Avrupa’yı oluşturan çağ – Nergis Doğan

Bin yıllık bir zaman dilimini, Avrupa ve Asya gibi geniş bir coğrafyayı kapsayan ?Ortaçağ? sadece Avrupa?nın nasıl oluştuğuna dair değil, çevresinin de nasıl kurulduğu hakkında bilgiler sunuyor.
Ortaçağ denilince aklımıza popüler kültürün beslediği birçok imge gelir. Öncelikle ?karanlık çağ? olarak anılmasından dolayı ortaçağı bir çeşit ?cahiliye? devri olarak düşünürüz. Ayrıca şatoların olduğu, prens ve prenseslerin kol gezdiği bir çağ olarak da zihnimizde biçimlenir; çizgi filmlerde gördüğümüz şatolar buna modellik eder. Bir de eğer kendimizi ?doğulu? olarak görüyorsak, Avrupa hastalıktan kırılırken Müslümanların temizliği bildiklerini ve birçok hastalığı tedavi edebildiğini söyleyebiliriz. Bu son yargı doğulu övünmesinin ötesinde kısmen doğrudur ama eksiktir. Hakkında bu kadar çok ?kanaatimiz? olan ortaçağ hakkında aslında çok az şey biliyor olmamız oldukça gariptir aslında. Hem ortaçağın ne zaman başlayıp ne zaman bittiği konusunda da çeşitli görüşler vardır.

Umberto Eco?nun editörlüğünü yaptığı konunun uzmanları tarafından yazılan ayrıntılı makalelerden oluşan ansiklopedi boyutundaki Ortaçağ kitabı kanaatlerimizin dayanıksızlığını gösterip bizleri bu çağla ilgili kapsamlı şekilde bilgilendiriyor. Bir çeşit ?modernlik? kibrine düşen modern insanların kendilerinden önceki çağların ?geri? olduğunu, her şeyi modernlerin yaptığını iddia etmek gibi bir huyu vardı; ?modern? kelimesi yepyeni olanı ve köksüzlüğü anlatıyordu. Geçmişe bakıştaki bu kibri 20. yüzyılda Fransa?da gelişen bir tarih ekolü sarstı: Annales Okulu. Fernand Braudel, Marc Bloch, Georges Duby, Emmanuel Le Roy Ladurie gibi ünlü isimlerin oluşturduğu bu tarih okulu, alttan tarih yazımıyla sadece geçmişe yönelmiş bakıştaki önyargıları kırmakla kalmadı aynı zamanda tüm perspektifi değiştirdi. Bloch?un Feodal Toplum çalışması her zaman durağan olarak kabul edilen bu toplum yapısının dinamiklerini ortaya koydu. Bizler kendi toplumlarımızın değişim hızıyla övünüyor olsak bile geçmiş toplumların durağan ve değişmez olduğunu varsaymak için o kadar acele etmememiz gerektiği ortaya çıktı.

Bu ansiklopedik kitap Annales Okulu?nun açtığı yoldan ilerliyor. Hem ortaçağ konusundaki ön yargıları kırıyor hem de günlük yaşamdan kültürel yaşama, dinsel öğretilerden yöneticiler ve tarımın durumuna kadar uzanan bu kapsamlı araştırma, deyim yerindeyse ayak basılmadık bir alan bırakmıyor. Kitabın başında uzun bir önsöz yazan Eco, ortaçağ hakkındaki ?galat-ı meşhur?ları, yani yerleşmiş hataların yanlış olduğunu ortaya koyuyor. Türkiyeli okuru Ortaçağ hakkında önceden uyaralım- çünkü Eco, bu konuda özel bir uyarı yapmamış: ?Ortaçağ? terimi Avrupa tarihine dair bir terimdir. Avrupa coğrafyası dışında kalan medeniyetlerin aynı tarihte yaşamakta olduğu dönemler, ?ortaçağ? olarak adlandırmaz.

Ortaçağ nerede başlar, nerede biter?
Özellikle İslam medeniyeti için 11. yüzyıldan itibaren büyük aydınlama ve ilmi konularda gelişme söz konusudur, dolayısıyla Avrupa dışındaki coğrafyalar için Avrupa-merkezli bakışın dışında bir perspektif geliştirmek gerekmektedir. Yukarıda da söz edildiği gibi Avrupa için de ortaçağ sadece ?karanlık? bir çağ olmanın çok ötesindedir. Ayrıca ortaçağ birkaç yüzyıl kapsayan çağların çok ötesinde neredeyse bin yılı kapsayan koca bir dönemdir. Avrupa tarihçileri bu dönemi Batı Roma İmparatorluğu?nun şimdiki Avrupa halklarının ataları olan halklar tarafından işgali sonucunda- Franklar, Alamanlar, Slavlar, Anglar, Saksonlar vb.- 476 yılında yıkılmasıyla başlıyor. Eco?nun açıklamasına göre ?ortaçağ? terimi ilk kez 15. yüzyılda Hümanist Flavio Blondo tarafından kullanıyor, yani modern çağda yaşadığımızı bilen bizlerden farklı olarak ortaçağda yaşayanlar ortaçağda yaşadıklarını düşünmüyor. Çağın son tarihi de halen tartışmalı, Amerika?nın keşfi 1492 yılında olduğu yönünde büyük bir mutabakat olsa da 1492 yılında Yahudilerin İspanya?dan kovulmasını da dönüm noktası olarak kabul edenler var. Avrupa dışında yaşayanlar bizlere ise lise tarih kitaplarında Fatih Sultan Mehmet?in İstanbul?u fethetmesinin ortaçağı bitirip yeniçağı açtığı öğretilmişti.

Oysa İstanbul?un fethi Avrupa tarihçileri tarafından bu dönemin sonu olarak kabul edilmiyor- onlar İstanbul?un fethi demiyorlar zaten ?Constantinopolis?in Türkler tarafından işgali? diyorlar; karşı tarafta olanlar tarihi farklı yazıyor. Bütün bu farklılıklar olsa da Eco?nun editörlüğünü yaptığı bu kitabın Avrupa-merkezli bir bakışla yazıldığını söylemek doğru olmaz. Tam tersine, Avrupalıların ?öteki? olarak gördüğü İslam toplumuna özel bir yer ayırıyor; Bağdat?taki Hikmet Evi?nden Yunan yazmalarının korunmasına ve İslam âlimlerinin antik filozoflar üzerine çalışmalarına kadar her şey ayrıntılı olarak ele alınıyor. ?Öteki? olan İslam dünyasını sadece Avrupa Rönesansı?na yardım etmesi açısında değil, dönemin hakim İslam halifelikleri de siyasi ayrıntılarla anlatılıyor.

Bin yıllık bir zaman dilimini ve Avrupa ve Asya gibi geniş bir coğrafyayı kapsayan bu kitap sadece Avrupa?nın nasıl oluştuğuna dair değil, Avrupa çevresinin de nasıl kurulduğuna dair önemli bilgiler sunuyor. Oldukça hacimli olan bu kitap sadece bir başvuru kaynağı olarak değil, aynı zamanda bölüm bölüm okunabilecek kadar sürükleyici bir şekilde yazılmış. Zaman makinesi henüz bulunamamış olsa da tarihçiler bizleri zamanda yolculuğa çıkarmayı iyi biliyor.

Elma şarabı ve bira
Yiyecek: Oldukça ender yenen et, parçalar halinde çorba içinde pişirilir veya kavrulur. Balık da enderdir ama taze, kurutulmuş veya tuzlanmış olarak yenir. En önemli yemek çorba, tarlalarda toplanan otlardan lahanaya, havuca, soğana kadar birçok şey içerir. Bunların yanı sıra kuru baklagil, fındık, kestane, mantar Paskalya dışında da çok kullanılan yumurta ve süt ürünleri vardır. Elma dışında fazla meyve toplanmaz ama armut, ayva ve şeftali ile yabani orman meyveleri yenir. En çok içilen şey sudur ama elma şarabıyla bira gibi alkollü içkiler de yaygındır. Muhafazası zor olsa da şarap da içilir. İklim koşullarının izin verdiği yerlerde üzüm bağları yetiştirilir.

Giysiler: Ortaçağın tamamı boyunca çiftçilerin giyimi üç ana parçadan oluşur: tunik, önlük ve manto. Yenleri bol olan tunik yün veya ketendir, manto da kürk, deri, astarlı ya da astarsız olabiliyordu. Bu noktada kürkün sadece zengin sınıfa ait olduğunu düşünmek yanlış olur çünkü kuzu ya da koyun kürkü çiftçiler için kalın bir kumaştan daha ekonomik olabiliyordu. Sadece bedeni örten kapüşonlu ya da kapüşonsuz kısa mantolar da vardı, çok ender olsa da belden iple bağlanan pantolonlar da. Ayaklarda ise ya bileğin üzerinden bağlanan deriden ayakkabılar ya da baldırları örten çizmeler vardı. Kadınlar ayak bileklerine kadar inen belden bağlanan tunikler giyerlerdi.

Nergis Doğan
(http://kitap.radikal.com.tr/,09.03.2014)

ORTAÇAĞ
Barbarlar, Hıristiyanlar, Müslümanlar
Editör: Umberto Eco
Çeviren: Leyla Tonguç Basmacı
Alfa Yayınları
2014, 925 sayfa

Yorum yapın

Daha fazla Makaleler, Tarih
Siz de Bir Diktatör Olabilirsiniz – Mikal Hem

Tanrı olduğunu iddia eden insanların çoğu ruh hastalıkları tedavisine gönderilir. Oysa diktatörler arasında kendini tanrı sanmak son derece yaygındır. Demokratik...

Kapat