Avcı Toplumların Mitolojisi

Paleolitik Çağ

Avcı Toplumların Mitolojisi (MÖ yaklaşık 20.000-8.000)

İnsanoğlunun biyolojik evrimini tamamladığı dönem tarihinin en uzun ve en geliştirici dönemidir. Pek çok yönden ürkütücü ve umutsuz bir dönem yaşanmıştı. Bu ilk insanlar henüz tarımı geliştirmemişlerdi. Kendi besinlerini yetiştiremez, tümüyle avcılık ve toplayıcılığa bağımlı yaşarlardı. Avlarını öldürmek ve çevrelerini bir ölçüde olsun denetim altına tutmak için geliştirdikleri avlanma silahları ve becerileri sayesinde sağ kalmalarında mitolojinin önemi büyüktü. Neandertaller gibi Paleolitik erkeklerle kadınlar da yazılı mitler bırakamadılar, fakat bu öyküler insanların kendilerini ve yaşadıkları zorlukları anlamalarında öyle can alıcıydılar ki geleceğin okuryazar kültürlerinin mitolojilerinde, bölük pörçük de olsa yaşamaya devam ettiler. Aynı zamanda Paleolitik çağın insanları gibi avcı toplumlarda yaşayan ve tarım devrimi geçirmemiş doğal insanlar olan Pigmeler ve Avustralya yerlilerinden de ilkel insanların deneyimleri ve kaygıları hakkında çok şey öğrenebiliriz.

Doğal ortamda yaşayan bu insanların mitler ve simgelerle düşünmeleri de doğaldır, çünkü etnologlarla antropologların işaret ettiğine göre, günlük yaşamlarında ruhsal bir boyutun varlığının enikonu bilincindeydiler. Bizim kutsal ya da tanrısal dediğimiz deneyimi yaşamak sanayileşmiş, kent toplumlarında yaşayan erkeklerle kadınlar için uzak bir gerçekliğe dönüşmüştür; oysa örneğin, Avustralyalılar açısından, uluorta olmakla kalmayıp somut dünyadan da daha gerçektirler. Avustralyalıların uykuya ve hayal dünyasına daldıklarında girdikleri “Düşlerâlemi” zaman dışıdır. Sıradan yaşama değişmez bir ortam hazırlar; orada ölüm, akıcılık, olayların sonu gelmemecesine art arda gelişmesi ve mevsim döngüleri egemendir. Düşlerâleminde güçlü, arketipal (ilkörneksel) varlıklar olan atalar yaşar, insanoğluna yaşamak için gerekli olan avcılık, savaş, seks, dokumacılık ve sepetçilik gibi becerileri öğretirler. Bunlar inanç dışı değil kutsal etkinliklerdir, ölümlü erkeklerin ve kadınların Düşlerâlemiyle ilişki kurmalarını sağlar. Örneğin, ava giden Avustralya yerlisi ava çıktığında, davranışlarını İlk Avcıya öyle bir uyarlar ki, daha güçlü bir arketipal dünyaya ait olarak onunla bütünleşir. Yaşamı Düşlerâlemiyle gizemli birlik kurduğu sürece anlam kazanır. Bunun arkasından ilkel zenginlikten koparak zamanın dünyasına geri gelir, burada yenip yutulacak ve yaptığı her şey hiçliğe dönüşecek diye korkar.3
Ruhlar dünyası, doğal ortamda yaşayan insanların gözünde bir zamanlar insanoğlunun daha kolay erişebildiği yakın ve zorlayıcı bir gerçekliktir. Yitik cennet miti bütün kültürlerde vardır, insanoğlunun bir zamanlar göksel varlıklarla daha yakın yaşadığı ve günlük ilişkiler kurdukları kabul edilir. Göksel varlıklar ölümsüzdüler, birbirleriyle, hayvanlarla ve doğayla uyum içinde yaşarlardı. Dünyanın ortasında, insanların tanrılar âlemine ulaşmak için kolaylıkla tırmanabildiği, yeryüzüyle gökyüzünü birbirine bağlayan bir ağaç, bir dağ ya da bir sırık vardı. Derken bir felaket yaşandı: dağ çöktü, ağaç kesildi ve cennete ulaşmak güçleşti. En erken ve neredeyse evrensel bir mit olan Altın Çağın öyküsünün tarihsel olması amaçlanmamıştı. İnsanoğluna doğal gelen kutsal varlıkların deneyimlerinden kaynaklanan bu öyküde onların neredeyse elle tutulabilir, ama erişilemez oldukları gerçeği vurgulanır. Antik toplumlarda mitolojilerle dinler çoğu zaman yitik cennete özlemleri yansıtmaktadır.4 Öte yandan, mit yalnızca geçmişe özlemi dile getirmek için kullanılmazdı. Başlıca amacı, insanlara bir tek hayal âlemine daldıkları anlarda değil, günlük ödevlerini yerine getirirken de bu arketip dünyaya geri dönebileceklerini göstermekti.

Günümüzde din işleriyle dünya işlerini birbirinden ayırırız. Hiçbir şeyi inançlarından ayrı tutmayan Paleolitik avcılar açısından bu durum anlaşılmaz olurdu. Gördükleri ya da yaşadıkları her şey, tanrılar dünyasındaki sureti tarafından anlaşılırdı. Ne kadar aşağı olursa olsun her şey, içinde kutsallığı barındırabilirdi.5 Yaptıkları her iş onları tanrılarla ilişkiye sokan bir ayindi. En sıradan etkinlikleri, ölümlü varlıkların zaman dışı ve sonsuz dünyaya katılmasını sağlayan törenlerdi. Oysa biz modern insanlar için bir sembol, dikkatimizi çektiği, gözle görülmeyen dünyadan ayrıdır; ancak Grekçe’de symballein “bir araya getirmek” anlamına gelir: bu zamana dek birbirinin karşıtı olan iki nesne ayrılmazlar olurlar cin ve tonikle yapılan kokteyl gibi. Yeryüzündeki herhangi bir nesneyi derin düşündüğünüzde, kendinizi onun gökyüzündeki suretinin huzurunda bulurdunuz. Bu yolla tanrılar arasına katılma anlayışı mitler dünyasının temeliydi: bir mitin amacı, insanları kendilerini dört bir yandan çevreleyen ve yaşamın doğal bir parçası olan ruhsal boyutun bilincine vardırmaktı.

En erken mitolojiler, insanlara elle tutulur dünyaya bakarak başka bir şey temsil eder gibi görünen gerçekliği öğretmişlerdi.6 Bunun için hiçbir inanç sıçraması gerekmiyordu, çünkü o çağda kutsal olanla olmayan arasında metafizik açıdan hiçbir uçurum yok gibiydi. Bu ilk insanlar bir taşa baktıklarında cansız, niteliksiz bir kaya parçası görmezlerdi. Gücü, kalıcılığı, dayanıklılığı ve insanın incinebilir durumundan epey farklı mutlak bir varlığı temsil ederdi taş. Onu kutsallaştıran ötekilik özelliğiydi. Antik dünyada taş, kutsalın yaygın bir tezahürü kutsal olanın kendini göstermesiydi. Çaba harcamaksızın kendini yenileme yeteneğine sahip olan ağaç da canlanır ve ölümlü erkeklerle kadınlardan esirgenen mucizevi diriliği ortaya koyardı. Ayın küçülmesiyle büyümesini seyrederken insanlar kutsal güçlerin yeniden dirilişine,7 katı ve acımasız, bağışlayıcı ve ürkütücü olduğu kadar avutucu da olan bir yasanın varlığına tanık olurlardı. Ne ağaçlar, ne taşlar ne de göksel varlıklar tapınma araçlarıydı; kutsal sayılmalarının nedeni bütün doğal süreçlerde işlediği görülen, insanlara bambaşka, daha etkili bir gerçekliğin ipuçlarını veren gizli gücün dışavurumu olmalarıydı.

En erken, tarihlemeleri belki de ta Paleolitik çağa dayanan mitlerden bazıları, insanlarda ilk kez tanrısallık kavramını uyandırdığı düşünülen gökyüzüyle ilişkilendirilmişti. Gökyüzüne -sonsuza, bilinmeyene uzanan ve kendi değersiz yaşantılarından apayrı bir varlık olan göğe- baktıklarında dinsel bir deneyim yaşarlardı.8 Başlarının üzerinde yükselen gökyüzü akıl almaz, uçsuz bucaksız, erişilmezdi; ne başı vardı ne sonu. Aşkın ve öteki olmanın ta kendisiydi. İnsanoğlu buna etki edemezdi. Yıldırımları, tutulmaları, fırtınaları, gökkuşakları ve göktaşlarının bitmeyen oyunları kendine ait hareketli bir yaşantıya sahip, ucu bucağı olmayan bir başka boyutu anlatırdı. Gökyüzünde olup bitenlere kafa yormak insanlara ürkü, zevk, huşu ve korku verirdi. Gökyüzü onları hem kendine çeker hem de iterdi. Büyük Dinler Tarihçisi Rudolf Otto da onun gizemli bir gücün varlığını hissettirdiğini söyler. Otto, gökyüzünü, kendi içinde, arkasında herhangi bir hayali varlık olmaksızın, mysterium trernendum, terribile et fascinans olarak tanımlamıştı: karşı konulmaz gizem, dehşetli ve büyüleyici.9

Tüm bunlar bizi hem söylenceyle hem de dinle ilgili bilince götürür. Şu yaşadığımız kuşkucu çağda insanların tapındıkları tanrılardan bir şeyler bekledikleri için dine bağlandıkları varsayılır. Gücün Kendilerinden Yana Olmasına çalışıyorlardır. Uzun ömür, hastalıktan uzak olmak ve ölümsüzlük isterler, tanrıları kendilerinden bunları esirgememeleri için ikna edebileceklerine inanmışlardır. Oysa kutsalın bu ilk kendini göstermesi (tezahür) tapınmanın kendine hizmet etme amaçlı olması gerekmediğini göstermektedir. İnsanlar gökyüzünden bir şey beklemez, üstelik onu herhangi bir biçimde etki altına alamayacaklarını bilirlerdi. Daha başından beri dünyamız bize türlü gizemler yaşatmakta, bizi korku ve merak içinde bırakmaktadır, tapınmanın temelinde de bu yatar. Sonradan İsrail halkı kutsalı kadoş sözcüğüyle dile getirecekti. Bu “ayrı, öteki” demekti. Kusursuz aşkın deneyim, kendi içinde oldukça doyurucuydu. İnsanları, kendilerinden daha üstün olan bir varoluşu fark etmelerini sağlayarak kendinden geçirir, duygularını kabartarak hayallerinde, yaşadıkları sınırlı koşulların ötesine taşırdı. Yoksulların, zayıf insanoğlunun isteklerini yerine getirmesi için gökyüzünün “kandırılabileceği” akla hayale getirilmezdi.

Paleolitik çağdan sonra da gökyüzü kutsalın simgesi olma özelliğini korudu. Ancak yaşanan çok erken bir gelişme mitolojinin fazla aşkın bir gerçeklikten söz etmesi durumunda başarısız olacağını göstermişti. Eğer mit, insanların bir yolla kutsala katılmalarını sağlamıyorsa, insanlara yabancılaşır ve bilinçlerinden uzaklaşır. Tam olarak zamanını bilmesek de bir noktada dünyanın çeşitli yerlerindeki insanlar gökyüzünü kişileştirmeye başlamışlardı. Cenneti ve yeryüzünü tek başına yoktan var eden bir “Gök Tanrı” ya da “Ulu Tanrı” hakkında öyküler anlatıyorlardı artık. Bu ilkel tektanrıcılığın Paleolitik çağa dek dayandığı neredeyse kesindir. Birkaç tanrısal varlığa tapmaya başlamadan önce, dünyanın pek çok bölgesinde insanlar, dünyayı yaratmış olan ve uzaktan insan ilişkilerini yöneten tek bir Yüce Tanrıya tapınırdı.

Hemen her tapınağın bir Gök Tanrısı vardır. Antropologlar onu Pigmeler, Avustralyalılar ve Patagonyalılar (Ateş İnsanları) gibi kabile toplumlarında da bulmuşlardır.10 O her şeyin İlk Nedeni ve gökle yerin Yöneticisidir. Asla imgelerle temsil edilmez, ne türbesi vardır ne de rahibi, çünkü insan kültü için fazlasıyla yücedir. İnsanlar yakarırken özlemle Ulu Tanrıya döner, kendilerini izlediğini ve yanlış yaptıklarında onları cezalandıracağına inanırlar. Ancak günlük yaşantılarında O görünmez. Kabile üyeleri Tanrının sözle anlatılmaz olduğunu, insan dünyasıyla ilişki kurmayacağını söylerler. Başları sıkıştığında ona dönseler de o yanlarında bulunmaz, çoğu zaman “uzaklaştığı” veya “gözden kaybolduğu” konuşulur.
Eski Mezopotamyalıların, Hinduların, Greklerin ve Kenan Ülkesi insanlarının Gök Tanrıları böyle yozlaşmışlardı. Bu toplulukların mitolojilerinde Yüce Tanrı, en iyi yönüyle tanrılar tapınağının kuşkulu, güçsüz bir varlığı, kenarında köşesinde kalmış bir figürüdür; İndra, Enlil ve Baal gibi daha etkili, ilgi çekici ve ulaşılabilir tanrısal varlıklar öne çıkmıştır. Yüce Tanrının nasıl tahtından indirildiğine yönelik öyküler anlatılır: Örneğin, Greklerin Gök Tanrısı Uranosün kendi oğlu Kronos tarafından iğdiş edildiği, insanoğlunun günlük yaşantısından çok uzaklaşarak önemsizleşen bu Yaratıcıların iktidarsızlığını korkunç bir biçimde gözler önüne seren bir mitle dile getirilmişti. Oysa Baal’in kutsal gücü her yağmur fırtınasında kendini belli ederdi; insanlar kendilerini savaşın öfkesine her kaptırdıklarında İndra’nın gücünü hissederlerdi. Gelgelelim eski Gök Tanrıları insanların yaşamlarına el bile sürmezlerdi. Bu en erken gelişmeler açıkça gösterir ki mitoloji doğaüstü varlıklara yoğunlaştığı sürece başarısız olacaktır; ancak insanlıkla ilişki kurarsa geçerliliğini koruyacaktır.

Gök Tanrının yazgısı bize yaygın bir başka yanlış kanıyı çağrıştırır. Erken mitlerin bilimsellik öncesi dünyada, evrenin kökenlerini anlattığını varsayanlar çoktur. Gök Tanrının öyküsü tam anlamıyla böyle bir kurguyu temsil ediyordu, fakat mit başarıya ulaşamadı, çünkü insanların sıradan yaşantılarına değinmiyor, insan doğası hakkında hiçbir şey söylemiyor ve kalıcı sorunlarını çözmede yardım etmiyordu. Gök Tanrıların yok olması Yahudiler, Hıristiyanlar ve Müslümanların tapındığı Yaratıcı Tanrının Batı dünyasındaki insanların çoğunun yaşamından neden çıktığını açıklamaya yardım eder. Mit, gerçekçi bilgi vermemekte, daha çok davranışlara yol göstermektedir. Gerçekliği, ancak kuttörensel olarak ya da ahlak doğrultusunda uygulamaya konunca ortaya çıkacaktır. Kusursuz bir düşünsel varsayım olarak yorumlanırsa, yabancılaşır ve inanılmaz olur.

Yüce Tanrılar yerlerinden edilmiş olabilirlerdi, fakat gökyüzü insanlara kutsalı anımsatma gücünü hiç yitirmedi. Yükseklik tanrısallığın mitlere dayalı simgesi -Paleolitik ruhsallığın yadigârı- olarak kalmıştır. Mitolojide ve gizemcilikte (mistisizm) erkekler ve kadınlar düzenli aralıklarla gökyüzüne ulaşır, göğe yükselme öykülerini uygulamaya geçirmelerini sağlamak, daha “yüksek” bir bilince “yükselmek” için kendinden geçme ayinleri ve yöntemleri uygularlar. Bilgeler, tanrılar âlemine (arşa) ulaşana dek göğün çeşitli katlarına çıktıklarını ileri sürerler. Yoga yapanların havada uçtukları; gizemcilerin (mistik) havaya yükseldikleri; peygamberlerin yüksek dağlara tırmanıp daha yüce bir varlık biçimine girdikleri anlatılır.11 İnsanlar gökyüzünün temsil ettiği aşkınlık deneyimi edinmeye can atarak insana özgü zayıflıklarından kurtulacaklarını ve onun ötesine geçebileceklerini düşünmüşlerdi. Mitolojide dağların kutsal kabul edilmesinin altında da bu yatar: yerle göğün ortasındaki dağlar Musa gibi insanların tanrılarıyla görüşebildikleri yerlerdi. Uçuş ve göğe yükselişle ilgili, aşkınlık deneyimi yaşama ve insan olmanın baskılarından kurtulma konusundaki evrensel isteği dile getiren mitler bütün kültürlerde görülür. Bu mitler harfi harfine okunmamalıdır. İsa’nın göğe yükselişini okurken onun stratosferde fırıldak gibi döndüğünü hayal etmekten söz etmiyoruz. Muhammed Peygamber Mekke’den Kudüs’e uçup oradan da Tanrının Katına uzanan merdivene tırmandığında, bambaşka bir ruhsal boyuta eriştiğini anlamalıyız. İlyas Peygamber ateş arabasıyla göğe yükseldiğinde, insan olmanın zayıflığını geride bırakmış ve dünyadaki varoluşumuzun ötesine geçerek kutsal âleme göçmüştür.
Bilim adamları göğe yükselmeyle ilgili en eski mitlerin Paleolitik çağdan kalma olduğuna ve avcı insan topluluklarının ilk din uygulayıcısı olan şamanlarla ilişkili olduklarına inanırlar. Şamanlar hayalleri ve düşleri avın özelliklerini özetleyen ve ona ruhsal bir anlam kazandıran kendinden geçme ve esirme ustalarıydı. Av çok tehlikeliydi. Avcılar her ava çıktıklarında kabilelerinden günlerce uzak kalır, güvenli mağaralarını geride bırakarak kabilelerine yiyecek getirmek için yaşamlarını tehlikeye atarlardı. Ancak, daha ileride göreceğimiz gibi, bu yalnızca yaşam savaşımı değil, yürüttükleri diğer bütün faaliyetler gibi aşkın bir boyuta sahipti. Şaman da arayışa girerdi, ancak onunki ruhsal bir yolculuktu. Ruhunun bedeninden ayrılıp tanrılar dünyasına yolculuk edebilme gücü olduğu düşünülürdü. Kendinden geçtiğinde havaya süzülür ve halkının iyiliği için tanrılarla görüşürdü.

Paleolitik çağdan kalma, Fransa’daki Lascaux, İspanya’daki Altamira mağaralarında av sahnelerini tasvir eden resimlerle karşılaşırız; hayvanlarla avcıların yanı sıra uçuşu çağrıştıran kuş maskeleri yapmış, muhtemelen şaman olan insanlar da vardır. Günümüzde de Sibirya’dan Tierra del Fuego’ya kadar uzanan avcı toplumlarda şamanlar, tıpkı uzun yıllar önce Altın Çağda yaşamış insanlar gibi kendilerinden geçtiklerinde, göğe yükseldiklerine ve tanrılarla konuştuklarına inanırlar. Şamana esirme yöntemleri konusunda özel eğitim verilir. Bazen ergenlik döneminde kutsal olmayan eski bilincinden ayrılması ve ilk insanoğluna bağışlanmış, ama artık yitirilmiş güçlerin geri geldiğini temsil eden psikoza bağlı ruhsal çöküntü geçirir. Şaman özel kuttörenlerde davullar eşliğinde dans ederek kendinden geçer. Çoğunlukla, bir zamanlar yerle göğü birbirine bağlamış olan Ağaç, Dağ ya da Merdiveni simgeleyen bir ağaca veya sırığa tırmanır.12 Modern şaman yeryüzünün derinliklerinden göğe doğru yaptığı yolculuğu şöyle dile getirmektedir:

Halk şarkılar söyler, ben dans ederim. Toprağa karışırım. Herkesin su içtiği yere benzeyen bir yere girerim. Uzun, uzak bir yol katederim… Oradan çıktığımda tırmanıyorumdur. İplere tırmanırım, güneyde uzanan iplere… ve Tanrının katına vardığınızda, kendinizi ufacık görürsünüz… Orada yapmanız gerekeni yaparsınız. Sonra da herkesin bulunduğu yere geri dönersiniz.13

Avcının tehlikeli yolculuğu gibi şamanın arayışı da ölüme meydan okumaktır. İnsanlarının arasına döndüğünde ruhu hâlâ bedeninde değildir, onu yeniden diriltmesi gerekenler meslektaşlarıdır, “başını tutup yüzünün iki yanına üflerler. Yeniden canlanmayı ancak böyle başarabilirsiniz. Arkadaşlarınız, bunu size yapmazlarsa, ölürsünüz… oracıkta ölür ve ölü olursunuz.”14

Ruhsal uçuşa bedenin katılması gerekmez, ruhun bedenden ayrıldığı bir esirmedir bu. Önce yeryüzünün derinliklerine inmeden göğe yükselmek söz konusu olamaz. Ölüm olmadan yeni bir yaşam da yoktur. Bu ilkel ruhsallığın temaları bütün kültürlerin gizemcileri ve yogileri tarafından çıkılan ruhsal yolculuklarda hep tekrarlanacaktı. Bu mitlerle göğe yükseliş ayinlerinin insanlık tarihinin en erken dönemlerine kadar uzanması çok önemlidir. İnsanlığın başlıca özlemlerinden birinin, insanın içinde bulunduğu durumun “üstüne” geçme isteği olduğunu gösterir. İnsanoğlu evrim sürecini tamamlayınca, doğasında aşkınlık özlemi olduğunu anlamıştı.
Şamanlar yalnızca avcı toplumlarda görülürler, ruhsallıklarında hayvanların rolü büyüktür. Çağcıl bir şaman, eğitimi sırasında bazen yaban ortamda hayvanlarla birlikte yaşar. Ona esirmenin sırlarını gösterecek, hayvanların dilini öğretecek ve sürekli eşlik edecek bir hayvanla karşılaşması gerekir. Bunu gerileme olarak görmek yanlıştır. Avcı toplumlarda hayvanlar aşağı varlıklar değildir, üstün akla sahiptirler. Uzun yaşamanın ve ölümsüzlüğün sırlarını bilirler, onlarla konuşmak şamanlara daha seçkin bir yaşam kazandırır. Altın Çağda, insanoğlunun günah işlenmeden önce hayvanlarla konuşabileceği düşünülür; bir şaman, insanlığın (Ademle Havva’nın) düşüşünden önceki yetiyi kazanana dek göksel dünyaya yükselemez.15 Öte yandan çıktığı yolculuk yaşamsal bir amaç da taşır. Avcı gibi o da halkına yiyecek getirir. Örneğin, Grönland’da Eskimolar ayıbalıklarınm Hayvanlar Tanrıçası dedikleri bir tanrıçaya ait olduklarına inanırlar. Av hayvanları azaldığında, onu hoşnut etmek ve böylece kıtlığa son vermek üzere şaman yollara düşer.16

Paleolitik insanların da benzeri mitleri ve töreleri vardı herhalde. Homo sapiens aynı zamanda başka hayvanları avlayarak öldürüp yiyen “avcı maymunlar” olarak bilinir.17 Ayrıca Paleolitik mitolojide artık insanların öldürmek zorunda kaldığı hayvanlara büyük saygı gösterdiği görülür. İnsanların elinde avlanmak için yeterli araçlar yoktu, çünkü avlarından çok daha zayıf ve küçüktüler. Yeni silahlar ve yöntemler geliştirerek bu açığı kapatmaları gerekiyordu. Ne var ki asıl sorun psikolojik açıdan çelişkili duygular yaşamalarıydı. Antropologlar modern zamanlarda yaşayan yerli insanların hayvanlara ya da kuşlara gönderme yaparken, onları daha çok kendileriyle aynı düzeyde “insanlar” olarak gördüklerini belirtirler. İnsanların hayvana, hayvanların insana dönüştüğü öyküler anlatırlar; bir hayvanı öldürmenin dostunu öldürmekle eşanlamlı olduğundan söz ederler, bundan dolayı kabile üyeleri başarılı av gezisinden dönüşte genellikle suçluluk duygusuna kapılırlar. Avcılık kutsal ve büyük ölçüde gergin bir etkinlik olduğundan, büyük bir ağırbaşlılıkla yürütülen, töre ve tabularla çevrili bir törene benzer. Ava çıkmadan önce avcının cinsel ilişkiden kaçınması, kendini temiz tutması gerekir; av öldürüldükten sonra eti kemiklerinden sıyrılır, hayvanın yeniden doğuşuna ve yeniden yaşam bulmasına olanak vermek üzere iskeleti, kafatası ve kürkü özenle bir yere serilirdi.18

İlk avcıların da benzer duygular yaşadıkları düşünülmektedir. Zor bir ders öğrenmeleri gerekiyordu. Tarım öncesi çağda yiyeceklerini yetiştiremediklerinden, kendi yaşamlarını korumanın anlamı yakın ilişkide olduklarını düşündükleri başka yaratıkları yok etmekti. Başlıca avlar vücutları ve yüzleri kendilerine benzeyen büyük memelilerdi. Avcılar onların korkusunu sezer, korkulu çığlıklarıyla özdeşleşirlerdi. Onların da kanı insan kanı gibi akardı. Hiç de kolay olmayan bu ikilem, insanoğlunun kendine dost yaratıkları öldürmek zorunluluğu ile başa çıkma çabasıyla, bazıları sonraki kültürlerin mitolojilerinde de geçerliliğini koruyan mitler ve kuttörenler yaratmasına neden oldu. Paleolitik çağdan uzun yıllar sonra da hayvanların kesilmesi ve tüketilmesi insanları mutsuz etmeyi sürdürdü. Antik çağın neredeyse bütün inanç sistemlerinin odak noktası, eski avcılık törenlerini barındıran ve insanoğlu uğruna canını ortaya koyan hayvanların kurban edilme ayinleriydi.

Demek ki mitolojinin ilk büyük yeşermesi homo sapiens, ilk insanların homo necans “öldüren insanlara” dönüşüp şiddet dolu bir dünyada varolma koşullarını kabul etmek zorunda kaldığı zamana rastlar. Mitoloji genellikle özünde yaşamsal sorunlardan duyulan ve salt mantıksal önermelerle giderilemeyen kaygıdan kaynaklanır. İnsanoğlu avlanma becerilerini geliştirirken olağanüstü büyük beyninin akılcı yetilerini de kullanarak fiziksel eksikliklerinden doğan açığını kapattı. Silahlar türetmiş, toplumu nasıl örgütleyeceğini ve ekip çalışmasını öğrenmişti. Homo sapiens daha bu evrede bile dünyadaki işlevini başarıyla yerine getirmesini sağlayacak, Greklerin logos adını verdiği, mantıklı, yararlı ve bilimsel düşünceyi geliştiriyorlardı.

Logos mitlere dayalı düşünceden çok farklıdır. Mitin tersine, logos tam olarak nesnel gerçeklere karşılık gelmelidir. Dış dünyada bir şeylerin yaşanmasını, toplumu örgütlemek ya da teknoloji geliştirmek istediğimizde aklımızı işletiriz. Mitin tersine, bunun temelinde çıkarların gözetilmesi yatar. Mitler kutsal arketiplerin hayali dünyasına ya da yitik cennete yönelirken, logos ileriye atılarak sürekli yeni bir şeyler keşfetmeye, eski içgörüleri iyileştirmeye, irkiltici buluşlar yaratmaya ve çevre üzerinde daha çok denetim elde etmeye çalışır. Ne var ki gerek mitos gerekse logos kendi sınırlarına sahiptir. Modern öncesi dünyada çoğu insan mitle aklın birbirini bütünlediğini fark etmişti; ikisinin de kendine ait ayrı bir etki alanı, belli bir yetkinlik alanı vardı, insanlar iki düşünme yöntemine de gerek duyuyorlardı. Bir mit avcıya avını nasıl öldüreceğini ya da av gezisini nasıl düzenleyeceğini anlatamazdı, ancak hayvanların öldürülmesiyle ilgili karmaşık duygularıyla başa çıkmasına yardım ederdi. logos ise etkili, elverişli ve akılcıydı, ne var ki insan yaşamının son değeriyle ilgili sorulara yanıt vermekten de insanın çektiği acıyla üzüntüyü dindirmekten de uzaktı.19 Öyleyse ta en başından beri homo sapiens mitos ile logosun farklı görevler üstlendiklerini sezgisiyle anlamıştı. Yeni silahlar geliştirmek için logostan yararlanmış, mitos ve ona eşlik eden kuttörenleri, altında ezileceğini hissettiği hayatın acı gerçekleriyle barışık kalmak ve onların etkisinde kalmamak için kullanmıştı.
Altamira ve Lascaux’daki dev yeraltı mağaraları Paleolitik ruhsallığı göz ucuyla görmemize olanak sağlar.20 Geyiklerin, bizonların ve tüylü midillilerin, hayvan kılığına girmiş şamanların, mızraklı avcıların insanı ürperten resimleri, yeraltının derinliklerinde ulaşması çok zor olan bu mağaralara büyük bir özen ve beceriyle yapılmıştı. Bu süslü yapay mağaralar ilk tapınaklarla katedraller olsa gerek. Akademik çevrelerde ne anlama geldikleri uzun süredir tartışılmakta olan bu mağaralardaki resimler hiçbir zaman öğrenemeyeceğimiz yerel efsaneleri tasvir ediyor olmalılar. Ancak mağaraların duvarlarıyla tavanlarını süsleyen bu resimlerde insanlarla tanrıyı çağrıştıran, arketip hayvanların çarpıcı buluşmasının sahnelediğini biliyoruz. Orayı görmeye giden ziyaretçiler mağaralara varana kadar nemli ve tehlikeli yeraltı tünellerinde emeklemek, sonunda resmedilmiş yaratıklarla karşı karşıya gelene dek karanlığın içine iyice gömülmek zorunda kalmışlardı. Burada da şamanların arayışını canlandıran aynı karmaşık imgeler ve fikirler buluruz. Şaman ayinlerindeki gibi mağaralarda da müzik, dans ve şarkılar vardı herhalde; öbür dünyaya doğru yeryüzünün derinliklerine inmekle başlayan bir yolculuk; ayrıca sıradan olandan, düşmüş dünyadan uzak büyülü bir boyutta hayvanlarla görüşmeler yapılırdı.

Böyle bir deneyim özellikle, önceden dev mağaralara hiç girmemiş yeni gelenler üzerinde daha etkili olmuştur, göründüğü kadarıyla mağaralar da topluluğun delikanlılarını avcılığa alıştırma törenlerinde kullanılırdı. Antik dünyanın inanç sistemlerinde inisiyasyon (kabul) törenlerinin** önemi büyüktü, günümüzün geleneksel toplumlarında da aynı önem sürmektedir.21 Kabile topluluklarında ergen çocuklar annelerinin yanından alınıp toplumdan koparılarak onları erkekliğe hazırlamak üzere tasarlanmış çilelerden geçerlerdi. Şamanların yolculuğu gibi bu da ölüm ve yeniden doğuş sürecidir: ergen, çocukluğunu öldürüp yetişkinlere özgü sorumluluklar dünyasına adım atmalıdır. Ergenlik çağındakiler toprağın altına ya da bir mezara gömülür; bir canavarın kendilerini parçalayıp yiyeceği ya da bir ruhun canlarını alacağı söylenir. Yoğun fiziksel acıya ve karanlığa maruz kalırlar; genellikle sünnet edilir ya da derilerine dövme yapılır. Yaşadıkları öyle yoğun ve sarsıcı bir deneyimdir ki ergen genç bir daha hiç geri dönmemecesine değişir. Psikologlar bize böyle bir başına ve yoksun bırakılmanın yalnızca kişiliğin geri bastırılmış karışıklığına yol açmakla kalmayıp eğer uygun biçimde denetlenirse, kişinin içindeki derin güçlerin yapıcı oluşumunu destekleyebildiğini söylerler. Çile çekme süresi bitince çocuk ölümün yeni bir başlangıç olduğunu öğrenir. Kabilesine döndüğünde erkek ruhu ve bedeni taşıyan, ölümü ensesinde hissetmiş olan ve onun yeni bir varoluş biçimine geçiş töreninden başka bir şey olmadığını öğrenen genç bir avcı ya da savaşkan olup halkı uğruna canını tehlikeye atmaya hazırdır artık.

Ergen topluma kabul edilirken yaşadığı sarsıntı sırasında kabilesinin en kutsal mitlerini ilk kez duyar. Bu nokta önemlidir. Mit, dünya işlerinin görüldüğü ya da sıradan bir ortamda anlatılacak bir öykü değildir. Kutsal bilgiyi ortaya koyduğu için ancak günlük işlerin yapıldığı alandan uzak, kuttörensel bir ortamda dile getirilir ve yalnızca ruhsal ve psikolojik dönüşüm bağlamında anlaşılabilir.22 Mitoloji aşırı uçlarda gereksindiğimiz söylemdir. Bir mitin bizi sonsuza dek değiştirmesine izin vermeye hazırlanmamız gerekir. Dinleyiciyle öykü arasındaki engelleri yıkan, ayrıca dinleyiciyi öyküyle yakınlaştıran alışkılarla birlikte mite dayalı anlatı bizi alışıldık dünyanın kesin bilinenlerinin ötesine taşımak üzere tasarlanmıştır. İnisiyasyon ayini olmaksızın bir miti okumak, müziğini dinlemeden bir opera metnini okumaya benzer. Yeniden canlanma, ölme ve yeniden doğma sürecinin bir parçası olarak algılanmadıkça mitoloji hiçbir anlam ifade etmez.
Kahramanlık mitlerinin, Lascaux gibi ibadethanelerde yapılan kuttörenlerden, şamanlarla avcıların deneyimlerinden doğduğunu neredeyse kesin olarak söyleyebiliriz. Gerek avcılarla şamanların, gerekse ergenlerin alışıldık olana sırtlarını dönüp korkulu denemelerden geçmeleri gerekirdi. Hepsi yaşadıkları topluma onları besleyecek armağanlarla dönmeden önce şiddet sonucu ölüm olasılığıyla yüzleşmeliydi. Bütün kültürlerde kahramanca arayışlarla ilgili benzer mitolojiler geliştirilmiştir. Kahraman kendi yaşamında ya da yaşadığı toplumda bir şeylerin eksik olduğunu hisseder. Kuşaklar boyunca geçerli olan eski fikirler artık ona yeterli gelmemektedir. Böylece yuvadan ayrılıp ölüme meydan okuduğu serüvenlere atılır. Canavarlarla dövüşür, ulaşılmaz dağlara tırmanır, karanlık ormanlardan geçer, bu süre boyunca eski kişiliği ölür ve halkının arasında yepyeni bir içgörü ya da yetenek kazanmış olarak döner. Prometheus insanlık adına tanrılardan ateşi çalmış, yüzyıllar boyu ağır cezalar çekerek bunun bedelini ödemek zorunda kalmıştı; Aineias eski yaşamını geride bırakmaya, yurdunu alevler içinde yanarken görmeye ve yeni Roma kentini bulmadan önce yeraltına inmeye zorlanmıştı. Kahramanlık mitosu insanın içine öyle işlemiştir ki Buddlıa, İsa ya da Muhammed gibi tarihsel kişilerin yaşamları bile, ilk olarak Paleolitik çağda biçimlenmişe benzeyen bu arketipal örüntüye göre anlatılır.

İnsanlar kabilelerindeki kahramanlar hakkında bu öyküleri anlatırken amaçları yalnızca dinleyicilerin hoşça vakit geçirmesi değildir. Mitos bize tam bir insan olmak istiyorsak, ne yapmamız gerektiğini anlatır. Yaşamımızın bir döneminde her birimizin kahraman olması gerekir. Her bebek Lascaux’daki labirentleri aratmayan daracık doğum kanalından geçmek, güvenli rahim ortamını bırakıp hiç bilmediği dünyaya çıkmanın sarsıcı deneyimini yaşamak zorundadır. Doğum yaparken çocuğunun canını tehlikeye atan her anne kahramandır.23 Her şeyden vazgeçmeye hazır değilseniz kahraman olamazsınız; önce karanlığa inmeden yükseklere çıkış, ölümün bir biçimi olmaksızın yeni bir yaşam söz konusu değildir. Yaşamımız boyunca bilinmeyenle yüzleştiğimiz durumlarla karşılaşırız, kahramanlık miti de bize nasıl davranmamız gerektiğini öğretir. Sonunda hepimiz kendimizi adına ölüm denen son ayinde buluruz.

Kimi Paleolitik kahramanlar daha sonraki mitos edebiyatında da görünürler. Örneğin, Greklerin kahramanı Herakles’in avcılık döneminden yadigâr kaldığı neredeyse kesindir.24 Mağara adamı gibi hayvan postlarına bürünür, elinde sopa taşır. Herakles hayvanlarla başa çıkmakta gösterdiği ustalıkla ünlü bir şamandır; yeraltı dünyasına gider, ölümsüzlük meyvesini arar ve Olimpos Dağında tanrılar âlemine çıkar. Greklerin “Hayvanlar Tanrıçası,”25 avcı ve yaban hayatın efendisi diye bilinen tanrıçası Artemis de Paleolitik bir figür olabilir.26

Avcılık salt erkeklere özgü bir etkinlikti, ancak Paleolitik çağın en güçlü avcılarından biri dişiydi. Afrika, Avrupa ve Ortadoğu’nun dört bir yanında bulunan gebe kadını tasvir eden en erken heykelcikler bu döneme tarihlenir. Artemis yalnızca Büyük Tanrıçanın özelliklerini üzerinde toplamış Hayvanlar Tanrıçası değil, aynı zamanda yaşam kaynağı olan, korku salan bir tanrısal varlıktır. Besleyen toprak ana değildir o, doymaz bilmez ve kincidir, istekleri bitmez. Eğer av kuralları çiğnenecek olursa, kurban alıp kan dökmesiyle ün salmıştır. Örneğin, Türkiye’de, yedinci ya da altıncı binyıla tarihlenen Çatalhöyük kasabasında arkeologlar büyük taş kabartmalarda doğum yapan tanrıça tasvirlerini ortaya çıkarmışlardır. Bazen yanında hayvanlarla, bazen başarılı geçen bir avdan kalan boğa boynuzlarıyla ya da yaban domuzu kafataslarıyla, bazen de erkek sembolleriyle görülür.
Peki, belirgin biçimde erkek egemen bir toplumda bir tanrıça nasıl olur da öne çıkar? Bunun nedeni kadınlara bilinçaltında duyulan kızgınlık olabilir. Çatalhöyük tanrıçası ezelden beri doğum yapar, oysa eşi boğanın ölmesi gerekir. Avcılar, kadınlarla çocuklarını korumak adına kendi canlarını hiçe sayarlar. Avcılığın kışkırttığı suçluluk ve kaygının evlenmeme andının yol açtığı öfkeyle bileşimi, kan dökmeye doymayan bu güçlü kadının tasvirlerine yansıtılmış olabilir.27 Avcılar kadınların yeni yaşamın kaynağı olduklarını anlayabiliyorlardı; soyun sürekliliği onlara bağlıydı – sayıları çok olan erkeklere değil. Dolayısıyla, kadınlar yaşamın ürkütücü ikonaları olmuştu, bu yaşamda erkeklerle hayvanların durmaksızın kurban edilmesi gerekiyordu.

Paleolitik geçmişimizi anlatan böyle bilgi kırıntıları mitolojinin zevk için yaratılmadığını göstermektedir. Erkeklerle kadınları yaşamla ölümün amansız gerçeklikleriyle yüzleştirmişti. İnsanoğlunun acıklı bir imgelemi vardı. Göklere tırmanmaya can atardı, ancak bunu gerçekleştirmenin tek yolunun ölümlülükle yüzleşmekten, güvenli dünyadan ayrılıp derinliklere inmekten ve eski kişiliğini öldürmekten geçtiğini anlamıştı. Mitolojiyle onla eşlik eden kuttörenler Paleolitik insanların yaşamın bir evresinden diğerine geçmelerine yardım eder, sonunda ölüm kendini gösterdiğinde, onun varlığın bir başka, hiç bilinmeyen bir yönüne en son adım olarak görülmesini sağlardı. Bu erken içgörüler hiç yitirilmedi, insanlık tarihinin bir sonraki büyük devriminde erkeklerle kadınlara kılavuzluk etmeyi sürdürdü.

Karen Armstrong
Mitlerin Kısa Tarihi
Çeviren: Dilek Şendil
Merkez Kitaplar

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here