Umberto Eco’dan insanoğlunun en önemli çağı – Çetin San

“Ortaçağ” üzerine “Barbarlar, Hıristiyanlar, Müslümanlar” isimli kitap yazan Umberto Eco, bu ikinci ciltte, çağın gündelik yaşamından müziğine, teknik gelişmelerinden Haçlı Seferleri’ne uzanan bin bir yüzünü uzmanlar tarafından yazılmış makalelerle aydınlatıyor.

Şu anda düşünüyorum da, gerçekten insanoğlunun en önemli çağıdır ‘Ortaçağ’… Çünkü o çağ artık bir değişim yapmaya karar verdiği, hatta belki de gezegenin üstündeki hükümdarlığını ilan etmeye başladığı günlerdir. İnsanın içindeki hayvandan sıyrılmaya ve bundan keyif almaya başladığı, bilginin biriktirilmeye başlandığı, sanat, sanatçılar, toplumsal yapılar, var oluş ve yok oluş meselelerinin, hepsinin ötesinde kültürün patlama yaptığı, bin yıldan uzun bir süre boyunca var olabilen bir çağ…Dünya üzerinde farklı farklı yerlerde filizlenen (genelde üstünkörü bir şekilde bile olsa Doğu ve Batı diye etikenlenen) medeniyetlerin, aralarındaki uzaklıkları aşıp da birbirleriyle tanışmaya başladıkları çağ. Fazlasıyla verimli ve insanoğlunun geleceğinin çizildiği bir çağ…

Umberto Eco, editörlüğünü üstlendiği dört ciltlik ve neredeyse ansiklopedi denilebilecek bu çalışmada, ortaçağ tarihi hakkında nasıl da güçlü ve bilgili bir uzman oluşunun yanı sıra (her biri konusunda uzman olan isimleri bir araya getirerek) çok da iyi bir editör olduğunu kesinlikle ortaya koyuyor. Okurlar açısından bakıldığında kolay bir iş gibi görünüyor, ama tam tersine çok zorlu bir sınavdır bu.

Avrupa ve Hıristiyan kültürü
Her neyse, elbette tek bir ciltte anlatılamayacak olan bu derin mevzuyu ciltlere bölmekten başka çare yoktu ve ilk cilt “Barbarlar, Hıristiyanlar, Müslümanlar” adıyla din meselesine ayrılmıştı. Ülkemizde yine bu yılın başında yayımlanan ve okurların büyük ilgisiyle karşılaşan bu eserin ardından Eco, “Katedraller, Şövalyeler, Şehirler” altbaşlığıyla basılan ikinci ciltte (adından da anlaşılacağı gibi) okurlarının dikkatini tamamen İsa’dan sonra 1000 ila 1200 yılları arasındaki Avrupa’ya ve Hıristiyan kültürüne yoğunlaştırmış durumda.

Pek çok eleştirmene göre, türünün en önemli çalışmalarından sayılan ansiklopedinin elimizdeki ikinci cildi, bu kez ‘tarih, felsefe, bilim ve teknik, edebiyat ve tiyatro, görsel sanatlar, müzik’ adıyla altı ana bölüme ayrılmış ve en sona da ayrıntılı bir kronoloji eklenmiş. Ki üstadımız, bu kadarla da yetinmeyip kronolojiyi de incelemeyi kolaylaştırmak için aynı şekilde altı bölüme ayırmış.
Tarih kısmı bildiğiniz gibi: Kilisenin Doğu ve Batı kanadının yaşadığı bölünme, iktidar kavgaları, kilisenin her zaman bu konunun içinde yer alması, şehir devletleri, Haçlı seferleri, şövalye tarikatları, böylece akıp gidiyor… Klasik tarih anlayışının tipik örnekleri olarak kilise ve iktidar savaşları her şeyin içinde ve üstünde.

Bu noktada şunu alıntılamak istiyorum: Claudio Lo Jacono’nun yazdığı “İber Yarımadasındaki Müslüman Devletler” makalesinde bir yerde şu bilgi aktarılıyor: “İki dünya arasında o kadar çok kaynaşma söz konusudur ki, ortaya el camiad (‘birleştirmek’ anlamına gelen Arapça cimaa kelimesinden) çıkar. Bu hibrid dil, gramer yapısı açısından Latin kökenlidir, sözcük dağarcığı açısından ise Arapçaya benzer…”

Bence kitabın en önemli kısmı “Felsefe” bölümü; ki “Günah ve Felsefe” adlı kısım tadından yenmiyor. Carla Casagrande’nin yazdığı (ve “XII. Yüzyıl günah algısının tarihinde bir dönüm noktasıdır. … yeni tanımına göre günah tamamıyla kötülüğe eğilimli olmaya içsel onay vermeyle ilişkilidir,” diye başladığı) bu kısım günah ve tövbekârlık üzerinde yükseliyor. Herkesin günahı ve herkese ceza kavramının bireysel iradenin edimi olarak günah şekline dönüşmesi… Yedi ölümcül günahın ortaya konulmasının ardından düzensiz günah evrenine bir hiyerarşi oturtulması çabaları başlamıştı. Bu kısacık yazının okunması tek kelimeyle elzem görünüyor.

Hemen ardından gelen “Bilim ve teknik” bölümü özellikle Endülüs hattı boyunca Doğu kültürü veya bilimiyle karşılaşmanın etkilerini anlatıyor. “İslam kültürü ve Latince Tercümeler”, “İslamda Matematik Bilimler”, “Arap Tıbbına ve İbn Sina’ya Batıdan gelen tepkiler”, “Arap Simyası” gibi bölümler, neredeyse her biri üzerine çeşitli kitaplar yazdıracak kadar ilgi çekici. Özellikle de simya meselesi ve Batılıların doğudan gelen garip bilgilere tepkisi.

İskandinav mitolojisinden Peri tipolojisine
Bir başka harika yazı da Francesco Stella’nın kaleminden çıkan “Edebiyatta Olağanüstü Kavramı.” Boyut olarak kısacık görünen ve “XI. ve XII. yüzyıllar, olağanüstü kavramının evrimi ve edebi tezahürleri açısından çok büyük yenilik oluşturur ve sözlü aktarım şekillerinden aydınların anlatımlarına kadar Hıristiyanlık öncesi folklorik kültür doğar,” diye başlayan metin folklorik unsurun ortaya çıkışı, harikalar atlası, İskandinav mitolojisi ve Peri tipolojisi gibi zaman içinde sayısız uyarlamayı doğuracak çok keyifli konulara bir göz atıyor.

Görsel Sanatlar bölümünde “Sanatçının Bilinci” adlı makaleyi yazan Manuela Gianandrea, “Sanat hamilerine bahşedilen eşsiz prestij, sanatçıların anonimliği ve sanatın zanaatkârlıkla özdeşleştiriliyor olması, ortaçağda sanat eserlerini üretenlerin, şairler, edebiyatçılar, filozoflar ve müzisyenler gibi asil beşeri sanat icracılarından oluşan seçkin sınıftan ayrı tutulmasına neden olur. Durumun değişmeye başlaması XII. yüzyılda olur,” cümlesiyle dikkatimizi günümüzde unutulmuş bir noktaya çekiyor. Sanatçı ile sanat hamisi arasında yaşanan ve kimin üstün olacağı ekseninde durmak bilmeksizin dalgalanarak dönen o tuhaf ilişkiye…

Müzik bölümünde yer alan ve Cecilia Panti’nin yazdığı “Kadınların Müziği ve Ruhaniliği” yazısı da kadın kültürünün daha önceki yüzyıllara göre daha öne çıkmaya başlamış rolünden söz ediyor. Elbette ortaçağ hakkında okuyacaklarınız burada bitmiyor. Sırada 1200 ila 1400 yıllarını inceleyen “Şatolar, Tüccarlar, Şairler” adlı 3. cilt ve 1400 ila 1500 arasını anlatan “Keşifler, Ticaret, Ütopyalar” adlı 4. cilt var.

Yeri gelmişken şunu da belirtmeden geçemeyeceğim. Elbette bu ansiklopedik çalışma Avrupa’nın, Batı’nın veya Hristiyanlığın yaşadığı Ortaçağ. Doğu denilen diğer tarafta neler yapıldığıyla pek ilgilenmiyor ya da teknik yapısı dolayısıyla ilgilenemiyor. Bir okur olarak bir gün, bu topraklardan da bir akademisyenin çıkıp Doğu’nun ortaçağda neler yaptığını anlatacağı günlerin gelmesini hasretle ve ümitle bekliyenlerdenim…

Eylül 2014 Milliyet Kitap

Yorum yapın

Daha fazla İnceleme, Makaleler, Politika, Sosyoloji, Tarih
Cahil Hoca (Zihinsel Özgürleşme Üstüne Beş Ders) – Jacques Rancière ‘Özgürleştirmeksizin eğiten aptallaştırır’

Felsefenin elması Joseph Jacotot'nun başına düşmüştür: 1818'de sürgünde bir devrimci olan Jacotot Belçika'da Fransız edebiyatı okutmanı olarak yarı-zamanlı bir iş...

Kapat