Bağlar – Domenico Starnone “Özgürlük ile güvenlik arasında bocalayan kahramanlarıyla bir roman”

Bağlar, İtalya’nın en prestijli edebiyat ödülü Strega sahibi yazar Domenico Starnone’nin Türkçede yayımlanan ilk kitabı.

Roman, on iki yıllık eşi Aldo’nun başka bir kadın için onu terk etmesi üzerine iki çocuğuyla tek başına kalan Vanda’nın mektubuyla açılıyor. İlk bakışta sıradan bir aile hikâyesi izlenimi uyandırsa da, Starnone bu romanda sosyal, ailevi, psikolojik ve ideolojik yapılar çözülürken açığa çıkan ve kahramanları altüst eden hayal kırıklığı, haset, özlem, değersizlik ve hınç duygularını, durum komedisi ve trajedi arası bir kurgu içinde ustalıkla resmediyor.

Özgürlük ile güvenlik arasında bocalayan kahramanlarıyla Bağlar, çarpıcı bir yerini bulamama anlatısı.

“Bağlar, katman katman, ustalıkla inşa edilmiş, bilmece gibi bir roman.”
– The New Yorker

“Aile içi ruhsal kıyımlara dair sıkı bir hikâye.”
– The Times Literary Supplement


İhanetin var mı aşka? Murat Şevki Çoban
31 Ocak 2019 t24.com.tr

Tanrı’dan Tarih’e, her şey öldü, bir evlilik kaldı.

Aydınlanma’dan bu yana katı olan her şeyi buharlaştırmaya gayret eden pek muktedir, iktidarı ölçeğince de basiretsiz ve iradesiz insan, iyi ile kötü arasında itinayla gerdiği ikili norm sisteminden bir türlü paçasını kurtaramıyor.

Kutsal kitaplardan Antik Yunan mitlerine, zinanın hâlâ kimi ülkelerde cezai bir suç olmasından toplum nazarında ihanetin son büyük vefasızlık raddesi olmasına dek; iyi ile kötü ayrımını hayatın her çehresinde her dakika yeniden üretiyor, insan olarak büyük devrimler yaptığımız sanrısına tutunurken, hâlâ en basit arkaik düzenlemelerin tutsağı olarak yaşıyoruz: Evlilik iyidir, tek eşlilik iyidir, bu yüce ideallerden herhangi bir sapma kötüdür, cezalandırılmalıdır.

Neo-hedonizm çağında formül biraz değişti belki ama kesinlikle yürürlükten kalkmadı. Kısaca, sen, dedik. Sen, ne yaparsan yap, kendine ihanet etme. Bu öz-sadakat ilkesi, tanıdığın herkese ihanet etmek anlamına gelse bile. O en büyük cürüm, ihanet, ancak o en yüce ideal uğruna işlenirse kabul edilebilir: Sen.

Attica! Attica! Attica!, diye bağırmanın eşiğinde değilim, korkmayın. Bu ülkede ve bu zamanda değil, teşekkürler. Ben de aldatıldım, ne var, kör olmadım belki ama kahroldum, öyle sandım. Sarsıldım, şeşi beş görmeye başladım. İki kere iki dört etmiyordu artık. Bunlar hiç olmamış gibi, sonra doya doya aldattım da. Kendimize ulu ideallerden ve son sürüm siyasetlerden yonttuğumuz sekme zırh, hayatla teke tek karşılaşmamızda nadiren bize yardımcı oluyor, bunu az çok yaşamış herkes kadar biliyorum.

Sanat, ve edebiyat, da insandan azade değil. Tüm kusurlarımızla mühürlü. Yazılı ve sözlü kültürlerimizin hemen hepsinde aldatma temasına böyle bonkörce yer verilmesini, insanın evrimsel olarak sosyal kalmaya kendini mecbur hissetmesinde ve aldatmanın –bir ihtimal olarak dahi olsa—bu kusursuz dokuda bir çatlağa neden olma kudretine bağlıyorum.

Shakespeare, komedyadan tragedyaya hemen bütün oyunlarında ihanetten bahseder. Kral Lear, Hamlet, Macbeth, Othello, Jül Sezar, hepsi farklı ihanet katmanlarını irdeler. Madam Bovary’den Anna Karenina’ya, ihaneti tatmamış çok az karakter vardır klasikler arasında. Graham Greene’den Philip Roth’a, James Joyce’tan Claire Mesud’a pek çok yazar, aldatmanın panoramasını, olmadı bir anlık görüntüsünü kaydetmeye girişir. Bunda, kuşkusuz, aldatma ve aldatılmanın çok insana dair ve genel bir tecrübe olmasının, dahası drama açısından çok elverişli çatışmalar sunmasının payı var elbette, fakat ben insan türünün o ilkel korkularının peşimizi bırakmadığını düşünmekte ısrarcıyım. Tanrı’yı da hâlâ hayatta tutan aynı korku değil mi?

Bu bolluk içinde, aldatmaya dair söylenecek ne kaldı peki? Söylenecek yeni bir söz var mı? Hayır, bunlar doğru sorular değil…

Can havliyle hayata bağlanma çabamız üzerine
Domenico Starnone’nin Bağlar romanı,[1] insanın en derin saplantılarından birine, sadakat-ihanet ikilemine odaklanıyor. Evliliğin baskıcı bir kurum olarak anatomisini çok sesli ve çok katmanlı bir anlatılar bütünüyle sunan Starnone, zaman, yaşlanma, boyun eğme, başkaldırma, tutku, tatminsizlik, özgürlük ve mahpusiyet gibi temaları, yıkılan ve yeniden kurulan bir birliktelik, bastırılan travmalar ve sonuçları üzerinden anlatıyor.

Bağlar, Domenico Starnone, Çeviri: Meryem Mine Çilingiroğlu, Yüz KitapBağlar, üç kitaptan –veya Starnone’nin deyimiyle ayrı ayrı da okunabilecek üç novelladan– oluşuyor. Birinci Kitap, aldatılan ve iki çocukla bir başına bırakılan bir kadının dört yıla yayılan mektuplarını içeriyor. Bu, Vanda’dır. Yıl, 1974’tür. İkinci Kitap, 40 yıl sonra, 2014’te başlıyor. Aldo, ki şimdi 70’lerindedir, karısıyla bir haftalığına deniz kenarına tatile gitmiştir; döndüklerinde, haneye tecavüz edilmiş, ortalık darmadağın, kedi kaçmış veya kaçırılmış, bir enkazla karşılaşırlar. Aldo, bu enkazın ortasında, bastırdığı geçmişini bulur ve tefekküre dalar. Evet, 40 yıl önce karısını ve çocuklarını bırakıp genç bir kadınla yeni bir hayata başlamıştır. Aldo, Vanda’nın kocasıdır. Üçüncü Kitap, Aldo ile Vanda’nın çocukları Anna’nın gözünden aktarılıyor; Anna, kardeşi Sandro ile azap içinde geçen çocukluklarını, hayatları boyunca kapanmayan yaralarını aktarıyor.

Starnone, üç kitap arasında, anlatıcı, biçim ve tür değiştirirken, kimsenin son sözü söylemediği, gerçek ve yaşanmışlıkların sürekli kırıldığı modernist bir kolaja varıyor. Bir mektup-roman olarak başlayan Bağlar, bir polisiye roman okurcasına suç ve suçlunun peşinde koştuğumuz bir anlatıya, bir trajediye, bir komediye ve belki de –aşırı yorum pahasına—roman à clef’e göz kırpıyor. Fakat bütün bu mahirane edebî oyunlar arasında, Starnone özünde bir hikâye anlattığı gerçeğini asla ikinci plana atmıyor. Eski bir hikâye bu, her şeyden çok, insanın acziyetini anlatıyor.

Bağlar’ı pekâlâ –sıkı durun– bağlar üzerinden okuyabiliriz. Bağlar, bağlanma ihtiyacımızı ve bağımsız olma arzumuzu anlatıyor. Bu iki kutup arasında neleri göze aldığımızı, neleri gözden çıkardığımızı, neleri gözden kaçırdığımızı, neleri kazandığımızı neleri kaybettiğimizi, nelere mal olduğumuzu büyük ustalıkla anlatıyor Starnone.

Büyük ustalıkla diyorum, yaratıcı yazarlık kursundan yeni çıkmış gibi her yere sıfat-zarf boca etmeden cümle kuramadığımdan değil, Starnone bu işin altından gerçekten ustalıkla kalkıyor. Ahlakçı yargılara varmaksızın veya yeni bir ahlak tipolojisi sunmaksızın, bir hayattan, hatta beş hayattan –kedi hariç değil—ham sahneler ve anılar sunarak bütünü çevreleyen sisli tabakayı görünür kılıyor. Romanı İngilizceye çeviren Jhumpa Lahiri de, sunuş kısmında, romanın “kendimizi can havliyle hayata bağlama çabamızı” anlattığını, böylelikle “insanın dayanmak için o ahmakça, hasarlı dürtüsünü ortaya çıkardığını” söylüyor. Haksız değil.

Bağlar, yalnızca hayatla ve diğer ölümcül şeylerle kurduğumuz mecazî bağları değil, aynı zamanda bizzat somut bağları da imliyor. Romanın en etkileyici sahnelerinden biri, ki aklımdan çıkaramıyorum, evden kaçan Aldo’nun çocuklarıyla yeniden buluştuğunda ayakkabı bağlarını nasıl bağladıkları üzerine konuştuklarında geçiyor. Bu noktada, Bağlar’ın kapağından ve kapak illüstrasyonundan sorumlu Faruk Baydar’ı dâhiyane tasarımı için kutlamak gerekiyor.

Ben buradan okuyorum
Domenico Starnone’nin Bağlar’da edebiyat dünyasıyla arasında kurduğu –evet, geliyor—bağlara biraz daha yakından bakacağım. Fakat öncesinde, çok şahsî bir okuma güncesi sunmak niyetindeyim. Edebiyat üzerine yazılan yazılara baktığımda, enikonu ruhsuz, tümüyle bilişsel, yatılı okulda ders çalışır gibi cümlelerin altını çizen ve tekrarlayan ve tekrarlayan ve 45 paragrafın arasında bir yerde muhakkak “kapitalizm kötüdür” diyen şeyler görmekten gına geldi zira. Bu metinlerin, bu bir genellemedir, edebiyata ve insana dair çok az şey söylediğini düşünüyorum. Tıpkı, ele aldıkları kitaplar gibi.

Bağlar’ın birinci kitabını okumaya başladığımda, Vanda oldum. “Elimi boğazımdan aşağı sokup içindekileri, göğsümdekini koparana dek çekmiş de çekmiş gibisin, anlıyor musun,” bu cümleyi tenimde duydum. (s. 12) Vanda gibi korktum, Vanda kadar korktum hayattan. “Kendimi öldürdüm” sonra. Aldo’dan nefret ettim. Aldo tanıdığım ve beni aldatan herkes oldu, onları özledim, “duyarsız, yüzeysel” olduklarını düşündüm ve onlardan tekrar nefret ettim.

İkinci kitabı okumaya başladığımda, nerede, hangi zamanda olduğumuzu anlamam biraz zaman aldı. Durduk yere ve ayaküstü kafaya alınan bu yaşlıca adamın ürkek tavrını, saçlarımda ilk beyazlar çıkmaya başladığındaki korkum gibi duydum. Adamın daha iki sayfa önce nefret ettiğim Aldo olduğunu anlayınca, aldatıldığımı hissettim, bir kez daha, yine Aldo tarafından. Sonra sonra, Aldo’nun baktığı yerden bakmaya başladım. Okuduğu ve yazdığı kâğıt yığınının ortasında duran Aldo’ya yanaştım.

“Ben o malzeme miydim? Ben okuduğum o kitaplardaki kenar notları mıydım? Başlıklar ve kenar notlarıyla dolu o küçük kâğıtlar mıydım? (…) Kendini gerçekleştirmek bu muydu? On yıllar boyunca elde yazılmış, basılmış somut bir kâğıt yığını, altı çizilmiş sözcükler, notlar, sayfalar, gazeteler, disketler, USB bellekler, sabit diskler, buluta yüklenmiş megabaytlar mıydım?” (s. 57)

Bu cümleleri önce Aldo sordu, sonra ben kendime sordum. “Daha otuzuma gelmeden kendimi yaşlı hissediyordum,” bu hissi tanıdım; ben de “ölmekte olan bir dünyanın, bir tarzın parçasıydım.” Sıkıştığım o anlar, kaçmak istediğim, kaçamadığım, kendime yalan söylediğim bütün anlar geldi, zihnime çakıldı. “Bir yaşamı mahvetmiştim,” bunun suçunu duydum. Ama: “İnsanın kendi kaderini izlemesi suç muydu? Kendini hafife alması suç muydu? Bunaltıcı kurum ve âdetlere karşı savaşmak suç muydu? Ne saçma.” (s. 81) Aldo gibi özgür olmak istedim, Aldo kadar özgür olmak istedim. Ve Aldo’yu anladım.

Üçüncü kitabı okumaya başladığımda, kaçtığım ve hep yeniden kurduğum çocukluğuma döndüm. Kardeşimi kıskandım, ablamdan nefret ettim. Annemin ve babamın mahsulü olduğumu kavradım, yine. “Bizimkiler bizi mahvetti. Zihnimize sızdılar, ne dersek diyelim, ne yaparsak yapalım, daima onlara itaat etmeye devam ediyoruz.” (s. 133) Ben de ağladım, “bir salak gibi, niye ağladığımı bilmeksizin, ağladım. Kırılganlığım yüzünden kendime deliler gibi kızdım…”

Domenico Starnone bunları hiç bilmeyecek ama, her sayfada onunla ve karakterleriyle savaştım. Her sayfada onunla katman katman soyundum.

Ferrante’yle aynı masada otururken
Bağlar, Domenico Starnone’nin Türkçedeki ilk romanı. Yazar, memleketi İtalya’da azılı bir post-modernist, bir edebî şakalar ve üst-anlatılar cambazı olarak övülüyor. Eğer durum buysa, Bağlar’ın, yazarın karakteristik özelliklerini taşıdığını söylemek güç. Yukarıda vurguladığım gibi, Bağlar, yapı ve biçime büyük önem verse de, terazinin ağır çeken kısmında hep hikâye duruyor.

Bağlar, ihanet ve aldatma üzerine konuşan bütün romanlarla, bütün anlatılarla konuşuyor olabilir. Okumanın böyle çok boyutlu ve kolay kolay yadsınamaz bir yönü var. Bağlar’ı, Starnone’nin “Benim evliliğe dair görüşlerimi asıl şekillendiren kitap” dediği, Tolstoy’un aşırı ahlakçı romanı Kreutzer Sonatı ile ilişkilendirebilir miyiz? Okuduğu, hayalini kurduğu hayat ile hapsolduğu hayat bağdaşmayan Aldo, Madam Bovary olabilir mi? Ki Madam Bovary Flaubert’se, pekâlâ belirsiz bir geleceği olan Aldo da olabilir, olamaz mı? Anna ile Sandro’nun, Stiliana Milkova’nın iddia ettiği gibi, Medea’nın isimsiz çocukları olduğu iddia edilebilir mi mesela? Neden olmasın? Vanda, Medea mı olur bu durumda? Yoksa, bu, Ulysses’in bir yeniden anlatımı mı? Vanda, peki, Kürklü Venüs’ün, Wanda’sı olabilir mi? Hem ikinci hem de üçüncü kitapları okuduğumuzda Vanda’ya dair algımızın değiştiğini, o cefakâr ve fedakâr anne imajının baskıcı, neredeyse zorba, korkulan bir figüre dönüştüğünü hesaba katarsak, neden olmasın? Wanda’nın Severin’i yaptığı gibi, Vanda da Aldo’yu yazılı bir anlaşmayla kendine bağlamıyor mu? Aldo, boyun eğmiyor mu, köle olmayı seçmiyor mu?

Bağlar’ı düşünürken, gözden kaçırmanın edebî bir suç sayılacağı bir bağlantı daha var: Elena Ferrante. Domenico Starnone, uzun süre edebiyat çevrelerini meşgul eden “Ferrante kim” sorusuna cevaben önerilen en güçlü isimlerden biriydi. İki yazar da Napoli’yi mesken ediniyor, işçi sınıfına doğmayı ve sınıf atlama tutkusunu konu ediniyor, ülkedeki siyasî çalkantılara sıklıkla değiniyor, fiziksel ve psikolojik şiddeti irdeliyor; karakterleri çoğunlukla Napoli’den kurtulup Roma’ya kaçıyor.

Elena Ferrante’nin çevirmen Anita Raja olduğu ifşa veya iddiası ise bize daha çetrefil bir düşünme haritası sunar oldu. Zira, Anita Raja, Domenico Starnone’nin karısı.

Starnone’nin Bağlar’ı, bu bağlamda, Elena Ferrante’nin Sen Gittin Gideli[2] romanıyla karşılaştırılıyor. Bağlar üzerine yazan Ömer Türkeş, “I Giorni Dell’abbondono, Türkçeye çevrilmediği için temalar üzerinden yorum yapma şansım yok ancak Ferranty’nin üç ciltlik Napoli hikayelerininden yola çıkarak aile dinamiklerinin benzerlik taşıdığı söylenebilir” yorumunda bulunmuşlar.[3] [sic] Ufuk açıcı bir yorum.

Ferrante’nin dört ciltlik Napoli Romanları bir yana, 2017’de Türkçeye çevrilen Sen Gittin Gideli ile Bağlar görünüşte aynı hikâyeyi anlatıyor: Terk edilen, biri erkek biri kız iki çocukla kalakalan bir kadın; karısından daha genç bir kadınla birlikte olan ve giden erkek; aldatılan ve ha bire mektup yazan kadın; intiharın eşiğine gelen kadın; yıkılan bir yuva; burjuva aileler; geçinme derdi; yaşlıcana bir komşu; haneye tecavüz; evcil hayvanı da ilgilendiren bir düğüm; ve, inanmayacaksınız ama, ihanet…

Ferrante Sen Gittin Gideli’de aldatılan kadının, Olga’nın hikâyesini anlatıyor. Giden erkeğin, Mario’nun neler yaşadığını, neyi neden yaptığını, iç dünyasını bilemiyoruz. Ferrante’de yalnızca Olga’nın öznel anlatımı var. Starnone’de ise bütün karakterler tek tek söz alıyor, bu yönüyle çok sesli bir roman.

Ferrante’de kadın aklıselim değildir, ruh hâli sürekli değişir; nefes almaksızın acıyla konuşur, kendi acısını deşer, handiyse ürkütücüdür. Starnone’de kadın istifçidir. Acı duyar, duymaz değil, ama romanın ilk sayfasından onun hayatının biriktirerek geçeceğinin izlerini görürüz: Tarihleri, yaşanmışlıkları, parayı, acıları, hayal kırıklıklarını biriktirir. Biriktirdiklerini her zaman saklamaz da, hayatı alay ederek, iğneleyerek geçer. Alır ve verir.

Ferrante ihanetin hemen sonrasını sıcağı sıcağına anlatır. Starnone ise yaklaşık 50 yıllık bir zaman dilimini, ihanetin sonrasını, bütün hayatlara düşen gölgelerini anlatır. Ferrante ihaneti anlatır. Starnone ise ailenin bir kurum olarak ne kadar baskıcı olduğunu, ona kıyısından köşesinden bulaşan herkesin bir şekilde yaralandığını anlatır.

Bu benzerlikleri ve farkları düşününce, Starnone’nin Ferrante’nin romanını tersyüz ettiğini düşünmeden edemiyorum. Ve Bağlar’ın Ferrante ile Starnone’ye, iki romancıya, iki büyük yazara ait bir roman à clef olduğu düşüncesi beni heyecanlandırıyor.

Bağlar, muazzam bir roman. Domenico Starnone zamanın akışını, hayatın ve zamane siyasetlerinin tekrar tekrar çalkalanışını iğneyle kuyu kazar gibi, üstelik 141 sayfalık ekonomik bir anlatıyla irdeliyor. Kitabın çevirmeni Meryem Mine Çilingiroğlu, editörü Filiz Özdem başta, emeği geçen herkes alkışı hak ediyor. Bu yıl tek bir roman okuyacaksanız, o Bağlar olsun…

[1] Bağlar, Domenico Starnone, Çeviri: Meryem Mine Çilingiroğlu, Yüz Kitap
[2] Sen Gittin Gideli, Elena Ferrante, Çeviri: Meryem M. Çilingiroğlu, Everest Yayınları
[3] Bağlanmanın İki Yüzü, Ömer Türkeş, Oggito


KÜNYE
Bağlar
Yazar: Domenico Starnone,
Çevirmen: Meryem Mine Çilingiroğlu
Yüz Kitap

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here