündü. Valeriya ile beraber köşke gitti. Bu hareketini de kendisini teselli etmek için yapıyormuş gibi gösterdi. Papazı gören Fabiy biraz telâşlandı. Ama tecrübeli ihtiyar, nasıl hareket edeceğini önceden tasarlamıştı.

Fabiy ile yalnız kalınca, tabii, Valeriya’nın tövbe ederken açtığı sırrı söylemedi, ama çağırmış olduğu misafiri tez elden evinden uzaklaştırmasını tavsiye etti. Hikâyeleri, şarkıları, hareketleriyle Valeriya’nın hayalini tahrik ettiğini söyledi. Hem de ihtiyarın fikrince, hatırladığına göre Muciy, eskiden de pek öyle dinine bağlı bir insan değildi. Uzun zaman Hıristiyanlık girmemiş diyarlarda dolaştığı için yanlış yola sapmış, hatta büyücülük sırlarını öğrenmiş olabilirdi. Bu sebeple ortada eski dostluk hakları mevcut olmakla beraber makul durumda ayrılmanın gerekli bir şey olduğunu gösteriyordu. Fabiy sayın keşişle aynı fikirdeydi. Kocası, keşişin tavsiyelerini bildirdiği zaman Valeriya pek memnun oldu. Karı-kocanın iyi niyetleriyle, dilekleriyle uğurlanan papaz Lorenzo manastır ve yoksullar için zengin hediyeleri yüklenerek manastırın yolunu tuttu.

Fabiy hemen akşam yemeğinden sonra Muciy ile anlaşmaya karar vermişti, ama garip misafiri yemek zamanına kadar geri dönmedi. Bunun üzerine Fabiy, Muciy ile konuşmayı ertesi güne bıraktı. Karıkoca da yatak odasına çekildiler.

IX.

Valeriya çabucak uyuyuverdi. Fabiy uyuyamıyordu. Gördükleri, duydukları gecenin karanlığında daha canlı olarak aklına geliyordu. Daha büyük bir ısrarla kendi kendine sorular soruyor, onları eskisi gibi cevaplandıramıyordu. Muciy gerçekten de bir büyücü müydü? Sihirleriyle Valeriya’yı da zehirlemiş miydi? O, hasta… Ama hastalığı ne?

Fabiy başını ellerinin üstüne koymuş nefesini tutarak derin düşüncelere dalmıştı. Bu arada ay da bulutsuz gökyüzünde yükselmeye başlamıştı. O anda hafif, mis kokulu bir nefes pavyon tarafından esmeye (yoksa Fabiy’e mi öyle gelmişti), ayın ışığıyla beraber pencerenin yarı şeffaf camlarından geçerek odayı doldurmaya başladı… Bu sırada ısrarlı, şehvetli bir fısıltı duyuluyordu… Tam o anda Fabiy, Valeriya’nın yavaş yavaş kımıldamaya başladığını gördü.

Fabiy silkindi, bir de ne görsün: karısı yavaş yavaş karyoladan kalkıp önce bir, sonra öteki ayağını yere indirdikten sonra tıpkı bir uyurgezer gibi, fersiz gözlerini karşı tarafa dikerek ellerini ileriye uzata uzata bahçeye çıkan kapıya doğru yürümeye başlamaz mı! Fabiy yıldırım hızıyla yatak odasının öteki kapısından dışarı fırladı, var hızıyla evin köşesinden dönerek bahçeye çıkan birinci kapıya dayandı. Sürmeye elini götürmüş götürmemişti ki birisinin kapıyı içerden açmaya çalıştığını, var kuvvetiyle ittiğini… Sonra bir, bir daha dayandığını hissetti… Ondan sonra inleyen bir ses duyuldu…

Fabiy: “Ama Muciy kentten dönmemişti ki!” diye düşündü, hemen pavyona koştu…

Bir de ne görsün!

Ayın parlak ışıklarıyla aydınlanan yoldan gene tıpkı bir uyurgezer gibi, gene ellerini ileriye doğru uzatıp fersiz gözlerini alabildiğine açarak Muciy kendisine doğru gelmiyor mu!.. Fabiy koşa koşa ona yaklaştı. Muciy onu görmeden intizamla, adım adım ilerliyordu. Ay ışığıyla aydınlanan yüzü, tıpkı Malayalının yüzü gibi gülüyordu. Fabiy ona adıyla seslenmek istedi.. Ama bu sırada arkasında, evde bir pencere çarptığını duydu… Başını çevirdi, baktı…

Gerçekten de yere kadar inen yatak odasının penceresi ardına kadar açılmıştı. Bir ayağını ileriye doğru uzatan Valeriya orada duruyordu… Elleriyle sanki Muciy’i arıyordu… Bütün vücuduyla ona doğru uzanıyordu.

Anlatılmaz bir öfke, birdenbire kabaran kudurmuş bir dalga gibi, Fabiy’in kalbini doldurdu.

— Kahrolası büyücü! diye bağırdı.

Bir eliyle Muciy’in boğazına yapıştı, öteki eliyle de kemerinde asılı duran kamayı kavrayarak sapına kadar böğrüne sapladı. Muciy, acı acı bağırdı. Yarayı eliyle bastırdı, sendeleye sendeleye pavyona doğru koştu… Ama tam Fabiy’in onu vurduğu sırada Valeriya da tıpkı öyle acı acı bağırdı, yıldırımla vurulmuş gibi yere yuvarlandı.

Fabiy karısına doğru atıldı, yerden kaldırdı, götürüp karyolaya yatırdı, onunla konuşmaya başladı…

Valeriya uzun zaman hareketsiz yattı. Ama sonra gözlerini açtı, biraz önce kaçınılmasına imkân olmayan ölümden kurtulmuş bir insan gibi derin derin, sık sık sevinçle nefes aldı, kocasını gördü, elleriyle boynuna sarılarak göğsüne sokuldu. “Sensin, sensin, değil mi?” diye fısıldıyordu. Elleri yavaş yavaş gevşedi, başı arkaya düştü, dudaklarında mesut gülümsemeyle: “Tanrıya şükür, her şey bitti… Ama öyle yorgunum ki!” diye mırıldanarak derin uykuya daldı, artık uykusu ağır değildi.

X.

Fabiy karısının yanına oturdu. Gözlerini solgun, zayıflamış, ama sükûnete kavuşmuş yüzünden ayırmayarak, olan bitenleri, aynı zamanda da şimdi nasıl hareket etmesi gerektiğini düşünmeye başladı. Nasıl bir çareye başvurmalıydı? Muciy’i öldürdüyse (kamanın ne kadar derin saplandığını göz önünde tutacak olursa bundan hiç şüphe edemezdi), evet Muciy’i öldürdüyse bunu saklamaya imkân yoktu ki!

Bunu düke, yargıçlara bildirmek gerekti… Ama böyle anlaşılmaz, karışık bir şeyi nasıl izah etmeliydi? Fabiy kendi evinde akrabasını, en iyi dostunu öldürmüştü! Hemen: Niçin? Sebep ne? diye soracaklardı… Ya Muciy ölmemişse? Fabiy bu kararsızlığa daha fazla tahammül edemedi. Valeriya’nın uyuduğuna kanaat getirdikten sonra oturduğu koltuktan usulca kalktı, evden çıkarak pavyona doğru yürüdü.

Orada her şey sessizdi. Yalnız pencerelerden birinde ışık vardı. Kalbi titreyerek dış kapıyı açtı. (Burada kanlı parmak izleri duruyordu, yoldaki kumların üstünde de siyah kan damlaları göze çarpıyordu). Birinci karanlık odadan geçti… Şaşkınlıktan donarak eşikte durdu.

Odanın ortasında, bir acem halısının üstünde Muciy bütün uzuvlarını germiş upuzun yatıyordu, başının altında bir ipek yastık vardı, üzeri siyah çizgili bir kırmızı şal ile örtülmüştü.

Balmumu gibi sapsarı olan yüzü tavana doğru çevrilmişti. Gözleri kapalıydı. Göz kapakları morarmıştı. Nefes aldığı belli değildi. Bir ölüyü andırıyordu.

Aynı şekilde kırmızı şala sarılmış olan Malayalı, onun ayakları ucunda diz çökmüştü. Sol elinde eğrelti otuna benzeyen o zamana kadar hiç görmediği bir dal tutuyordu. Hafifçe öne doğru eğilmiş, sabit gözlerini efendisinin yüzüne dikmişti.

Yerde orta büyüklükte bir meşale duruyor, yeşilimtırak aleviyle odayı aydınlatıyordu. Alev titremiyor, is de yapmıyordu. Fabiy içeri girince Malayalı hiç kımıldamadı, yalnız göz ucuyla baktı, sonra gözlerini gene Muciy’in yüzüne dikti. Arada sırada dalı kaldırıp indiriyor, havada sarsıyordu. Bu sırada sessiz dudakları hafifçe açılıyor, kımıldıyor, sanki sessiz sessiz bir şeyler söylüyordu.

Malayalı ile Muciy’in arasında, yerde Fabiy’in dostunu vurduğu kama duruyordu. Malayalı elindeki dalla kamanın kanlı ağzına bir defa vurdu. Bir dakika geçti… Bir daha vurdu.

Fabiy, Malayalı’ya yaklaştı, eğildi, hafif bir sesle:

— Öldü mü? diye sordu.

Malayalı başını yukardan aşağı eğdi. Sonra elini şalın altından çıkararak emreden bir hareketle kapıyı gösterdi.

Fabiy sorusunu tekrarlamak istediyse de emreden el gene aynı hareketi yaptı. Fabiy öfke, şaşkınlık duymakla beraber boyun eğmek zorunda kaldı.

Valeriya’yı eskisi gibi uykuda buldu. Yüzünde daha büyük bir sükûnet vardı. Fabiy soyunmadı, pencere önüne oturdu, gene düşüncelere daldı. Yükselen güneş onu gene eski yerinde buldu. Valeriya hâlâ uyanmıyordu.

XI.

Fabiy karısının uyanmasını beklemek, ondan sonra Ferraro’ya gitmek istiyordu. Birdenbire birisi yatak odasının kapısını hafifçe vurdu. Fabiy dışarı çıktı, karşısında ihtiyar uşağı Antonio’yu buldu.

İhtiyar:

— Senyör, dedi. Biraz önce Malayalı bize senyör Muciy’in hastalandığını, eşyalarıyla beraber kente taşınmak istediğini söyledi. Bunun için sizden eşyalarını yerleştirmeye yardım etmek üzere birkaç hizmetçi vermenizi, öğleye doğru birkaç yük, bir de binek atıyla kılavuz göndermenizi rica ettiğini anlattı. İzin veriyor musunuz? Fabiy:

— Bunları sana Malayalı mı söyledi? diye sordu. Nasıl? O, dilsiz değil mi?

— İşte, senyör, bunların hepsini bizim dilimizde yazdığı kâğıt; pek doğru yazılmış.

— Demek ki Muciy hastalanmış?

— Evet, ağır hastaymış, kendisini görmek imkânsızmış.

— Doktor çağırmadılar mı?

— Hayır. Malayalı izin vermedi.

— Demek ki bu kâğıdı sana Malayalı yazdı, ha?

— Evet, senyör.

Fabiy biraz sustu, sonra:

— Eh, peki, icabına bak, dedi.

Antonio uzaklaştı. Fabiy uşağın arkasından şaşkın şaşkın bakakaldı.

“Demek ki ölmemiş?” diye düşünüyordu. Buna sevinmek mi, yoksa esef etmek mi gerektiğini bilmiyordu. Hastaymış! Ama birkaç saat önce gördüğü bir ölüydü!

Fabiy, Valeriya’nın yanına döndü. Karısı uyandı, başını kaldırdı. Uzun uzun, manalı manalı bakıştılar.

Valeriya birdenbire sordu:

— O, artık yok, değil mi?

Fabiy titredi.

— Nasıl… Yok? Sen… Yoksa…

Valeriya:

— O, gitti mi? diye devam etti.

Fabiy’in kalbi ferahladı.

— Hayır, henüz gitmedi, ama bugün gidiyor.

— Ben de bir daha onu hiç göremeyeceğim, değil mi?

— Hiç görmeyeceksin.

— O rüyalar bir daha tekrarlanmayacak mı?

— Hayır.

Valeriya gene sevinçle içini çekti. Mesut gülümseme gene dudaklarında belirdi. İki elini kocasına uzattı.

Biz de bir daha ondan hiç bahsetmeyeceğiz, işitiyor musun, sevgilim? O gitmeden ben odamdan çıkmayacağım. Sen şimdi bana hizmetçilerimi gönder… Ha, sahi, şunu da al! diyerek gece masasının üstünde duran Muciy’in armağan ettiği inci gerdanlığı gösterdi. Onu al da en derin kuyularımızdan birinin içersine at. Beni kucakla, ben senin Valeriya’nım. O gitmeden de… Yanıma sakın gelme!

Fabiy gerdanlığı aldı. İncilerin rengi donuklaşmış gibiydi. Ondan sonra karısının dileğini yerine getirdi. Daha sonra uzaktan pavyona bakarak bahçede dolaşmaya başladı. Orada eşyaları yerleştirmeye çalışıyorlardı.

Uşaklar sandıkları dışarı çıkarıyor, atlara yüklüyorlardı… Malayalı aralarında yoktu.

Yenilmez bir duygu Fabiy’i pavyonda olan bitenleri bir daha görmeye çekiyordu. Pavyonun arka tarafında sabahleyin Muciy’in yatmakta olduğu odaya girilebilen gizli bir kapı vardı. Gizlenerek kapıya yaklaştı, kapalı değildi. Ağır perdenin kenarını kaldırarak odaya korka korka baktı.

XII.

Muciy, artık halının üstünde yatmıyordu. Koltukta oturuyordu, ama Fabiy’in ilk gelişinde gördüğü gibi bir cesetten farkı yoktu.

Taş gibi sertleşen kafası, koltuğun arkasına yaslanmıştı. Avuçları açık olan elleri iki yanına uzatılmıştı, dizlerinin üstünde sapsarı duruyordu. Göğsü inip kalkmıyordu.

Koltuğun yanında kuru otlarla serpili yerde, içlerinde siyah su bulunan birkaç kâse duruyordu. Bunlardan etrafa boğucu baharat kokusu yayılıyordu. Her kâsenin yanında ara sıra altın gibi gözlerini ışıldatan bakır renkli küçük yılanlar çöreklenmişti. Mııciy’in karşısında da Malayalının uzun vücudu yükseliyordu. Sırtına renk renk ipekli hırka giymişti. Beline kaplan kuyruğu bağlamıştı. Başında boynuzlu başlık vardı.

O, hareketsiz durmuyordu. Kâh huşu içinde yerlere kadar eğiliyor, sanki dua ediyordu, kâh bütün vücuduyla doğruluyor, hatta parmak ucuna basarak kalkıyordu. Kâh kollarını ahenkle alabildiğine açıyor, kâh ısrarla Muciy’e doğru uzatıyordu. Tehdit yahut emrettiği sanılırdı. Kaşlarını çatıyor, ayağını yere vuruyordu. Bütün bu hareketler ona galiba büyük bir gayrete mal oluyor, hatta eziyet veriyordu, çünkü ağır ağır nefes alıyordu. Yüzünden de buram buram ter akıyordu. Birdenbire olduğu yerde donmuş gibi kaldı, göğsünü havayla şişirerek alnını buruşturdu. Kenetlenmiş parmaklarını gererek, sanki ellerinde görünmeyen dizginleri tutuyormuş gibi, ellerini kendisine doğru çekti… Fabiy dehşet içinde Muciy’in başının koltuğun arkasından ayrılarak Malayalının ellerinin peşi sıra uzandığını gördü… Malayalı ellerini indirdi. Muciy’in başı gene bütün ağırlığıyla koltuğun arkasına yaslandı. Malayalı hareketlerini tekrarladıkça itaatli baş da hareketini tekrarlıyordu. Kâselerin içindeki siyah su kaynamaya başladı. Bu sırada kâseler çın çın çınlıyordu. Bakır renkli yılanlar kâselerin çevresinde dalgalanarak kıvrandılar.

Bu sırada Malayalı bir adım ilerledi, kaşlarını kaldırdı, gözlerini alabildiğine açarak başını Muciy’e doğru salladı… Ölünün gözkapakları titredi. İntizamsız bir şekilde aralandı. Onların altından kurşun gibi donuk gözbebekleri göründü. Malayalının yüzünde gururla karışık zafer, sevinç, evet, hemen hemen garezle dolu bir sevinç parladı. Dudaklarını alabildiğine açtı. Gırtlağının en derin bir yerinden kuvvetli, uzun uzun uluyan bir ses çıkardı. Muciy’in dudakları da aralandı. O vahşi ulumaya karşılık bir inilti duyuldu.

Ama Fabiy daha fazla dayanamadı. Bu şeytan oyununda kendisi de hazır bulunuyormuş gibi geldi!.. O da bağırdı, arkasına bakmadan, elden geldiği kadar çabuk evine koştu. Bu sırada hem dua ediyor, hem istavroz çıkarıyordu.

XIII.

Aradan üç saat geçtikten sonra Antonio yanına gelerek her şeyin hazırlandığını, bütün eşyaların yerleştirildiğini, senyör Muciy’in yola çıkmak üzere olduğunu söyledi. Fabiy uşağına hiç cevap vermeden taraçaya çıktı. Buradan pavyon görünüyordu. Yüklü birkaç at pavyona yakın bir yerde duruyordu. Pavyonun tam önüne kuvvetli bir doru aygır getirilmişti. İki kişilik geniş semeri vardı.

Gene orada başları açık uşaklarla silâhlı kılavuzlar duruyordu.

Pavyonun kapısı açıldı. Muciy, Malayalının yardımıyla dışarı çıktı. Malayalının arkasında gene her zamanki elbisesi vardı.

Muciy’in yüzü sapsarı idi. Kolları da bir ölünün kolları gibi sarkıyordu, ama kendisi yürüyordu… Evet, yürüyordu! Ata binince dimdik oturdu, el yordamıyla de yuları buldu. Malayalı onun ayaklarını üzengilere geçirdi, semerin arkasına atladı, eliyle efendisinin belini kavradı, kervan yola koyuldu.

Atlar rahvan gidiyordu. Evin önünden saparlarken Fabiy, Muciy’in esmer yüzünde iki tane beyaz nokta görür gibi olmuştu…

Ne! Yoksa ona gözlerini mi çevirmişti? Yalnız Malayalı eğilerek selâm verdi. Her zamanki gibi alaylı bir tavrı vardı.

Valeriya da bütün bunları görmüş müydü? Pencerelerinin panjurları kapalıydı… Ama belki de panjurların arkasında duruyordu.

XIV.

Valeriya öğle yemeğine yemek odasına geldi. Pek sakin, şefkatliydi. Böyle olmakla beraber hâlâ yorgunluktan şikâyet ediyordu. Ama artık ne telâşı, ne eski daimî şaşkınlığı, ne de korkusu kalmamıştı. Muciy gittikten bir gün sonra Fabiy, gene portresini yapmaya başladığı zaman yüz çizgilerinde, bir müddet kaybolarak kendisini şaşırtan o eski temiz ifadeyi buldu… Fırça da bezin üzerinde hafiflikle, güvenle dolaşmaya başladı.

Karıkoca eski hayatlarına kavuştular.

Muciy, sanki hiçbir zaman yeryüzüne gelmemiş gibi, kaybolup gitmişti. Ne Fabiy, ne de Valeriya ondan, onun talihinden hiç bahsetmemeye birbiriyle söz birliği etmiş gibiydiler. Hoş, onun talihi herkes için bir muamma olarak kalmıştı ya!

Sanki yer yarılmış, Muciy’i yutmuştu.

Fabiy bir gün, o uğursuz gece olan bitenleri karısına anlatmak zorunda olduğunu hissetti… Ama o da galiba kocasının böyle bir niyeti olduğunu anlamıştı. Nefesini kesti, vurmasını bekliyormuş gibi gözleri kısıldı… Fabiy de onu anladı, bu vuruşu indirmedi.

Güzel bir güz günü Fabiy, Cecile’in portresini bitirmekteydi. Valeriya orgun önüne oturmuştu. Parmakları tuşlarda dolaşıyordu… Birdenbire, iradesi dışında, elleri Muciy’in bir zamanlar çaldığı “‘Aşkın Zafer Şarkısını” çalmaya başladı. Tam o anda evlendiği günden beri ilk defa içinde canlanmaya başlayan bir yeni hayatın kıpırdanışını hissetti… Titredi, şarkıyı kesti…

Bunun manası ne idi? Yoksa…

El yazması burada sona eriyor.

TURGENYEV
HİKÂYELER I
Bu eseri ŞAHİN AKALIN dilimize çevirmiştir.
İSTANBUL 1949 – MİLLÎ EĞÎTÎM BASIMEVİ

Yorum yapın

insanokur.org’u

bilgiyle tutsaklıktan özgürlüğe…
“yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek…”