Azgelişmişlik Teorilerinin Eleştirisi – Sungur Savran

BÖLÜM 13
AZGELİŞMİŞLİK TEORİLERİNİN ELEŞTİRİSİ

Azgelişmişlik teorisinin temel sorunu, tarihsel gelişmenin farklı toplumlarda kendini tekrar edip etmediğidir. Bu iddia ilk bakışta yadırgatıcı görünebilir. Özellikle son dönemde dış ticaret, uluslararası uzmanlaşma, eşitsiz mübadele, “ithal ikamesi”, “dışa dönük gelişme” vb. tartışmalar üzerinde kopan fırtınalar, teorinin odak noktasının “uluslararası sömürü” üzerinde yoğunlaştığını düşündürebilir. Oysa çeşitli azgelişmişlik teorilerinin temeline inildiğinde esas sorunun, azgelişmiş toplumların tarihsel gelişme doğrultusunu kavrayabilmek, özel olarak da bugünün gelişmiş kapitalist ülkelerinin geçtiği tarihsel yolu aynen izleyip izlemeyeceklerini anlamak olduğu görülecektir. Gerek sağda, gerekse solda geliştirilen azgelişmişlik teorilerinin büyük bölümü bu sorunu tatmin edici biçimde çözememiş, kimi tarihsel tekerrürü postüle etmenin rahatlığıyla soruna çözülmüş gibi bakarken, kimi de tarihin her toplumda aynen tekrarlanacağını reddedebilmek için gelişmenin kendisini tümüyle olanaksız saymıştır.
Böylece tarihsel tekerrür sorunu başka bir sorunla da iç içe geçmiş olmaktadır: Bugünün azgelişmiş toplumlarında kapitalist gelişme ve sanayileşme olanaklı mıdır? Tekerrür ile birlikte her türlü gelişmeyi de reddeden düşünce tarzının bu soruya vereceği cevabın olumsuz olacağı belli. Buna karşılık, “tekerrürcü” denebilecek farklı yaklaşımlar arasında bu konuda değişik görüşler mevcuttur. Bunların bir bölümü, azgelişmişlerin gelişmiş kapitalizmin yardımı veya etkisi altında hızla kapitalist sanayileşme yoluna gireceğini savunurken, başka bir bölümü de emperyalizmin sanayileşmenin önünde mutlak bir engel oluşturduğunu, ancak bu engel aşılabildiği taktirde sanayileşme yoluna girilebileceğini savunmaktalar.

Bu da, tekerrür ve kapitalist sanayileşmenin olanaklılığı sorunlarını bir üçüncü soruna bağlıyor: Azgelişmiş toplumların tarihsel gelişmesinde bu ülkelerin içsel toplumsal yapısının (sınıf ilişkileri, üretici güçler vb.) mı, yoksa bu ülkeler açısından dışsal olan dünya çapındaki etkenlerin (emperyalizm vb.) mi belirleyici olduğu sorunu çıkıyor ortaya.

İşte azgelişmişlik (ya da gelişme) teorisinin temelinde yatan üç sorun önem sırasına göre bunlardır. Uluslararası düzeyde sömürünün mekanizmaları vb. tartışma noktaları esas anlamlarını bu sorunların çözümünde oynadıkları rolden alırlar. Kuşkusuz, bu somut mekanizmaların tartışılmasının da büyük önemi vardır, bunlar önemsiz, ikincil birer ayrıntı değildir. Söylemek istediğim, bu tür mekanizmaların ancak yukarıda sözü edilen ana sorunlara getirilen çözümlerin oluşturduğu alan içinde, o çözümlerin ışığında anlamlandırılabileceği ve değerlendirilebileceğidir.
Söz konusu üç ana sorunun önemini, Türkiye solunda 60’lı yıllardan beri azgelişmişlik konusunda yapılan tartışmalar çerçevesinde de görmek olanaklı. Hatırlanacağı üzere, 60’lı yıllarda tartışılan başlıca sorunlardan biri Türkiye’nin feodal mi, kapitalist mi olduğu idi. Bu tartışmada hâkim eğilim, ülkenin feodal veya yarı-feodal bir yapıdan kapitalizme geçebilmesi için “ulusal” burjuvaziyi de içine alan bir sınıf ittifakına öncelik veriyordu. Bu yaklaşımın temelinde, Batı Avrupa’da olduğu gibi Türkiye’de de, kapitalizmin (topluma hâkim olduğu düşünülen) feodal sınıflara karşı verilecek bir mücadele yoluyla kurulacağı (buna emperyalizme karşı mücadele eklenmek koşuluyla) varsayımı yatıyordu. Yani gerek tekerrür, gerek kapitalist gelişmenin olanaklılığı, gerekse emperyalizmin rolü (“dış dinamik/iç dinamik” tartışması) konusunda açık seçik yargılara dayanıyordu bu yaklaşım.
70’li yıllara gelindiğinde bu teori yerini “çarpık kapitalizm” teorisine bırakacaktı. Buna göre, emperyalizm azgelişmiş ülkelerde (içeriği tanımlanmadan kullanılan bir kavramla) “gelişme”yi engellemek amacındaydı; bu yüzden de Türkiye’de kapitalizm gelişmiyordu, gelişme olanaksızdı. Bu yaklaşımın da, emperyalizmin rolü, kapitalist gelişmenin olanaklılığı ve tekerrür konularında belirgin anlayışlara yaslandığı görülüyor. (Bu anlayışları aşağıda ayrıntılı olarak ele alacağım için burada çok kabaca özetlemekle yetiniyorum.)

Aslında, Türkiye solunda yaygın olan bu yaklaşımlar, dünya solunda aynı dönemde geliştirilen belirli teorilerin neredeyse bir izdüşümüydü, en iyimser deyimle Türkiye’nin koşullarına uygulanışıydı. Dolayısıyla, azgelişmişlik teorisinin dünya çapındaki gelişiminin yukarıda sözü edilen üç ana sorun açısından eleştirel biçimde gözden geçirilmesi, Türkiye solunda azgelişmişlik konusunda yaygın olan anlayışların da bir eleştirisi niteliğini taşıyacaktır.

Bu bölümün amacı, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra fışkıran çeşitli azgelişmişlik teorilerini sadece bu üç ana sorun (tekerrür, kapitalist gelişme/sanayileşme, dışsal/içsel etkenler) açısından ele alarak eleştirmek. Dolayısıyla, bu teorilerin başka açılardan olumlu ya da sorunlu olan yanlarının eleştirisi yazının kapsamı dışında kalıyor. Öte yandan, amacım sadece hâkim teorilerin eleştirisiyle sınırlı değil. Bu teorilerin başarısızlığına karşıt olarak, söz konusu üç soruna doyurucu cevaplar getiren bir perspektifi de bir sonraki bölümde kısaca özetlemek istiyorum. Bu perspektif, maddeci diyalektiğin temel bir ilkesinden, gerçeğin kavranmasında bütünden hareket etme ilkesinden yola çıkılarak geliştirilmiş olan eşitsiz ve bileşik gelişme yasasına dayanıyor.

“AZGELİŞMİŞLİĞİN GELİŞMESİ”

60’lı yılların ortalarından sonra dünya solunda hâkim bir konum kazanan (Türkiye’ye de 70’li yıllarda yansıyan) azgelişmişlik teorisi A.G. Frank’ın çarpıcı “azgelişmişliğin gelişmesi” formülü ile özetlenebilir.166 Bu teorinin öncüsü P. Baran, başlıca temsilcileri ise, Frank’ın yanı sıra S. Amin, A. Emmanuel ve I. Wallerstein’dir.167 (Aşağıda bu okulu, söz konusu dört yazarın adlarının baş harflerinden oluşan WEFA kısaltmasıyla anacağım.) Bu yazarlar, aralarındaki önemli farklara rağmen, kapitalizme ve azgelişmişliğe bakışlarında belirgin bir çerçeveyi paylaşırlar. Burada yapılacak özet ve eleştiri bu ortak çerçeveyi hedef alacaktır.

WEFA okulu, 60’lı yıllara kadar azgelişmişlik teorisinde hâkim konumda olan, biri sağ öteki sol iki yaklaşıma tepki olarak doğmuştur. Yaklaşımlardan biri burjuva biliminin azgelişmişlik sorununa bakışını somutlaştırıyor. Kökenleri Max Weber’e kadar dayanmakla birlikte bugünkü biçimini İkinci Dünya Savaşı sonrasında ABD’de kazanan “modernleşme” okulunun ana tezleri şöyle özetlenebilir. Azgelişmişlik sorunu azgelişmiş ülkelerin kendi iç toplumsal yapı ve toplumsal değerlerinin bir ürünüdür: bu toplumlar kapitalizm öncesi çağın Batı Avrupası’na benzer “geleneksel” toplumlardır. Dolayısıyla da bugünün gelişmiş toplumlarının tarihte geçmiş olduğu yoldan geçerek “modernleşeceklerdir.” Bu süreçte bugünün gelişmiş ülkelerinin katkısı büyüktür: Sermaye ve teknolojiden, kapitalist ekonominin kurumlarına ve ideolojisine kadar birçok öğe “modern” toplumlardan “geleneksel” toplumlara yayılacak, bu da modernleşmeyi hızlandıracaktır.

Bu özetten iki önemli sonuç çıkmaktadır. Birincisi, modernleşme okulu insanlığın tarihini her tekil toplumda tekrarlanacak doğrusal bir evrim şeması çerçevesinde görmektedir. İkincisi, kapitalist dünya sistemi içinde uluslar arasındaki ilişkiler tüm uluslara yarar sağlayan, uyumlu ilişkilerdir.168 Yani azgelişmişliğin nedeni içsel, gelişmenin motoru dışsaldır. Bu niteliğiyle modernleşme okulunun, uluslar arasında hiyerarşik bir düzene dayanan emperyalist sistemin tâbi uluslar açısından yarattığı sorunları gizlemeye, ulusal çelişki ve baskıları özürlemeye yönelik bir ideolojik yapısı olduğu gözlerden kaçmayacaktır.

WEFA sadece modernleşme okuluna karşı değil, aynı zamanda o dönemde dünya solunda (özellikle de azgelişmiş ülkelerin Komünist Parti’lerinde) hâkim olan bir sol teoriye karşı da tepki olarak doğmuştur. Bu teori, kaynağını 30’lu yıllarda Stalinist yönetim altındaki Komintern’in tezlerinde bulur. Stalinist yaklaşım, modernleşme teorisinden çok farklı bir yöntemin ürünüdür ama o teorinin yukarıda özetlenen iki temel sonucundan birini paylaşır — ötekini ise reddeder, hatta tam tersini ileri sürer. Reddedilen sonuç, gelişmiş kapitalist dünya ile ilişkilerin azgelişmişlere gelişme (“modernleşme”) getireceğidir. Aksine, emperyalizmin başlıca özelliği, azgelişmiş ülkelerin gelişmesini ve sanayileşmesini engellemektir. (Kaydetmek gerekir ki, bu yargısıyla Stalinist teori klasik Marksizmin düşünürlerinin savunmuş olduğu, emperyalizmin “geri” ülkelerde kapitalizmin gelişmesini hızlandıracağı görüşünden köklü biçimde ayrılmıştır.)169 Böylece dış etken gelişmeyi engelleyici olarak görülür – buna karşılık iç etken ilerici bir rol oynayabilir. Stalinizm, emperyalizmin müttefiki feodal (ya da yarı-feodal) sınıflara karşı, “ulusal burjuvazi”nin gelişmeyi temsil ettiğini savunur. İlerici bir burjuvazinin “ulusal ekonomi”yi (yani kapitalizmi) geliştirmesi, sosyalizmin maddi temellerinin hazırlanmasına katkıda bulunacağından, işçi sınıfı bu “ulusal burjuvazi”yi desteklemelidir. (Emperyalizmin ve azgelişmişliğin bu açıklaması, Türkiye solunda özellikle 60’lı yıllarda yaygın olan görüşlerin kaynağını da ortaya koyuyor.)

Çizilen bu tablo, bize aynı zamanda Stalinist teorinin modernleşme okulu ile paylaştığı alanın ne olduğunu da göstermekte. Bugünün azgelişmiş ülkeleri de, aynen Batı Avrupa’da olduğu gibi, feodalizme karşı mücadele veren bir ilerici burjuvazinin öncülüğünde kapitalizme geçiş yoluyla gelişeceklerdir. Üstelik bu kaçınılmazdır: Bütün ülkeler, üretim tarzlarının şaşmaz bir sırayla (feodalizm, kapitalizm, sosyalizm) birbirini izlediği bir doğrusal gelişme içinde aynı patikadan “ilerlemektedir”. Modernleşme teorisinde olduğu gibi burada da tarih, kendini her ülkede tekrarlayan bir gelişme şemasına indirgenmektedir.
WEFA işte bu ortak görüşe bir tepki olarak gelişmiştir.170

“ÇARPIK” KAPİTALİZM

WEFA’nın hareket noktası, azgelişmişliğin kapitalizmin dünya çapındaki gelişmesinin bir ürünü olduğudur. Dünya çapında bakıldığında, azgelişmişlik ve gelişme birbirini gerektiren iki kutuptur. Bir yanda, gelişmiş ülkelerin gelişmesi, bugün azgelişmiş olarak anılan ülkelerin toplumsal artığının önce yağma edilmesine, daha sonra da sistematik biçimde gelişmiş ülkelere aktarılmasına (“eşitsiz mübadele” ve kâr transferi yoluyla) dayanır. Öte yandan, azgelişmişliğin kendisi de bu yağma ve aktarımın ürünüdür; yatırılabilecek artığın ülke dışına transferi gelişmeyi engeller. Böylece, kapitalizmin dünya çapındaki gelişmesi sürecinde bir kutupta gelişme, öteki kutupta azgelişmişlik çıkar ortaya.

Bu temel hareket noktasının birkaç sonucunu kısaca özetlemekte yarar var. Her şeyden önce, azgelişmişliğin oluşumu ve süregitmesi tekil ülke çapında kavranamaz, ancak dünya çapında tahlil edilebilir.171 Burada hareketin yönü hep “dış”tan “iç”e doğrudur: Ülke içi gelişmeler bile dış gelişmeler ışığında kavranır. İkincisi, gelişme ile azgelişmişlik arasındaki bu ilişki “kapitalist dünya-ekonomisi” çerçevesinde iki farklı tür ülkenin tanımlanmasına yol açar.172 Bir yanda “merkez”, “çekirdek” (Wallerstein) veya “metropol” (Frank) olarak adlandırılan bir kategori; öte yanda “çevre-periferi”, “uydu” (Frank) veya “çevresel kapitalizm” (Amin) olarak anılan bir kategori. Merkez ülkeler (kabaca emperyalist ülkeler) ile çevre ülkeler (kabaca azgelişmişler) ayrımı, bu teoride iki farklı sosyoekonomik formasyon arasında bir ayrıma tekabül eder.173

Çevresel kapitalizmi merkezin kapitalizminden ayıran belli başlı bazı özellikleri vardır. Merkezin kapitalizminde toplumsal üretimin farklı dalları arasında bir uyum ve dengeli bir gelişme varken, çevre kapitalizminde üretim araçları kesimi gelişmediği için, öteki kesimlerin de dışa dönüklüğü dolayısıyla bir “eklemsizleşme” söz konusudur. Gerek bu nedenle, gerekse de ücretlerin düşük olması nedeniyle çevresel kapitalizm iç pazar temelinde gelişemez; oysa merkezin kapitalizmi gelişmesinin dinamiğini iç pazarda bulur. Bu yüzden de kendi öz gücüne dayanır, “özmerkezli”dir; çevresel kapitalizm ise “çarpık” ve “bağımlı”dır.174 Böylece, WEFA iki tür kapitalizm tanımlamış olmaktadır. Üstelik bu iki kapitalizmin tarihsel gelişme biçimleri ve hareket yasaları birbirinden çok farklıdır. (“Çarpık” kapitalizm kavramıyla birlikte, bu kez de Türkiye soluna 70’li yıllarda hâkim olan anlayışın kaynağını bulmuş oluyoruz.)

Bu kısa özet bize WEFA’nın, gerek modernleşme okulunda, gerekse Stalinist teoride karşı çıktığı temel noktayı gösteriyor: Bu okulların savunduğunun aksine, azgelişmiş ülkelerde tarihsel gelişme bugünün gelişmiş ülkelerinin geçtiği yolu izlemeyecektir. Her şeyden önce, bu ülkelerde “geleneksel” toplumlardan söz edilemez, çünkü buralardaki toplumsal yapı kapitalizmin dünya çapındaki gelişiminin bir ürünüdür. Aynı nedenle “feodal” teşhisi de yanlıştır: Bu ülkeler uluslararası kapitalist ticaret ağına bağlandıkları için kapitalist bir yapıya sahiptir. Başlangıç noktası böyle olunca gerisi de kendiliğinden gelir. Kapitalizm merkezde üretici güçleri hızla geliştirmiş ve bu ülkelerin öz gücüne dayanan bir gelişme sağlamıştır. Oysa çevre ülkelerinin yazgısı azgelişmişliktir. Kapitalist gelişmenin yolu bu ülkelere kapalıdır.

WEFA yaklaşımının siyasal uzantılarına da kısaca değinmek gerekiyor. Merkez ülkeleri açısından okulun temsilcileri ortak bir kanıya sahiptir: Bu ülkelerde işçi sınıfı düzenle bütünleşmiştir. Çevre ülkeleri açısından iki siyasal sonuçtan söz edilebilir. Birinci olarak, dünya çapında çelişkiler yer değiştirmiş, burjuvazi/işçi sınıfı çelişkisinin yerini emperyalizm/halk güçleri asli çelişkisi almıştır.175 Yani WEFA temelde Üçüncü Dünyacılığın teorik bir ifadesidir. İkincisi, azgelişmişlerin gelişmesi dünya pazarından koparak “özgüven”e (“self-reliance”) dayalı bir kalkınma stratejisi izlemelerine bağlıdır. Bu stratejinin eksenleri ve sınıf içeriği konusunda ise bir berraklık yoktur. Bu soruna aşağıda döneceğim.176

“İDEAL” BİR KAPİTALİZM VAR MI?

WEFA teorisi, gerek kapitalist üretim tarzının doğası ve tarihsel gelişmesi, gerekse azgelişmiş ülkelerdeki tarihsel süreç konusunda köklü yanılgılar içermektedir. Bizim bu kitaptaki amaçlarımız açısından bu okulun tezlerinin bütünsel bir eleştirisi ne gerekli, ne de anlamlı. Burada sadece temel yönteme ilişkin bazı konular üzerinde durmakla yetineceğim. Üç soruna değinmek istiyorum: emperyalist hâkimiyet ilişkilerinin tek yönlü bir belirlenime dönüştürülmesi; geçiş kategorisinin göz ardı edilmesi; kapitalist üretim tarzı ile somut kapitalist toplumlar arasında kurulan ilişkinin doğası.

Birinci nokta ile ilgili olarak, her şeyden önce şu söylenmeli: WEFA, ‘kapitalist dünya-ekonomisi’ kavramıyla büyülenmiş olduğu için, ülkelerin dünya sistemi içindeki konumunun belirleyiciliğini mutlaklaştırır. Bunu bir ikinci yöntemsel tavır tamamlar: Dünya sistemi hep merkezin istediği biçimde “merkezin çıkarları” doğrultusunda gelişir bu teoride. Böylece azgelişmiş ülkelerin gelişmesi dünya çapında ve merkezin çıkarları doğrultusunda belirlenir.

WEFA’nın bu yaklaşımı, tahlilin uluslararası ilişkilere öncelik vermesi, sınıf mücadelelerini ise ikinci planda bırakması dolayısıyla eleştirilmiştir.177 Bu eleştirinin tümüyle haklı olduğu kuşku götürmez. Üstelik, WEFA sınıf ilişkilerini ele aldığı zaman bile uluslar arasındaki çelişkilerin bir dolayımı, bir ürünü olarak kavrar sınıf çelişkilerini. Yani sınıflar göz önüne alındığında bile belirleyen değil belirlenendir.178 Bu eleştirilerden hareketle WEFA’nın dünya sistemindeki belirlenim mekanizmaları konusundaki anlayışının yanlışlığını ortaya koymak olanaklıdır.

WEFA’nın tek yönlü belirlenim şemasının yarattığı izlenimin aksine, her hâkimiyet ilişkisi aynı zamanda bir mücadele ilişkisidir. Hâkim, hâkimiyetini tâbiyi sürekli olarak denetleyerek korur; tâbinin verdiği mücadelenin karşısında da zaman zaman hâkimiyet biçimini yeni koşullara uyarlar. WEFA’nın tek yönlü belirlenim süreci sadece merkezden çevreye yönelik etkileri göz önüne aldığı için bu karşılıklı mücadele, uyarlanma ve hâkimiyet ilişkisinin yeniden-düzenlenmesi sürecine teorik yapısı içinde yer veremez. Ama azgelişmiş ülkelerin hâkimiyete karşı mücadele verebilmeleri için bu toplumların sadece dışarıdan gelen sinyallerle hareket etmiyor, kendi içlerinde bir hareket yeteneği taşıyor olmaları gerekir. İşte sınıfların, tümüyle belirlenen aktarım kayışları niteliğini taşıması tam da bu hareket yeteneğini ortadan kaldırır. Azgelişmiş ülke merkezden gelen emirleri uysal biçimde yerine getiren pasif bir ajana dönüşür. Bütün bunların sonucunda da, WEFA azgelişmiş toplumlarda hareket halinde olanı değil durağan olanı yakalar ancak.

Geçiş toplumu kategorisiyle ilgili soruna gelince. Yukarıda da belirtildiği gibi, WEFA, Stalinist teorinin azgelişmiş ülkelerin feodal veya yarı-feodal bir aşamada olduğu tespitini, bu ülkelerin kapitalizmin ticari ağına bağlanmış oldukları, dolayısıyla da kapitalist oldukları gerekçesiyle reddeder. Bu tür bir yaklaşımın tek sorunu kapitalizmi dolaşım (ticaret) alanındaki ilişkiler temelinde tanımlaması değildir.179 Burada çok ciddi bir ikinci sorun da yatmaktadır: tartışmanın “feodal mi, kapitalist mi?” ikili almaşığı çerçevesinde yerleştirilmesi, geçiş sürecini tümüyle yok sayan bir yaklaşımın ifadesidir. Oysa bu süreç bir üretim tarzından çıkışı başka bir üretim tarzının hâkim duruma gelişine bağlayan tarihsel sürecin kavramlaştırılmasından başka bir şey değildir. Bu kavramın dışlanmasının maliyetini en açık biçimde Wallerstein’in yapıtında görmek olanaklı. Öteki WEFA düşünürlerinden farklı olarak, Wallerstein geçiş dönemini sadece görmezlikten gelmekle yetinmez, alaycı bir tavırla açıkça reddeder: “Marksistlerin çoğu bir ‘geçiş’ aşamasından söz etmiştir; oysa bu, operasyonel göstergeleri olmayan belirsiz bir kavram-olmayan-kavramdır (non-concept)”.180 Geçiş kavramının böylece kapının önüne bırakılmasının ciddi sonuçları vardır: Sadece kapitalist bir dünya bağlamında belirli ülkelerde sosyalizme geçişin temellerinin atılabilmesini olanaksızlaştırarak bir dönem dünyanın üçte birinin yaşadığı sürecin anlaşılmasını engellemekle kalmaz; aynı zamanda “operasyonel” kıstaslar uğruna tarihten diyalektiği ve hareketi kovar. Böylece aynı noktaya dönmüş oluyoruz: Geçiş kategorisini eleyerek WEFA bir kez daha azgelişmişlerin dinamizmini tahlil alanının dışında bırakır.

Bütün bunlardan daha da önemli olan WEFA’nın kapitalizmi tanımlarken gerçekleştirdiği kaymadır; bu çerçevede, kapitalizm gelişmiş ülkelerdeki somut beliriş biçimleriyle özdeşleştirildiği içindir ki, azgelişmiş ülkelerde kapitalist gelişmenin olanaklı olmadığı sonucuna varmak neredeyse kaçınılmaz hale gelmektedir. Oysa kapitalist üretim tarzı, belirli bir dönemde belirli bir ülke ya da yörede aldığı somut biçimler aracılığıyla tanımlanamaz. Örneğin, gelişmiş ülkelerin bugün vardığı noktada ortaya çıkan bazı özellikler (canlı iç pazar, yüksek ücretler vb. vb.) kapitalizmin tanımlayıcı öğeleri değildir. Kapitalist üretim tarzını tanımlayan, üretici güçlerin belirli bir gelişme düzeyi temelinde (kooperasyon, işbölümü, makineli üretim) belirli bir üretim ilişkisinin (sermaye-ücretli emek ilişkisinin) toplumsal üretim içindeki hâkim konumudur. Eğer bir ülkede bu özellikler gelişiyorsa, kapitalizm gelişiyor demektir. Kapitalizmin hareket yasaları da o topluma hâkim hale gelecektir er geç. Ama bu hareket yasaları her an her yerde ortaya aynı biçimde çıkmayabilir. Bu, daha somut bir tahlil düzeyinde kavranabilecek bir noktadır. Böyle bir somut inceleme, bu yasaların hiç olmazsa bir bölümünün azgelişmiş kapitalizmde daha da açık biçimde işlediğini gösterecektir. Bunun en çıplak örneği, sermayenin sürekli olarak büyük bir yedek sanayi ordusu yaratma eğiliminin azgelişmiş ülkelerde kendini dev bir işsizler ordusu biçiminde ortaya koymasıdır. Oysa WEFA (ve benzer biçimde “bağımlılık” okulu) işsizliği tam da bu ülkelerde kapitalizmin gelişmediğinin bir kanıtı olarak yorumlama eğilimindedir! Şu nokta konusunda açık olmak gerekir: Bazı alanlarda azgelişmiş ülkelerin kapitalizmi, Marx’ın Kapital’inde incelenen kapitalist üretim tarzının özelliklerini ve eğilimlerini daha da çıplak olarak yansıtmaktadır.181

Aslında WEFA’nın “azgelişmişliğin gelişmesi”nden, azgelişmiş ülkelerde kapitalizmin gelişmesinin olanaksızlığından söz ederken kastettiği, işsizliğin, kentsel yoksulluğun, gecekonduların, büyük eşitsizliklerin olmadığı, kitlesel tüketimin yerleştiği bir “ideal kapitalizm”dir. S. Amin, kapitalist üretim tarzının merkezde “ideal”ine yaklaştığını belirterek buna en belirgin ifadesini verir.182 Oysa, kapitalizmin “ideal”i yoktur. Sermaye inişli çıkışlı hareketi içinde, dönemsel olarak her hücresinden işsizliği, yoksulluğu, eşitsizliği salgılar: Bugün gelişmiş kapitalist dünyayı da pençesine alan bunalım içinde bunların hepsi yeniden su yüzüne çıkmıştır. Amin’in uzun genişleme döneminde (1945-75) gelişmiş kapitalizmde gördüğü bazı özellikleri mutlaklaştıran yaklaşımı, şimdi kapitalizm bu ülkelerde de neoliberalizm aracılığıyla gerçek yüzünü gösterdiğinde bütünüyle boşlukta kalmıştır. Kapitalizm eşitsiz ve anarşik gelişmesi içinde, dün güllük gülistanlık görünen yöreleri ve ülkeleri, yarın yeniden yoksulluğun, gerilemenin, hatta sefaletin içine itiverir. İngiltere’nin kuzeydoğusu ve İskoçya, Belçika’nın Fransızca konuşulan yöreleri ve Fransa’nın kuzeyinden sonra, ABD’nin doğu kıyısı ve orta batı bölgeleri de bugün bu gerçeği şaşkınlık ve acı içinde yaşıyorlar.

İşte bu “ideal kapitalizm” öncülüdür ki, WEFA yaklaşımının siyasal tavrının son derece ikircikli bir nitelik kazanmasına yol açar. Bu yaklaşım sadece emperyalist ülkelerde burjuvazi ile işçi sınıfı arasındaki uzlaşmaz çelişkiye gözlerini kapamakla veya sosyalizmin güçlerini Üçüncü Dünya’yla sınırlayarak işçi sınıfının uluslararası dayanışmasını bir kalemde silmekle kalmaz. Hatta azgelişmiş ülkelerde “ulusal bir sosyalizm” talebi bile (böyle bir programın ima ettiği çok ciddi sorunlara rağmen) değildir en vahimi. Daha da ciddi olan, sosyalist bir retoriğin ardından, ulusal bir kapitalizmin savunulmasının belirmesidir mücadele saati çaldığında. Çok yazdığı için belki zaman zaman istemediği şeyleri de söyleyen S. Amin, bu durumu “özgüven”e hasrettiği bir yazısında ortaya koyuyor: “Ulusal kurtuluş”u önce sosyalizmin bir aşaması olarak ilan ettikten sonra, “ikincil olarak” kapitalizmin bir aşaması olarak kabul ediyor. Yazının sonuna vardığında ise, “özgüvene dayalı” gelişmenin “kazara” kapitalizm çerçevesinde de gerçekleşebileceğini itiraf ediyor.183 Siyasal programların ancak somut koşullara uygulandıklarında anlam ifade edeceğini bilenler, bu itirafın ardında, iç pazara dayalı bir kapitalist birikimin, yani yaygınlaşmış adıyla “ithal ikameci” bir kapitalizmin, ulusal kaynaklara dayalı bir versiyonunun savunulmasının hazırlığı olduğunu kolayca sezeceklerdir.

EMPERYALİZM UYGARLIĞIN TAŞIYICISI MI?

60’lı yıllardan itibaren sol düşünceye hâkim olan WEFA yaklaşımı, 70’li yılların sonundan itibaren kendi karşıtını üretecektir. Bu gelişmede çok farklı nitelikte iki ana etken etkili olmuştur. Birincisi, WEFA’nın öngörülerinin aksine, azgelişmiş ülkelerde ikinci savaştan sonra hızlı bir kapitalistleşme ve sanayileşme süreci yaşanmış, bu da almaşık teorik çerçeve arayışlarına hız kazandırmıştır. Bu arayışın bir ürünü söz konusu gelişmeyi Marksist bir temelde yorumlama ve değerlendirme çabalarının gelişmesi olmuştur.184 Ama ortaya kapitalizmi ve emperyalizmi yüceltmeye yatkın bir başka düşünce akımı çıkmıştır ki, bu da ikinci etkenin bir ürünüdür. Bu ikinci etken, Batı Avrupa solunun 70’li yılların ikinci yarısından itibaren içine girdiği ideolojik bunalımdır. Sözünü ettiğim yeni düşünce akımı bu bunalımın hem bir ürünü, hem de bir ifadesidir.

Batı solunda bu yeni düşünce akımı çerçevesinde kapitalizmin ve emperyalizmin savunulması ve özürlenmesi giderek yaygınlaşan bir olgu olmuştur. Genel olarak piyasayı ve kapitalizmi savunan sol liberal görüşlerin Batı Avrupa’daki etkisinden daha önceki bir yazımızda söz etmiştik.185 Emperyalizmin savunulmasının örneklerini bulmak da güç değil. Türkiye’de de benzer gelişmeler olduğu, solun bir bölümünün “tutarlı ve rasyonel” bir kapitalizmi savunduğu, üstelik demokrasinin yerleşmesini de kapitalizmin gelişmesine bağladığı biliniyor.186

Kısacası, evrensel düzeyde, kelimenin tam anlamıyla tepkisel bir gelişme solun saflarını sarmakta. Bu gelişmenin emperyalizm ve azgelişmişlik konusunda şimdilik en olgun ifadesi, İngiliz yazarı Bill Warren’in yapıtıdır.187 Dolayısıyla, Warren’in tezlerinin, bu yazının amaçlarının tamamladığı sınırlar çerçevesinde de olsa, kısaca ele alınması yararlı olacaktır.

Warren’in başlıca amacı, WEFA’nın Stalinist teoriyle paylaştığı bir yargıyı çürütmektir. WEFA yaklaşımı Stalinist teorinin bir eleştirisi olarak geliştirildiği halde, iki teori bir noktada ortak bir öncüle sahiptir. Bu öncül, emperyalizmin azgelişmiş ülkelerde gelişmeye engel olduğudur. Warren bu öncüle cepheden hücum eder. Emperyalizm azgelişmişlerde gelişmeye engel olmak bir yana, tam tersine bu ülkelerde kapitalizmin gelişmesine yol açmış ve böylece tarihsel olarak ilerici bir rol oynamıştır. Bu sadece sömürge-sonrası dönemde emperyalizmin iktisadi etkisinin bir bütün olarak bakıldığında olumlu oluşuyla sınırlı değildir: Sömürgecilik dahi bu ülkelerde olumlu bir etki yaratmıştır. Üstelik, azgelişmişlerde kapitalizm geliştikçe, dünya çapında emperyalizm de gerilemektedir. Yani, emperyalizm kapitalizmin geçici bir evresidir: Bütün dünya kapitalistleştiğinde önemi azalacak, belki de ortadan kalkacaktır.

Warren’in emperyalizm konusundaki bu tezlerini tamamlayan ve yerli yerine oturtan temeldeki görüşü ise kapitalizme yüklediği olumlu yönlerdir. Kapitalizm sadece kapitalizm-öncesi üretim ilişkilerinin yerine daha ileri kapitalist ilişkileri geçirmekle ve üretici güçleri geliştirmekle kalmaz; başka olumlu işlevleri de vardır. En başta bireyciliğin gelişmesini sağlayarak insanlığın kültürel düzeyinin yükselmesine yol açar; ayrıca, demokrasiyi geliştirir (kapitalizm ve demokrasi, Warren’e göre “yapışık kardeşler” gibidir); hatta kitlelerin gereksinimlerine duyarlıdır, maddi durumlarında önemli gelişmeler sağlar.188 Zaten “kadınların kurtuluşu hareketinin yarattığı efsaneye karşıt olarak, burjuva toplumu ve ideolojisi köklü biçimde anti-otoriterdir.”189 Bu yüzden de “sosyalist sivil toplum”da bireyciliğin daha da ileri bir gelişmesini sağlamak gerekir.190 Yani Warren aslında sosyalizmi de kapitalizmin basit bir devamı olarak görme eğilimindedir.

Bu kadarcık bir özet bile, yukarıda emperyalizmin yüceltilmesine dayanan bir teorik çerçeveden söz ederken neyi kastettiğimi okuyucuya anlatmış olmalı. Warren’in kitabı Türkçede yayınlanmamış olduğu için, burada etraflı bir eleştiri yerine bu yazının konusunu ilgilendiren birkaç ana noktaya değinmekle yetineceğiz.191

Her şeyden önce, Warren’in temel tezinin tek-yanlılığı dolayısıyla yanlış olduğu belirtilmeli. Doğrudur, emperyalizm belirli konjonktürlerde ve belirli ülkelerde kapitalist gelişmeye ve sanayileşmeye bir ivme kazandırır. (Klasik Marksizmin de bu gerçeğin altını çizdiğine yukarıda değinmiştim.) Ama başka dönemlerde ve ülkelerde tersine etkiler de yaratabilir: Emperyalizmin bir ürünü olarak azgelişmiş ülkelere giren ve bir ilk aşamada meta ilişkilerinin yaygınlaşmasını sağlayan ticaret sermayesi kapitalizm-öncesi üretim ilişkilerini boyunduruğu altına alarak bu ilişkilerin muhafazası yönünde etkiler yaratabilir192; veya emperyalizmin kurduğu uluslararası işbölümü, sanayileşme sürecinde varılan bir aşamanın donup kalmasına yol açabilir.193 Emperyalizmin bu iki yanlı, çelişik doğasının örneklerini Warren’in kendi tartışması içinde bile bulmak olanaklıdır. Örneğin Warren kapitalizmin belirli evrelerde kapitalizm-öncesi ilişkileri muhafaza eğilimi içinde olduğunu kabul eder; veya sömürge döneminde kurulan yapının aşılabilmesi için bağımsız devletlerin gerekli olduğunu itiraf eder.194 Böyle durumlarda, kapitalizmin gelişmesinin önündeki engellerin yıkılması emperyalizmin (geçici bir süre için de olsa) geriletilmesine bağlıdır. Yani emperyalizmin kapitalistleşme süreci üzerindeki etkisi Warren’in sunduğu kolaycı tablodan çok daha karmaşıktır.

Warren’in teorisinin bizi ilgilendiren ikinci ciddi sorunu, tarihin her ülkede aynı biçimler altında tekrarlanacağını varsaymasıdır: Azgelişmiş ülkeler de kapitalistleştikçe, gelişmiş ülkelerde görülen toplumsal biçim ve kurumların hepsine kavuşacaklardır. Bu yargının en iyi örneğini, yazarın kapitalizm ile demokrasi arasında kurduğu ilişkide bulmak olanaklı. Warren’in tezi kapitalizm ile demokrasinin birbirlerine “yapışık ikizler” gibi bağlı olduğudur. Ne var ki, bunu kanıtlamak için geliştirdiği tahlil (kendi içinde doğruluğu yanlışlığı bir yana), aslında sadece Batı Avrupa’nın tarihsel deneyimini temel alır. Warren’in bu noktaya sadece bir dipnotunda değinmesi ilginçtir.195 İlginçtir, çünkü kitabın başka yerlerinde “yapışık ikizler” önermesi genel bir önerme olarak ileri sürülecek ve azgelişmişler hakkında da aynı iddiada bulunulacaktır.196 Böylece, evrensel bir önermeyi kısmi bir alt-bütünden hareketle “kanıtlamak” gibi kabul edilemeyecek bir yöntem izlemiş olmaktadır yazar. Bunun maliyetinin çok ağır olduğuna işaret etmek gerekli mi? Tarihsel deneyimin gösterdiği gibi, azgelişmiş kapitalizmde kural baskıcı devlettir. Demokrasi ise istisna.

Son olarak, Warren’in tezlerinin siyasal sonuçlarıyla ilgili olarak da bir çift söz söylemek gerekli. Yazarın siyasal amacı görünürde oldukça radikal: Sosyalizmin ulusçuluk biçimine dönüşmesine karşı çıkıyor, işçi sınıfı siyasetini ulusal hareketlerden bağımsız kılmaya çalışıyor. Kuşkusuz bunlar olumlu amaçlar. Ama Warren’de bu radikal retoriğin ardında yatan gerçek siyasal sonuç bambaşka. Varılan nokta, kapitalizmin aklanması ve ezilenlerin, sömürülenlerin, sefalet içinde yaşayanların beklemeye çağrılması. Çünkü Warren yaşanan gerçekliğe tarihin “yüce” penceresinden bakmakta, yaşayan, somut insanların günlük ve “alelade” sorunlarıyla ilgilenmek yerine kapitalizmin üretici güçleri geliştirmesinin destanını yazmaktadır. Bu destanın son sayfasına vardığımızda türdeş bir dünya proletaryası insanlığı kurtaracaktır. Bugünün ezilenleri için o son sayfayı beklemekten başka bir önerisi yoktur Warren’in.

Notlar

166 Bu yaklaşım kimi zaman “bağımlılık okulu” olarak da anılır. “Azgelişmişliğin gelişmesi” yaklaşımı ile bağımlılık okulu arasında yadsınamaz ortaklıklar olduğu doğrudur ama bağımlılık okulu çok farklı yöntemsel temellerden hareket ederek çok farklı siyasal sonuçlara varan yazarları kapsadığı için, bağımlılık nitelemesi bize yeterince özgül ve açıklayıcı bir sınıflandırma olarak görünmüyor.

167 Bu yazarların görüşleri çeşitli tarihlerde çeşitli dergi ve derlemelerde yer alan makaleleri aracılığıyla Türkiye okuyucusuna aktarılmıştır. Örnek olarak şu kaynaklara bakılabilir: A. G. Frank, “Azgelişmişliğin Gelişmesi”, Azgelişmişlik ve Emperyalizm, der. A. Aksoy, Gözlem Yayınları, İstanbul, 1975; A. Emmanuel, “Enternasyonalizm Kuruntuları”, a.g.y. içinde; A. Emmanuel, “Beyaz-Yerli Kolonyalizmi ve Yatırım Emperyalizmi Miti”, Birikim, 2 (eski dizi), Nisan 1975; A. Emmanuel, “Azgelişmişlik Mitlerine Karşı Gelişme Mitleri”, Birikim, 18/19 (eski dizi), Ağustos-Eylül 1976; A. G. Frank, “Dünya Krizi ve Dönüşüm” ve S. Amin “A. G. Frank ve Kriz”, her ikisi de Yapıt, 7, Ekim-Kasım 1984 içinde. Ayrıca dünya bunalımı ile ilgili olsa da bu perspektif konusunda okuyucuya genel bir fikir verebilecek olan bir ortak kitap da yayınlanmıştır: I. Wallerstein/G. Arrighi/A. G. Frank/S. Amin, Genel Bunalımın Dinamikleri, çev. F. Akar, Belge Yayınları, İstanbul, 1984. Ayrıca bkz. A. G. Frank, “Dünya Sistemi Bunalımda”, Dünya Ekonomisi, Bunalım ve Siyasal Yapılar, Belge Yayınları, İstanbul, 1983 içinde; A. G. Frank, “Üçüncü Dünyada Ekonomik Bunalım ve Siyasal Yapılar”, a.g.y içinde; I. Wallerstein, “Kapitalist Dünya Sisteminin Yükselişi ve Geleceği-Karşılaştırmalı Analiz İçin Temel Kavramları” a.g.y. içinde. Ek olarak, bu okulun görüşlerinin bir sentezini sunan bir çalışma için bk. Ç. Keyder, Emperyalizm, Azgelişmişlik ve Türkiye, 2. Basım, Birikim Yayınları, İstanbul. 1979.

168 Bu uyumluluk tezi en çıplak ifadesini, kapitalist dünyada uluslararası serbest iktisadi ilişkilerin savunusunu yapan Ricardocu ve (onu izleyen) neoklasik dış ticaret teorilerinde bulur. Bkz. David Ricardo, Ekonomi Politiğin ve Vergilendirmenin İlkeleri, çev. Tayfun Ertan, Belge Yayınları, İstanbul, 1997.
169 Bkz. yukarıda Bölüm 3’e Ek.
170 WEFA’yı Latin Amerika’da 60’lı yıllarda gelişen “bağımlılık” düşüncesinin hiç olmazsa bir kanadından (Sunkel, Furtado, Gonzalez Casanova gibi yazarlardan) ayıran önemli noktalardan biri budur. “Bağımlılık”, esas olarak, Raúl Prebisch’de en önemli temsilcisini bulan CEPAL/ECLA (Birleşmiş Milletler Latin Amerika İktisadî Komisyonu) düşüncesinin ithal ikameci stratejisinin uğradığı başarısızlıklara karşı, bu stratejinin daha ileri bir düzeyde uygulanmasına yöneliktir. Modernleşme okuluna ve Stalinist teoriye ilişkisi/tepkisi ise hem ikincil, hem de ikirciklidir.
171 Bu önermeyi en gelişkin biçimiyle Wallerstein formüle etmiştir. Bk. “The Rise and Future Demise of the World Capitalist System: Concepts for Comparative Analysis”, The Capitalist World-Economy içinde, Cambridge University Pres/Editions de la Maison des Sciences de I’Homme, Cambridge/Paris, 1979. (Söz konusu yazı ilk kez 1974’te yayınlanmıştır.) Bu yazının Türkçe çevirisi için bkz: yukarıda, 2 numaralı dipnotu.
172 Burada, Wallerstein’in yarı-çevre (ya da semi-periferi) olarak adlandırdığı üçüncü kategoriyi, konuyu doğrudan doğruya ilgilendirmediği için bir kenara bırakıyorum.
173 Bu tahlil en açık ifadesini S. Amin’in yapıtında bulur. Bkz. L’accumulation a l’echelle mondiale, 2. basım, Ed. Anthropos, Paris, 1971, özellikle s. 1-47.
174 Bu ikiliğin son derece özlü bir ifadesi S. Amin’in şu makalesinde bulunabilir; “Self-rellance and the New International Economic Order”, Monthly Review, c. 29, No. 3, Temmuz-Ağustos 1977.
175 Bk. S. Amin, “Bunalım, Ulusçuluk ve Toplumculuk”, Genel Bunalımın Dinamikleri, a.g.y. s. 211-12.
176 Aşağıda bu sorunu özellikle S. Amin’in yapıtı çerçevesinde tartışacağım. Bunun nedenini açıklamak gerekiyor. WEFA’nın ilk düşünürü A. G. Frank’ın 60’lı yıllardaki çıkışı, Latin Amerika’nın Komünist Parti’lerinin ulusal burjuvaziye bel bağlayan bir kapitalist gelişme stratejisine karşı, Küba devriminin (1959) etkisi altında sosyalizmi savunan bir perspektife dayalıydı. Ne var ki, köprülerin altından çok su akmıştır. Wallerstein’in 70’li yıllarda (SSCB, Çin Halk Cumhuriyeti vb. toplumlar da dahil) tüm dünyayı kapitalist ilan etmesiyle ve bir “sosyalist dünya hükümeti”nin yokluğunda her ülkenin kapitalist sayılması gerektiğini ileri sürmesiyle birlikte, WEFA’nın bir kanadının siyasal platformu bir felçleşme reçetesi haline gelmiştir. Artık tekil ülkelerde verilecek mücadelelerin ancak kısmi kazanımlar açısından anlamı olabilir; kapitalizmin ilgası neredeyse olanaksızdır. 70 li yıllardan itibaren Wallerstein’e teorik olarak yaklaşan Frank da eski “sosyalist” bakış açısını yitirmiştir. Bugün Frank’ın da somut bir siyasal önerisi yoktur. Frank, Amin-tipi “özgüvene dayalı”, “bağımsız” gelişmeyi de, “sosyalist” gelişmeyi de bugünkü koşullarda olanaksız bulmaktadır. Bk. “İdeoloji Bunalımı-Bunalım İdeolojisi”, Genel Bunalımın Dinamikleri, a.g.y., s. 152-154 ve “Dünya Krizi ve Dönüşüm”, a.g.m. S. Amin Yapıt’ta yayınlanan makalesinde (“A. G. Frank ve Kriz”, a.g.m.) Frank’a tam da bu nedenle sitem etmektedir. Son olarak, Emmanuel’in gelişmesi bambaşka bir yönde olmuştur. Buna aşağıda değineceğim. (Bkz. 191 no’lu dipnot)
177 Robert Brenner, “Kapitalist Gelişmenin Kökenleri: Yeni Smithçi Marksizmin Eleştirisi”, 11. Tez, sayı 3, Mayıs 1986 ve Haldun Gülalp, “Bağımlılık ve Dünya Sistemleri Teorileri”, aynı yerde. Ayrıca bkz. Ian Roxborough, Theories of Underdevelopment, Humanities Press, Atlantic Highlands, NJ, 1979, s. 45; H. Alavi, “The Structure of Peripheral Capitalism”, H. Alavi/T. Shanin (der.) Sociology of “Developing Societies”, Monthly Review Press, New York, 1982 içinde, s. 174; J. Weeks/E. Dore, “International Exchange and the Causes of Backwardness”, Latin American Perspectives, c. 6, Bahar 1979, özellikle s. 64-66.
178 Bkz. örneğin, I. Wallerstein, “The Rise and Demise…”, a.g.m., özellikle s. 15-24. R. Brenner, a.g.m., bu noktayı ayrıntılı biçimde eleştirmektedir.
179 Bu eleştiriyi R. Brenner yukarıda anılan makalesinde güçlü biçimde yapmaktadır. Ayrıca bk. E Laclau, “Latin Amerika’da Feodalizm ve Kapitalizm”, Azgelişmişlik ve Emperyalizm, der. A. Aksoy, Gözlem Yayınları, İstanbul, 1975 içinde (bu yazı Birikim dergisinin [eski dizi] 1. sayısında ve Üretim Tarzlarının Eklenmesi Üzerine [der: H. Ç. Keskinok ve M. Ersoy], Birey ve Toplum Yayınları, Ankara, 1984 içinde de yayınlanmıştır) ve J. Weeks/E. Dore, “International Exchange…”, a.g.m.
180 I. Wallerstein, a.g.m., s. 15.
181 Kuşkusuz bu önermenin çok ciddi bir sınırı vardır; ancak, söz konusu ülkelerde kapitalizm toplumsal üretime hâkim olduğu ölçüde geçerlidir önerme. Olgun kapitalist ülkelerin sermayenin eğilimlerini daha iyi yansıtmaları bu yüzden olağandır.
182 Bk. L’accumulation, a.g.y., s. 30-33. Amin’in yapıtında bu tür bir ayrımın içerdiği yöntemsel soruna işaret eden başka kaynaklar da vardır. Bkz. A. Foster-Carter, “The Modes of Production Controversy”, New Left Review, 107, Ocak-Şubat 1978, s. 48; H. Bernstein, “Industrialization, Development and Dependence”, H. Alavi/T. Shanin. (der.) The Sociology of “Developing Countries”, Monthly Review Press, New York, 1982 içinde, s. 227.
183 Bk. “Self-Reliance”, a.g.m. Amin’in “özgüvene dayalı” kalkınma konusundaki ikircikliliğinin izdüşümünü savunduğu devrim formülünde de görmek olanaklı: “aşamalı kesintisiz devrimin bir evresi olarak yeni ‘ulusal demokratik devrim’”! (“Bunalım, Ulusçuluk ve Toplumculuk”, a.g.m., s. 198. Düzeltilmiş çeviri.)
184 Bu gelişmeyi Marksist bir yaklaşımla ele alan çeşitli çalışmalar vardır. İlk elde Türkçede önerilebilecek olan kaynak şudur: E. Mandel, “Yarı-Sömürge Ülkeler ve Yarı-Sanayileşmiş Egemenlik Altındaki Ülkeler”, Ekonomik Kriz ve Azgelişmiş Ülkeler içinde, Yazın Yayıncılık, İstanbul, 1985.
185 Bkz. “Sol Liberalizm: Maddeci Bir Eleştiriye Doğru”, Onbirinci Tez, 2, Şubat 1986.
186 Bkz. Sungur Savran, “Burjuva Sosyalizminin Düşman Kardeşleri: Liberal Sol ve Ulusal Sol”, Devrimci Marksizm, sayı 2, Kasım 2006.
187 Warren’in Türkçede yayınlanmış bir makalesi vardır: “Emperyalizm ve Kapitalist Endüstrileşme”, Birikim, 18/19 (eski dizi), Ağustos/Eylül 1976. Ama burada sergilenen tezlerini açık seçik ortaya koyduğu ve kapitalizmi yücelttiği çalışması 1980’de, ölümünden sonra yayınlanan kitabıdır: Imperialism: The Pioneer of Capitalism, Verso, Londra, 1980.
188 Warren bunu hem tekelci kapitalizm için, hem de sömürgeciliğin sömürge halklarına getirdiği yararlar açısından ileri sürmektedir. Bk. Warren, Imperialism, a.g.y., s. 80 ve 129-136.
189 A.g.y., s. 26n.
190 A.g.y., s. 39.
191 Warren’in güçlü iki eleştirisi şu kaynaklarda bulunabilir: M. Löwy, The Politics of Combined and Uneven Development, Verso, Londra, 1981. s. 223-27 ve A. Lipietz, “Marx or Rostow?”, New Left Review, 132, Mart-Nisan 1982. Lipietz’den A. Emmanuel’in de (Amin, Frank ve ötekileri terk ederek) Warren’e yakın bir konuma kaydığını öğreniyoruz!
192 Bk. G. Kay, Development and Underdevelopment, Macmillan, Londra, 1975.
193 WEFA okulu ise bu geçici engellemeyi mutlaklaştırarak gelişme sürecinin önüne aşılmaz bir duvar diker. Yani Warren sürecin yalnız “olumlu” yönünü görürken, WEFA okulu da sadece “olumsuz” yönünü kaydeder.
194 Bu örnekler için bkz. Warren, Imperialism…, a.g.y., s. 151-156.
195 A.g.y., s. 28 vd. ve 28n,
196 A.g.y., s, 7 ve 116.

Kaynak:
Kod Adı Küreselleşme: 21. Yüzyılda Emperyalizm
Sungur Savran • ISBN-978-9944-122-42-9 • Düzeltme: Mehmet Tayak
Kapak ve İç Tasarım: Savaş Çekiç • Sayfa Düzeni: Gönül Göner
Birinci Basım: Eylül 2008 • İkinci Basım: Kasım 2011
Yayın Yönetmeni: Hayri Erdoğan
Yordam Kitap, 2008

Yorum yapın

insanokur.org’u

bilgiyle tutsaklıktan özgürlüğe…
“yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek…”