Baruch Spinoza’nın Hayat Hikâyesi ve Etki Kaynakları – Will Durant

Yıl 1640’tı. “Yakın çağların en büyük Yahûdisi,” çağdaş filozoflarınsa en büyüğü olan Baruch Spinoza, sekiz yaşında bir çocuktu ve havranın en gözde öğrencisiydi. Babası başarı kazanmış bir tüccarsa da, delikanlının o tarakta bezi yoktu. Zamanını, ulusunun dîn ve tarihine kapanmış olarak, havranın çevresinde geçiriyordu. Aydın bir bilgindi. Yaşlılar onu, topluluklarının ve inançlarının gelecekteki ışığı gibi görüyorlardı. Çok geçmeden Kutsal Kitap’tan sonra Talmud’un yorumlarını okumaya başladı. Derken Maimonides, Levi ben Gerson, Ibn Ezra ve Hasdai Grescas’ın eserlerini okudu. Doymak bilmez bu okuma hevesi, ona Ibn Gebriol’un tasavvuf felsefesiyle, Cordobalı Moiz’in Kabala hakkındaki anlaşılması güç eserlerini bile okuttu.

Cordobalı Moiz’in, Tanrı’yı evrenle bir tutması, ilgisini çekti. Dünyanın sonsuz olduğunu ileri süren Ben Gerson’un fikriyle, maddî dünyanın, Tanrı’nın bedeni olduğu fikrini benimsedi. Çağının en büyük hekimi olan Hoses Maimonides’de de (1135-1204), ölümsüzlüğün kişidışı olduğunu savunan İbn Sina’nın öğretisinin, oldukça inandırıcı bir tartışmasını okudu. Ama bilginin Şaşkına Kılavuz adlı kitabında kılavuzluktan çok şaşkınlık duydu. Çünkü büyük haham, verdiği cevaplardan çok soru soruyordu. Spinoza, Maimonides’in çözümlerini unutmuşken, Kutsal Kitap’taki gelişmelerin ve olmayacak şeylerin, kafasını hâlâ uğraştırdığını fark etti. Bir inancın en usta savunucuları, o inancın en büyük düşmanlarıdır. Çünkü dirençleri kuşkuya yol açar ve zihni kışkırtır. Spinoza okuyup düşündükçe, eski görüşünde kesinliği olan şeyler, bu defa şaşkınlık içinde kuşkuya çevriliyordu.

Hıristiyan düşünürlerinin, Tanrı ve insan kaderi gibi büyük sorunlar konusunda neler yazdığını merak etti. Hollandalı bilgin Van den Endele’den Latince öğrenmeye başladı. Böylece deney ve bilgi alanı genişledi. Yeni öğretmeni kilise inançlarına karşı gelen biriydi. Hükümetlere de karşıydı. Kitaplığından dışarı uğrayıp Fransa Kralı’na yapılan bir sûikaste katılan, 1674’te de giyotine gidecek olan serüvensever biriydi. Güzel kızı da, Spinoza’ya duyduğu sevgi uğruna Latinceye heveslenmişti. Bu durumda, günümüzdeki bir kolej öğrencisi bile aynı şekilde davranırdı. Ancak, bu hanım kız entelektüel bir tip olmadığından, kendisine pahalı armağanlarla talip olan başka birisine gönlünü kaptırdı çok geçmeden ve Spinoza’ya karşı ilgisi kalmadı. Büyük düşünürün o andan itibaren filozof olduğuna kuşku yoktur.

Spinoza, Latinceyi öğrenmişti ve Latince aracılığıyla ilk ortaçağ Avrupası’nın geçmişine eğilebildi. Sokrat’ı, Eflâtun’u ve Aristo’yu okuduğu sanılmaktadır. Ancak büyük atomcuları, Demokritos, Epikür ve Lucretius’u onlara tercih ediyordu. Stoacılar ise, üzerinde silinmez bir iz bırakmıştı. Skolâstik filozofları da okudu. Onlardan sadece deyimlerini değil, aksiyom, tanım, önerme, kanıt, yorum ve gerekli sonuç yoluyla ortaya konan geometrik yöntemlerini de aldı. Ateşini, “Kafkasların bütün karları bir araya gelse söndüremeyecek olan,” ülke ülke dolaşan, bir inançtan bir inanca geçen ve “hangi kapıdan girdiyse o kapıdan çıkan,” durmadan arayan, merak eden, en sonunda da Engizisyon tarafından “mümkün olduğu kadar merhametle, kan dökmeden” –yani diri diri yakılarak- ölen Bruno’yu (1548-1600) inceledi. Fikir zenginliği ne büyüktü bu romantik İtalyanın! En başta birlik fikri geliyordu: Her gerçek, öz’de bir, neden’de bir, başlangıç noktasında birdir; Tanrı ile bu gerçek de birdir. Bruno’ya göre, zihin ile madde de birdir. Gerçeğin her bir zerresi, birbirinden ayrılamayacak şekilde, fizik olan ile rûhsal olandan meydana gelmiştir. Felsefenin amacı, demek ki, çeşitlilikte birliği, maddede zihni, zihinde maddeyi algılamaktır. Karşıtların ve çelişmelerin buluşup kaynaştığı sentezi bulmaktır. Tanrı aşkının zihinsel karşılığı olacak olan, evrensel birliğin en yüksek bilgisine yükselmektir. Bu fikirlerin her biri, Spinoza’nın iç yapısının bir parçası olmuştur.

1. Descartes ve Felsefesi

En sonunda da her şeyden önce Descartes’in (1596-1650) etkisi altında kalmıştı. Bacon çağdaş felsefedeki nesnel ve gerçekçi, Descartes de öznel ve ülkücü geleneğin babasıydı. Analitik geometriyi keşfiyle, kuramsal fizik, metodoloji ve metafiziğe katkılarıyle ün salan, Fransız filozoflarının en büyüğü René Descartes, 1596’da doğdu. Sekiz yaşındayken, o sıralarda Avrupa’nın en ünlü okulu La Flêche Cezvit Kolejine gönderildi. Orada 5 yıl gramer ve edebiyat dersleri, üç yıl da tabiî bilimler, felsefe ve dinbilim okudu. Okulun matematik eğitimi kuvvetliydi. Matematiğin en sevdiği dal olmasının nedeni de “kanıtlarının kesinliği ve düşünme tarzının açık oluşuydu.” Ancak o sıralarda matematiğin sadece “mekanik dallarına” yarayacağı kanısındaydı ve “gerçek kullanılış yeri” ilkin aklına gelmemişti. Bununla birlikte, “kesin ve güçlü” olan matematik üstüne, daha “ulu” bir şeyin kurulmamış olduğuna şaşmamış da değildi.

Optik ve astronomideki yeni buluşlarla yeni keşfedilmiş olan optik âletlerin kullanılışı konusunda bazı bilgiler edinmişti. Bünyesi zayıftı, öğlene kadar ancak yatakta çalışabiliyordu. Bu alışkanlığını ömür boyu sürdürmüştü. 1612’de La Flêche’den ayrılıp Poitiers Üniversitesine girdi ve 1616’da hukuktan mezûn oldu (ancak hiçbir zaman hukukçuluk yapmadığı söylenir.)

Okumaktan bıkıp dünyayı görmek hevesine kapılarak, matematik yeteneğinin istihkâmcılıkta işine yarayacağı Nassau Prensi Maurice’in ordusuna katıldı. Breda’da (1618-19) zihnini yeniden “bilime ve daha değerli uğraşlara” döndürecek olan Hollandalı filozof, tıp doktoru, fizikçi İsaac Beeckman’la tanıştı. Karşılıklı bir coşkunlukla, fizik problemlerini yeni bir açıdan ele almayı ve matematikle bağdaştırma konusunu tartışmaya başladılar. 1619’da yolculuğuna devam eden Descartes, muhtemelen Neuberg olan bir Alman şehrine geldi ve kışı geçirmek için “kendini sıcak bir odaya kapadı.” Orada gördüğü bir düş ona “hârika bir buluş,” “hayran bırakan bir bilim” gösteriyordu. Bu düş onun amacını ve gelecekteki çabalarını belirledi. Böylece fizik, geometriye indirilebiliyor ve bütün bilimler “zincir gibi” birbirine bağlanabiliyordu. Dokuz yıl süreyle bu yöntemi cebire uygulayacaktı. 1622’de Fransa’ya döndü ve “bilimle hayatını kazanma zorunluluğundan kurtulmak için” Poitou’daki mâlikânesini sattı. İsviçre ve İtalya’da yolculuğuna devam etti, bu arada meteorolojik gözlemlerde bulundu, buzulları inceledi ve dağların yüksekliğini ölçtü. 1625’te Fransa’ya döndü ve üç yıl Paris’te bilim adamları çevrelerinde dolaştı. 1629’da yöntemini açıkladı. Zihnin Yöntemi İçin Kurallar anlamına gelen Regulae Directionem İngenii adlı bu eseri öldükten sonra 1701’de basılmıştır.

Descartes, Paris’ten ayrılıp Hollanda’ya gitti. 1629 yılından başlayarak 20 yıl kadar bu ülkede kalacak, sükûnetinden ve düşünce özgürlüğünden faydalanacaktı. 1633’te Le Monde (Dünya) adlı “Işık ve İnsan” konularını işleyen eserini tamamladı. Bu eserde Descartes, Kopernik’in yeryüzünün güneş çevresinde döndüğü varsayımını bir defa daha onaylıyordu. Ancak; aynı varsayımı ileri süren Galileo’nun Engizisyon tarafından ağır bir şekilde yargılandığını öğrenince, bu eserini yayımlamaktan vazgeçti. Roma ile bozuşmak istemiyordu. Galileo’nun mahkûmiyeti üzerine duyduğu korkudan dört yıl sonra kozmolojisini “uygun bir şekilde” değiştirip çığır açan eserini yayımladı: Discours de la méthode de bien conduire sa raison et chercer la vérité dans les sicences; plus la Dioptrique, les méteores et geometrie = Bilimlerde Aklın İyi Yönetilmesi ve Hakikatin Araştırılması İçin Yöntem Üstüne; Bu Yöntemin Denemeleri olan Dioptrik, Meteorlar ve Geometri, (Leyden 1637.) “Yönetimi ortaya koymak değil sadece üstünde tartışmak” iddiasında olan ve zamanına göre oldukça devrimsel sayılan, altı bölümlü Discours, uzun bir önsözdü aslında, ama bu klâsik bir felsefe eseri olarak kalmıştır. Beş yıl sonra, başlıca metafizik eseri yayımlandı: Meditationes de prima philosophia, in quibus Dei Existentia et animae humanae a corpore distinctio demonstrantur = İçinde Tanrı’nın Varlığı ile Zihin ve Bedenin Ayrımının Kanıtladığı İlk Felsefe Üstüne Düşünceler.

Bu arada, hoşgörüsüyle ün salan bu ülkede düşmanlıkla karşılanacak ve düşmanlarının en amansızı da, Utrecht Üniversitesi Rektörü Gisbert Voet olacaktı. Voet, Tanrıtanımazlıktan söz ederek mahallî yargıçlara Descartes’i mahkûm ettirdi. Ancak Descartes’in Hollanda’da birçok dostu ve hayranı da vardı. Bunlardan biri de Bohemya Kralı’nın kızı Palatina Prensesi Elizabeth idi. Descartes, Principia Philosophiae = Felsefe İlkeleri adlı eserini ona adadı.

Descartes, henüz Traité de Passions de I’ame = Gönül Tutkuları Üstüne adlı eserini tamamlamamıştı ki, Kraliçe Christina onu kendisine öğretmenlik etmesi için İsveç’e çağırdı. Her ne kadar “kayalar ve buzlar içinde, ayılar ülkesinde yaşamak” ona pek çekici gelmediyse de, alışkanlıklarından ve bağımsızlığından olmamak için, buna boyun eğdi. 1649’da Amsterdam’dan ayrılıp bir ay sonra Stockholm’e vardı. Kraliçe derslerini sabah 5’te istiyordu. Descartes bir soğuk günün sabahı kendini üşüttü ve 15 gün içinde öldü. İsveç’te topu topu 4 ay kalmıştı. Nâşı Fransa’ya getirilip Paris’te gömüldü.

Descartes, ilk önce bilimlere eğilmişti. Metafiziğe sonradan yöneldi. Bunun nedeni, bütün felsefesinin yönelişini ve özelliğini anlamak için, son derece önemlidir. İnsanları, “Tıbbı, mekaniği ve ahlâkı geliştirerek tabiatın efendileri ve sahipleri” yapmak için o zamanki bilimsel bilgi miktarını çoğaltmanın ve aynı yöntemlere devam etmenin yetmeyeceğini görmüştü. “Bütün anlama işine yeniden başlamalı, zihinse tâ baştan kendi başına buyruk bırakılmamalı, aşamalarla yönetilmeli” diyen Francis Bacon’ın fikrini doğrulayacak bir buluş ve kanıtlama yöntemi ileri sürüyordu. Buna göre elde edilecek sonuçlar, mevcût skolâstik bilimin kapalı, kesinlikten uzak ve dağınık sonuçlarının yerini alacaktı. Skolâstik bilimin kusurlarının kaynağı ikiydi: Problemlerini formüle ederken ve çözümlerken kullandığı kavramlar, açık değildi ve bilimsel verilerin çeşitliliğine, evrensel olarak uygulanabilecek yeterli bir yöntem yoktu.

Kullanıcılarının zekâsını gösteren bir “İlginç Şeyler Koleksiyonu”ndan başka şey ortaya çıkarmıyordu. Descartes, ortaçağ biliminin sakat yollarını ve (nokta, düzlem, doğru çember gibi) geometrinin kesin görüntülerinin açıklığıyla hiç de bağdaşmayan (ağırlık, sertlik hafiflik gibi) anlamı “gizli nitelikte” olan “özlü biçimler”i reddediyordu. Yerine gerçek bir bilimsel yöntem koyacak; buna göre, birkaç son derece genel ilke uygulayarak, ister istemez herkesin doğrulayabileceği sonuçlar elde edilecekti. Ancak, “her bilimdeki sonuçlar matematikteki kadar kesin olduğu zaman bilgiye erişilir” iddiası doğrulanabilirdi. Matematik böylece, her alanda bilim örneği olacaktı. Descartes’a göre matematiğin mükemmelliği verilerinin doğruluğunda ve az şeyle çok şey anlatma gücündeydi.

Descartes türlü bilimlerin değişik verilerinin, her birine ayrı ayrı yöntem uygulanması gerektiğini reddediyor; bu veriler değişik de olsa, hepsinin de aynı temel nitelikte olan düşünme tarzıyle geliştiklerini söylüyordu. Onca, her insandaki akıl aynı ve bir olduğuna göre, her çeşit veriye ve probleme uygulanabilecek tek ve evrensel bir yöntem olabilirdi ancak. Bu da, sonunda birlikçi, her şeyi kapsayan, içinde tutarlı bir sonuçlar bütünü meydana getirecekti. Böylece “İlginç Şeyler Koleksiyonu” olmaktan çıkacak, tek evrensel bir bilim olacaktı. Descartes’in son derece önemli ve tarihsel bakımdan en etkili yöntemi budur. Bu yöntemin amacını ve yönetici niteliğini 23 yaşında ortaya koymuştu. Bu yolla ilkin matematik dallarını birleştirecekti, derken matematiksel olmayan bilimleri yeniden kuracak, aralarındaki karşılıklı ilişkiyi belirtecekti. Bunun için Descartes’in aklımızın niteliğini inceden inceye araştırması ve aradığı tek yöntemin yapısını akıldan çıkarması gerekti. Bu analiz ister istemez, kesinlik ve değişmezlik niteliği olan sonuçları kapsayacak; olağan, olası ya da denenebilir sonuçlar bir yana bırakılacaktı, ki bu aklın matematikte kullanıldığı biçimde incelenmesi demekti.

Descartes, genellikle kuşkulu görülen ya da görülmeyen şeylerin varlığından kuşku duymakla işe başlıyor ve kuşkusuna karşı direnen bir şeyin olup olmayacağına bakıyordu. Bununla birlikte kuşku duyulan şey sahte ya da olasızdır; demek istemiyor ve hiç olmazsa bir şeyden şüphe edilemez, o da kendi varlığımızdır, görüşünü öne sürüyordu. “Kuşku duyan ben, kuşku duyarken ister istemez var olmalıyım,” yani Cogito, ergosum, “düşünüyorum, demek ki varım” diyordu. Bu yoldan çıkarak Descartes başka şeylerin varlığını doğrulamaya başlıyordu. Düşünmemizin sürekliliğinde yer alan fikirleri gözümüzün önüne getirdiğimizde, bunların 1) Bazılarının hareket eden değişen ve türlü şekillerde birbirleriyle ilişki kuran türlü nitelikteki varlıklar olduğu. 2) Aynı zamanda, bu varlıkların hepsinin onlardan bağımsız olan ve genellikle Tanrı denen başka bir varlığa bağlı olduğu ortaya çıkmaktadır. Nesnelerin varlığı, bizim fikirlerimizden çıkmayacağına göre, dolaylı olarak doğrulanmalıdır. Bunların varlığı, bizim onun hakkındaki dolaysız fikrimizden çıkan bir şeyden ister istemez türediği doğrulanmalıdır. Öte yandan, türlü nesnelerin sayısız fikirlerinden başka, tek başka fikir, Tanrı fikridir. Böylece nesnelerin fiilî varlıklarının dolaylı doğrulaması, önceden Tanrı’nın varlığının doğrulanmış olmasına bağlı olmalıdır.

Hakikatin ölçüsü, fikirlerin açıklığı ve belirliliğiydi. Bu sınavda başarı gösteren her şey, apaçık hakikat olarak kabul edilecekti. Apaçık hakikatlerden, mantık yoluyla başka hakikatler ortaya çıkarıyordu. Üç türlü fikir vardı: 1) Yaratılıştan var olan fikirler, 2) Dıştan gelen fikirler, 3) Kendi zihni içinde türettiği fikirler. En çok dıştan gelen fikirlerde güçlük çekiyordu. Bu yöntemiyle ilk bulduğu hakikat düşünen ben’di. Tanrı’nın varlığı konusunda birçok kanıtlar ileri sürüyorduysa da, bunun yaratılıştan olan bir fikir olduğuna emindi. Zihindışı cisim dünyası hakkında, herhangi bir açık fikir elde edemiyordu. Varlığından kuşku duyuyor, ama bu hakikati doğrulamak için mantık şarttı. Dıştan gelen fikirlerin de, dış bir dünyadaki cisimler tarafından meydana getirildiğini söyler gibidir.

Descartes’a göre üç tür öz vardır:

1) Yaratılmış olan rûhlar; yani herkesteki sonlu can-özü: Bunlar manevî etkenler olup manevî işlemlerde bulunurlar, cisimlerle sıkı bağları yoktur.

2) Yaratılmamış olan rûh; bu Tanrı’dır, zaman ve mekânla sınırlanmamıştır. Her şeye gücü yetendir, varlığı açıkça bilinebilirse de, niteliği yeryüzündeki insanlarca tam olarak bilinemez; Hıristiyanlığın Tanrı’sıdır; evrenin yaratıcısıdır ve son nedenidir.

3) Cisimler, yani insan düşüncesinden bağımsız varlığı ve başlıca nitelikleri olan yaratılmış fiziksel özlerdir.

Tanrı, yapıcısı tarafından işletilen mekanik bir sistem gibi kavranan fiziksel evrendeki bütün hareketlerin ilk Nedeni’dir. Hayvanların gövdesi bile kendi kendine hareket eden bir makine gibidir. Duyu, Descartes’in psikolojisinin baş sorunlarından biridir. Descartes, duyuyu rûhun bir fonksiyonu olarak görür. Ancak duyu yer aldığında, rûhun beden tarafından harekete getirildiği açık olgusunu, tam açıklama yolu bulamamıştır.

Muhakeme, Descartes için bir serbest istem eylemidir. İstem, zihnin ötesine geçerse hüküm yanlış olabilir. İstem insanda saf bir şekilde özgürdür. Descartes’in dokuz yıllık yöntemli kuşkusu sırasında, kendi davranışlarına uyguladığı kuralların baş noktaları, ‘sağduyu’ ile ‘ılımlılıktı’ ve bu davranışı ömrü boyunca sürdürmüştür. İnsanın Tanrı karşısında; sonunda kendi eylemleri için sorumlu olduğuna inanıyordu. İnsan tutkularıyla, aklı arasında çatışmalar çıkabileceğini kabul ediyordu. Erdemli bir hayat, doğru olanın bilinmesiyle ve insan yaratılışının aşağı eğilimlerini denetlemesiyle yaşanabilir. Descartes’a göre başta gelen altı tutku vardır: Hayranlık, aşk, refah, arzu, sevinç, üzüntü. Bunlar bilincin edilgen durumlarıdır. Aklın denetimi, rûhun beden için iyi olan şeyi istemesini sağlar.

Spinoza’nın ilgisini çeken, Descartes’in, Tanrı ve rûh dışta kalmak üzere, bütün dünyayı mekanik ve matematik yasalarla anlatmak isteğiydi. Bu fikir, tâ Leonardo ve Galileo’ya kadar gider. İtalya şehirlerinde makine ve sanayinin gelişimini yansıtmaktadır belki de. Descartes’a göre, Tanrı ilk itişi yaptıktan sonra (bu, Anaksagoras’ın iki bin yıl önce söylediği şeye pek benzer), geri kalan astronomik, zeolojik ve zihinsel olmayan bütün süreçler ve gelişimler, ilkin dağınık biçimde bulunan türdeş (homojen) bir özden başlayarak açıklanabilir (Laplace’ın ve Kant’ın “nebula varsayımı”). Ve her hayvanın, hattâ insan vücudunun her hareketi mekanik bir harekettir. Sözgelişi, kan dolaşımı ve refleks hareketi. Bütün dünya ve herkes bir makinedir, ama dünyanın dışında Tanrı, bedenin içindeyse manevî rûh vardır.

Descartes burada durmuştu, ama Spinoza ilerlemesine devam etti.

2. Aforoz

1656 yılında zındıklık iddiasıyle havranın büyükleri huzuruna çıkan, dış görünüşü durgun, ama içinde kasırgalar esen gencin zihni, bu temeller üzerine kurulmuştu. Arkadaşlarına, Tanrı’nın bir bedeni –madde dünyası-olabileceğini söylediği gerçek mi, diye soruyorlardı ona. Meleklerin hayâl, rûhunsa sadece hayatın kendisi olabileceğini, Eski Ahid’in ölümsüzlükten söz etmediğini, gerçekten söylemiş miydi?

Bütün bunlara ne karşılık verdiğini bilmiyoruz. Bildiğimiz, havrasına ve inancına hiç olmazsa görünürde bağlı kalması için, kendisine yılda beş yüz dolar maaş teklif edildiği, teklifi geri çevirdiği, 27 Temmuz 1656’da da İbranî törelere uygun, can sıkıcı törenlerle aforoz edildiğidir.

Bu karara yiğitçe göğüs gerdi. “Yapmamam gereken bir şeyi bana zorla yaptırmadılar nasıl olsa,” diyordu. Ne var ki, yalnızlık kadar korkunç şey yoktur; hele yalnızlıklar içinde en çetini de, bir Yahûdinin, kendi ulusunun dışında bırakılmasıdır. Spinoza eski inancını yitirdiğinde bir kere acı çekmişti. Bir insanın içindekileri kökünden söküp atmak büyük bir ameliyattır, sayısız yaralar bırakır arkasında. Spinoza başka bir ağıl bulmuş olsaydı, insanların inekler gibi, ısınmak için birbirine sürtündüğü başka bir dîne sarılsaydı, bu dönek rolünde, ailesinden ve soyundan büsbütün sökülüp atılmış olmakla kaybettiği hayatın birazına kavuşurdu. Ama hiçbir mezhebe katılmadı, yalnız yaşadı hayatını. İbranî biliminde yükselmesini bekleyen babası kovdu onu. Kız kardeşi küçük bir miras konusunda onu aldatmaya kalktı. Eski arkadaşları yüzüne bakmaz oldular. Spinoza’da pek mizah yanı olmamasına şaşmamalı. Yasanın koruyucuları aklına geldikçe, ara sıra öfkeye kapılması tabiî bir şeydi.

Aforozdan kısa bir süre sonra da her şeyin, üstüne tüy diken bir olay geçti. Bir gece Spinoza sokakta yürürken, dinbilimini adam öldürmeyle doğrulamak amacında olan sofu bir kabadayı, kamasıyle genç öğrenciye saldırdı. Spinoza ansızın döndüğü için, boynunda küçük bir yara iziyle kurtuldu. Filozoflara bu dünyada pek güvenilecek yer olmadığı kanısına vararak, Amsterdam’ın dışında sessiz bir tavan arasına çekildi. Adını Baruch’dan, Benedict’e burada çevirmiş olmalı. Ev sahibi karı koca, Mennonite mezhebinden Hıristiyandılar. Yerleşik inançlara karşı gelmenin ne demek olduğunu biliyorlardı. Spinoza’nın üzgün, iyilik akan yüzünü seviyorlardı. (Çok acı çekenler ya pek haşin ya da pek kibar olurlar.) Ara sıra akşamları aşağı inip, onlarla birlikte piposunu tüttürdüğü ve sözlerini onların basit konuşmasına uydurduğu zamanlar pek seviniyorlardı. İlkin Van den Ende’nin okulunda öğretmenlikle, sonra da mercek bileyerek hayatını kazanmaya başladı. Bu işi Yahûdi topluluğu içinde yaşarken öğrenmişti. İbranî din hukukuna göre, her öğrencinin bir el sanatı öğrenmesi gerekti. Okumanın ve öğrenmenin insana her zaman para getirmeyeceğinden değildi sadece. Gamaliel’in dediği gibi, çalışmanın kişiyi erdemli yaptığı, “bir iş edinemeyen bütün okumuş kişilerin, sonunda serseri olacağı” içindi.

Ev sahipleri beş yıl sonra (1600) Leyden’e yakın Rhysburg’a taşınınca, Spinoza da onlarla birlikte gitti. Ev hâlâ yerinde durur, sokağa da filozofun adı verilmiştir. Burada yalın bir hayat sürdü. Yüksek düşünce yıllarıydı burada geçirdiği yıllar. Zaman oluyor, kimseyi görmeksizin iki üç gün odasında kapalı kalıyor, yiyeceği birkaç parça şeyi odasına getirtiyordu. Mercekler tertemiz çıkıyordu elinden, ama Spinoza’ya kıtı kıtına geçinecek bir kazanç sağlıyordu.

Spinoza, Rhynsburg’da kaldığı beş yıl içinde, küçük bir parça olan “Zihnin İlerlemesi Üzerine = De Intellectus Emendatione” adlı eseriyle, “Geometrisinin Doğruladığı Ahlâk = Ethica More Geometrico Demonstrata) kitabını yazmıştır. Bu sonuncu eser, 1665’te bitmişti. Ama Spinoza on yıl süreyle onu yayınlamayı düşünmedi. 1668’de Adrian Koerbagh, Spinoza’nınkine benzer fikirler ortaya koydu diye, on yıl hapse mahkûm olmuş ve tutukluluğunun on sekiz ayını hapiste geçirdikten sonra ölmüştü. 1675’te Spinoza, Amsterdam’a gitmişti; eserini orada yayımlamayı düşünüyordu. “Bir dedikodu çıkmış,” diye yazıyor, arkadaşı Oldenburg’a; “İçindeTanrı’nın olmadığını kanıtlamaya çalıştığım bir kitabım çıkmak üzereymiş. Yazık ki, bu hikâyeye çoğu kimse inanmış durumda. Bazı dinbilimciler (bu dedikoduyu çıkaranlar da onlar olmalı), bunu fırsat bilip Prense ve Hükümet mercîlerine, aleyhimde şikâyette bulunmuşlar. Güvendiğim dostlarım durumu anlatınca ve dinbilimcilerin pusu kurmuş durumda beklediğini söyleyince, işlerin nasıl gelişeceğini görmek için kitabın yayımını geciktirdim.”

Kısaca “Ahlâk” diye anılan bu kitap, ancak Spinoza’nın ölümünden sonra (1667), politika üstüne bitmemiş bir risâlesi, “Tractatus Politicus” ve “Gökkuşağı Üstüne” adlı eseriyle birlikte basılmıştır. On yedinci yüzyılda Avrupa felsefe ve bilim dili Latince olduğu için, bütün bu eserler Latince olarak yazılmıştı. Van Vloten 1852’de Hollandaca yazılmış, “Tanrı ve İnsan Üstüne Kısa Bir İnceleme” adlı bir kitap buldu. Bu, “Ahlâk”a hazırlık olan bir başlangıç eseriydi. Spinoza’nın, yaşarken yayımladığı, iki eser, “Descartes Felsefesinin İlkeleri” (1663) ile 1670’de adsız olarak çıkan “Din ve Devlet Üstüne İnceleme = Tractatus Theologico – Politicus)’dir. Bu sonuncu kitap, hemen İndex Expurgatorius’un (yasak kitaplar listesinin) içindeki saygıdeğer yerini almakta gecikmedi. Sivil makamlar satışını yasakladı. Bunun yardımı dokunmadı değil. Çünkü bir tıp ya da tarih kitabı süsü veren kapaklarla el altından epey satıldı. Bu eseri çürütmek için sayısız ciltler yazıldı. Biri Spinoza’ya “Yeryüzünde yaşamış en zındık Tanrıtanımaz” diyordu. Colerus ise, “Değeri sonsuz, hiçbir zaman yok olmayacak bir hazine,” diye söz etmektedir.

Öte yandan Spinoza’ya hayran kişiler de vardı. Bunlar arasında en önemlisi de, yeni kurulmuş bulunan Royal Society Cemiyetinin kâtibi Henry Oldenburg idi. Sonra sırasıyle şunlar geliyordu: Genç bir Alman bilgini ve soylu kişisi Von Tschirnhaus, Hollandalı bilim adamı Huygens, 1676’da Spinoza’yı ziyarete gelen Filozof Leibnitz, La Hayeli fizikçi Louis Meyer; Amsterdamlı zengin bir tüccar olan Simon De Vries… Bu tüccar Spinoza’ya öyle hayran kalmıştı ki, armağan olarak bin dolar kabul etmesini ricâ etmişti. Spinoza kabul etmedi. Daha sonraları De Vries, vasiyetnâmesini yazarken, bütün servetini ona bırakmayı teklif ettiyse de, Spinoza servetini kendi kardeşine bırakması için, onu kandırmıştı. Tüccar öldüğü zaman vasiyetnâmesinde, bıraktığı mülkün gelirinden Spinoza’ya yılda iki yüz elli dolar ödenmesini yazmıştı. Spinoza bunu da geri çevirmek istedi. “Doğa azla yetinir, o yetindiğine göre, benim de yetinmem gerek,” demişti. Ama sonunda, yılda yüz elli dolar kabul etmeye yanaştı. Başka bir dostu, Hollanda Cumhuriyeti’nin Başyargıcı Jan De Witt, devlet bütçesinden yılda elli dolar maaş bağladı. En sonunda, Büyük Kral Louis XIV., Spinoza’nın bundan sonra yayımlayacağı kitabını kendisine adamasını kapalı bir biçimde anlatarak, büyük bir maaş ödemeyi teklif ettiyse de, Spinoza bu isteği kibarca geri çevirdi.

3. Son Günleri ve Ölümü

Bilginin hayatı, yine de anlatıldığı kadar yoksulluk ve yalnızlık içinde geçmemiştir. Bir dereceye kadar ekonomik güveni vardı. Etkili, cana yakın dostları da yok değildi. Çağının siyasal olaylarıyle ilgileniyordu. Ölüm kalım meselesi olan serüvenleri de vardı. Yasağa ve aforoz edilmesine rağmen, 1673’te, Heidelberg Üniversitesi’nde kendisine felsefe kürsüsünün teklif edilmiş olması, çağdaşlarının saygısını kazanmış olduğunu gösterir. Bu teklif büyük iltifatlarla yapılmıştı ve büyük şeyler vaat ediyordu: “İstediğiniz gibi felsefe yapabilirsiniz, Kral hazretlerinin, devletin yerleşik dînini kuşku konusu yaparak, görevinizi kötüye kullanmayacağınıza güveni vardır.” Spinoza şu ilginç karşılığı vermişti:

“Devletim: Niyetim, herhangi bir fakültede profesörlük görevini üzerime almak olsaydı, haşmetli Palatina prensinin, aracılığınızla teklif etmek lütfunda bulunduğu mevkîi seve seve kabul ederdim. Üstelik felsefe özgürlüğü, bu teklifin değerini bir kat daha artırıyor… Ancak, bu özgürlüğün sınırlarını kesin olarak bilemiyorum, nasıl davranırsam, prensliğin yerleşik dînine halel getirebileceğimi, onu kuşku konusu yapacağımı kestiremiyorum… Bu yüzden, bu dünya mevkîleri içinde şimdikinden daha yüksekte olanında gözüm yok. Başka türlü elde edeceğimi sanmadığım sükûn uğruna, kamu öğretmenliği görevini üstüme almaktan çekiniyorum.”

Son bölüm, 1677’de kapandı. Spinoza daha kırk dört yaşındaydı, ama dostları ölümünün yakın olduğunu biliyorlardı. Veremli bir aileden geliyordu. Yaşadığı kapalı yerler, tozlu hava, başlangıçtaki bu kalıtımı geliştirecekti elbet. Gittikçe soluma güçlüğü çekmeye başladı. Zayıf ciğerleri yıllar geçtikçe çürüyordu. Kısa ömrüne boyun eğmişti; ancak yazarken bastırmayı göze alamadığı kitabının, öldükten sonra kaybolacağından, yok edileceğinden korkuyordu. El yazmasını küçük yazıhânesine koyup kilitledi, anahtarını da ev sahibine teslim ederek, kaçınılmaz son geldiğinde, onu Amsterdam’daki yayınevi sahibi Jan Rieuwertz’e vermesini ricâ etti.

20 Şubat Pazar günü, Spinoza’nın birlikte yaşadığı aile, kendisinin pek fazla hasta olmadığını görerek kiliseye gittiler. Sadece Dr. Meyer yanında kaldı. Döndüklerinde, filozofun ölüsünü arkadaşının kolları arasında yatar buldular. Arkasından çok yas tutan oldu. Okumuşlar, ona bilgeliği için saygı gösterdikleri gibi, basit halk da efendiliği yüzünden seviyordu onu. Filozoflar, ileri gelen hükümet adamları, son dinlenme yerine kadar arkasından gittiler. Türlü inançlara bağlı kişiler mezarında buluştu.

Nietzsche son Hıristiyanın çarmıhta öldüğünü söyler. Spinoza’yı unutmuş olmalı.

II. Din ve Devlet Üstüne İnceleme

Yazıldığı sıraya göre dört kitabı ele alalım: “Tractatus Theologico – Politicus” bizim için en az ilginç olanı belki de. Çünkü Spinoza’nın başlattığı yüksek eleştiri hareketi, uğruna hayatını tehlikeye attığı önermeleri günlük sözler hâline getirmiştir. Bir yazar için, öne sürdüğü şeyi aşırı ölçüde doğrulaması akıllıca bir iş değildir. Çözümlerine bütün eğitim görmüş zihinlerde rastlanır. Eserleriyse, sürekli olarak ilgimizi çeken o esrarlı yanını yitirmiştir. Aynı şey Voltaire için de söylenebilir. Spinoza’nın Din ve Devlet Üstüne İncelemesi de bunlar arasındadır.

Eserin başlıca ilkesi, Kutsal Kitap’taki dilin bile bile mecazî ve temsilî (allegorik) olarak kullanılmasıdır. Sadece Doğu’nun yüksek edebî renk ve süse eğilimi yüzünden ve abartılmış tasvirli anlatımından değil, aynı zamanda peygamberler ve havarilerin de, öğretilerini zihinlere aktarmak amacıyle ve hayâl gücünü uyarmak üzere, halk zihninin yeteneğine ve eğilimine kendilerini uydurmaya çalışmış oldukları içindir de. “Bütün Kutsal Kitap, her şeyden önce, bütün bir ulus için, sonra da bütün insan soyu içindir. Dolayısıyle içindekiler, elden geldiği kadar yığınların anlayışına uydurulmalıdır.” Kutsal Kitap, olayları ikinci nedenleriyle açıklamıyor. Sadece insanları, özellikle de okumamışları dîne bağlama gücüne sahip bir düzen ve yöntemle anlatıyor. Amacı aklı inandırmak değil, hayâl gücünü çekmek ve hükmü altına almaktır. Sık mûcizeler ve ikide bir Tanrı’nın kendini belirtmesi bundandır. “Yığınlar, Tanrı gücünün ve takdirinin, doğa hakkında edinmiş oldukları kavramın tersine yer alan, olağanüstü olaylarla en açık olarak doğrulacağını düşünürler. Doğa alışık olduğu düzende çalıştıkça, Tanrı’nın gerçekten eylemsiz durduğunu sanırlar. Bunun tersi olarak da, Tanrı eylemde bulundukça, doğanın gücünün ve doğal nedenlerin tembel durduğunu düşünürler. Böylece biri Tanrı’nın, öteki doğanın olan, birbirinden ayrı iki güç hayâl ederler. (Spinoza felsefesinin anafikri, Tanrı ile doğa süreçlerinin bir olması düşüncesi burada çıkıyor ortaya.) İnsanlar Tanrı’nın, olayların doğal düzenini insanlar için bozduğuna inanmaya bayılıyorlar. Yahûdiler, Tanrı’nın seçkin kişileri oldukları kanısıyle, başkalarını (belki de aynı zamanda kendilerini de) etkilemek için günün uzamasını mûcizeyle yorumlamışlardır. Her ulusun ilk tarihinde bu gibi olaylara sık rastlanır. Ağır başlı kitap sözleri rûhu coşturmaz. Mûsa, Kızıl denizi yarıp aşan şeyin (daha sonraki bir bölümden çıkardığımız gibi,) sadece gündoğusu rüzgârı olduğunu söyleseydi, gütmekte olduğu halkın zihninde pek az etki uyandırırdı. Havariler de aynı nedenle mûcize hikâyelerine baş vuruyor, ders alınacak masallarla konuşuyorlardı. Halkın zihnine işlemek için gerekliydi bu. Bu adamların filozoflardan ve bilimcilerden daha büyük etkileri olması, din kıvılcımlarından ve yoğun heyecanlarını dile getirirken kullandıkları canlı ve mecazlı konuşma yöntemlerindendi.

Bu ilke göz önünde tutulacak olursa, Kutsal Kitap’ın akla aykırı hiçbir yanı yoktur, diyor Spinoza. Ama harfi harfine yorumlanmaya kalkışılırsa, sayısız yanlışlarla, çelişmelerle ve Eski Ahit’in ilk beş kitabının Mûsa tarafından yazıldığı iddiası gibi, olmayacak apaçık şeylerle karşılaşılır. Temsilî yoldan ve şiirle felsefî yoruma geçildiği zaman, büyük düşünürlerin ve önderlerin derin düşünceleri daha bir açığa çıkıyor ve Kutsal Kitap’ın insanlar üstündeki sonsuz etkisi ve ondan ayrılamamalarının nedeni anlaşılıyor. Her iki yorumun özel yeri ve görevi vardır: Halk, hayâlî resimlerle süslü ve doğaüstünün nûr halesiyle çevrili bir din ister. Böyle bir inanç biçimi yıkılırsa, ona benzer yeni bir biçim daha yaratırlar. Ama filozof, Tanrı ile doğanın tek bir varlık olduğunu, değişmez yasaya uygun olarak, zorunlu eylemde bulunduğunu bilmektedir. Saygı gösterip boyun eğeceği şey, bu ulu yasadır. Bilir ki, kutsal kitaplarda “Tanrı bir yasa koruyucusu gibi, bir hakan gibi anlatılır. Âdil ve esirgeyici olduğu söylenir. Nedeni de, bilgisi kıt olan halkın anlaması içindir. Aslında Tanrı, niteliğinin gerektirdiği için eylemde bulunur, kararlarıysa sonsuzca var olan hakikatlerdir.

Spinoza Eski ve Yeni Ahit arasında bir ayrım yapmamaktadır. Halkın nefreti ve anlaşmazlıkları bir yana bırakılırsa, felsefî yorum, karşıt inançların gizli özünü, can alacak noktasını ortaya çıkarınca Mûsevîlik ve Hıristiyanlık birdir, demektedir. “Hıristiyan dîninden olmakla övünenlerin – sevgiyi, kıvancı, barışı, ılımlılığı ve herkese karşı iyilik yapmayı savunanların – bu denli garezli düşmanlıkla birbirleriyle kavga etmelerine, birbirlerine karşı her gün bu kadar acı nefretle davranmalarına şaşmışımdır. İnançlarının ölçüsü, savundukları erdemlerden çok, bu kavgalardır.” Yahûdilerin sağ kalmış olmasının başlıca nedeni, Hıristiyanların onlar için duymuş oldukları nefrettir. Kovuşturulmaları, soylarının sürmesi için gereken birliği ve dayanışmayı sağlamıştır onlara. Kovuşturulmamış olsalardı, Avrupalılarla evlenip karışabilirlerdi ve her yerde çevrelerini alan çoğunlukların içinde boğulur giderlerdi. Bütün saçmalıklar bir yana bırakıldığı zaman, felsefî düşünüşlü bir Yahûdi ile felsefî düşünüşlü bir Hıristiyanın, barış ve işbirliği içinde yaşayacak kadar bir inançta birleşmemeleri için sebep yoktur.

Bu mânevî birleşmeye atılacak ilk adım, Spinoza’ya göre İsa konusunda bir anlaşmaya varmaktadır. Olmayacak dogmalar bırakılmalıdır. O zaman Yahûdiler İsa’yı, peygamberlerin en büyüğü, en soylusu olarak tanıyacaklardır. Spinoza İsa’nın Tanrılığını kabul etmemektedir, ama onu insanların en üstüne çıkarmaktadır. “Tanrının sonsuz bilgeliği… her yerde kendini göstermiştir, ama her şeyden önce, insan zihninde, en çok da Hazreti İsa’da.” “İsa yalnızca Yahûdilere değil, bütün insan soyuna yol göstermek için gelmiştir.” bu yüzden “kendini halkın anlayışına uydurmuş, çoğu zaman ders veren masallarla konuşmuştur.”

İsa’nın ahlâkını, bilgelikle hemen hemen bir tutar. Ona saygı gösterirken insan, “Zihinsel Tanrı sevgisine yükselir.” Bölünmelere ve kavgalara yol açmaktan başka işe yaramayan dogma engelinden kurtarılan bu denli soylu bir kişi, bütün insanları kendine çekecektir ve belki de onun yüzü suyu hürmetine, dil ve kılıçla insanlığı intihara sürükleyen savaşlarla bölünmüş dünya, sonunda bir inanç birliğini ve kardeşliği gerçekleştirebilecektir!

III. Zihnin Gelişmesi

Spinoza’nın bundan sonra gelen kitabını açacak olursak, tâ başlangıçta, felsefe edebiyatının en önemli parçalarından biriyle karşılaşırız. Spinoza burada, felsefe uğruna varını yoğunu niçin bıraktığını anlatıyor:

Günlük hayatta sık sık yer alan her şeyin boş ve yararsız olduğunu deneyle öğrendikten, korktuğum ve benden korkan her şeyin, zihni etkilemesinden başka iyi ya da kötü yanı olmadığını gördükten sonra, gerçekten iyi olan ve iyiliğini aktarabilen ve başka her şeyi bir yana bırakıp, zihni etkisi altına alabilecek bir şey olup olmadığını, araştırmaya karar verdim. Sonsuzca sürüp gidecek olan ulu mutluluktan yararlanabilecek yordamı bulup, ona ulaşılabilip ulaşılamayacağını araştıracaktım. Onun ve servetin sağlayacağı üstünlükleri biliyordum, yeni bir konuyu ciddî şekilde araştırmaya kalkacak olsaydım, bunlardan yoksun kalacağımın farkındaydım. Ama insan bu şeylerin ne kadar çoğunu elde ederse etsin, duyulan zevk o kadar artacaktır, dolayısıyla da o kadar sık yeni şey elde etmek isteyecektir. Bu arada, herhangi bir neden yüzünden umudumuz kırılırsa, büyük acı duyarız. Ünün de bu sakıncası vardır, ardından koşarak yaşayışımızı, insanların keyfini okşayacak biçimde ayarlamamız, sevmediklerinden kaçınıp hoşlarına gidecek şeyleri yapmamız gerekecektir. Ama ancak sonrasız ve sonsuz bir şeye karşı olan aşktır, zihni her türlü üzüntüden uzak bir zevkle besleyen. En büyük iyi; zihnin, doğanın bütünüyle olan birliğinin bilgisidir. Zihin ne kadar çok bilirse, kendi güçlerini ve doğa düzenini o kadar daha iyi anlar. Güçlerini ya da kuvvetini ne kadar iyi anlarsa, kendini o kadar daha iyi yönetebilir ve kendisi için o kadar daha iyi kurallar koyar. Doğanın düzenini ne kadar iyi anlarsa, yararsız şeylerden kendini o kadar kolaylıkla kurtarabilir, bütün yöntem budur.

Demek ki, yalnızca güç ve özgürlük, bilgidir. Sürekli olan tek mutluluk da; bilgi ardından koşmak ve anlamaktan zevk almaktır. Ama bu arada, filozofun bir insan, bir yurtaş olarak kalması da gerekecektir. Hakikat ardından koşarken, yaşayış biçimi ne olacaktır? Spinoza kendi davranışının da bütünüyle uyacağı bir düzen koyuyor ortaya:

1. İnsanlarla anlayacakları biçimde konuşmak; kendi amaçlarımıza ulaşmamızı engellemeyecek her şeyi insanlar için yapmak. 2. Yalnızca sağlığın korunması için gerekli olan şeylerden tat almak. 3. Yalnızca hayatımızı ve sağlığımızı korumak için yeterli parayı kazanmaya çalışmak ve ardından gittiğimiz şeyi engellemeyecek törelere göre davranmak.

Bu arada doğru sözlü ve duru düşünceli filozofumuz, can alacak noktaya dokunmakta gecikmiyor: Bildiğimin gerçekten bilgi olduğunu, duyularımla beynime gelen şeylere güvenilip güvenilemeyeceğini ve duyuların sağladığı şeylerden aklımın çıkardığı sonuçlara bel bağlanıp bağlanamayacağını nereden biliyorum? Bindiğimizde bizi nereye götüreceğini bilmediğimiz aracı incelememiz gerekmez mi ilkin? Elimizden geldiğince geliştirmemiz gerekmez mi onu? “Her şeyden önce,” der Spinoza, Bacon gibi davranarak, “zihni geliştirmek ve arıtmak için bir yol bulmak gerek.” Türlü bilim biçimlerini inceden inceye ayırmalı, ancak en iyilerine güvenmeliyiz.

İlk başta, kulaktan dolma bilgi vardır. Sözgelişi, doğduğum günü, bu türlü bilgi aracılığıyle bilirim. İkinci olarak, belli belirsiz bir yaşantı, bayağı deyimiyle, “ampirik” bilgi gelir. Hekimin hastasını, deneysel yollarla varılan bilimsel bir sonuca dayanmadan, çoğunluk ‘işe yarayan’, ‘genel bir izlenim ile’ iyileştirmeye kalkışması gibi. Üçüncü olarak, dolaysız tümdengelim ile ya da düşünme ile varılan bilgi vardır. Uzaklığın, nesnelerin görünür boyutlarını ufalttığını fark edip, güneşin çok büyük olacağı sonucuna vardığımız gibi. Bu son bilgi biçimi, öteki iki biçimden daha üstündür. Ancak, yine de doğrudan doğruya deney yoluyla, beklenmedik bir anda yalanlanabileceği için, tehlikelidir. Böylece bilim, yüzyıl süreyle, bugün ileri gelen fizikçilerin kesinlikle tutmadığı bir “esir” tabakası düşünmüştür. Bu bakımdan en yüksek bilgi biçimi, doğrudan doğruya tümdengelim ve dolaysız algılama olan dördüncü biçimdir. Bütünün, parçadan daha büyük oluşunu algıladığımız gibi. Spinoza, matematiğe eğilimi olan adamın, Öklid’in kurallarının çoğunu bu sezgi (intuition) yoluyla bileceğine inanıyor. Ama “bu bilgi aracılığıyla şimdiye kadar pek az şey bildiğini” de kabul ediyor.

“Ahlâk” (Etika) adlı eserinde, Spinoza ilk iki bilgi biçimini bire indiriyor. Sezgisel (intuitive) bilgi, nesneleri sonsuzca var olan görünüş ve ilişkileriyle algılamaktır, diyor. Tek bir cümlecik içinde felsefenin tanımını yapmış oluyor. Böylece, sezgisel bilgi, (scientia intuitiva) nesnelerin ve olayların ardındaki yasaları ve sonrasız ilişkileri bulmaya çalışır. Burada Spinoza’nın (bütün sisteminin temeli olan) ayrımına geliyoruz. “Geçici düzen” –nesneler ve olaylar “dünyası”- ile “Sonrasız düzen” – yasalar ve yapı dünyası arasındaki ayrımdır bu:

Nedenler ve gerçek varlıklar dizisinden anladığımın, değişebilir özel nesneler dizisi olmayıp, duran ve sonrasız nesneler dizisi olduğuna dikkatinizi çekerim. Çünkü, değişebilir özel nesneler dizisini izleyemeyiz, sayılamayacak derecede çok olduğundan değil yalnızca, o aynı özel nesnenin içinde bulunacağı ve her birinin, o nesnenin varlığının nedeni olabileceği sayısız durumlardan ötürü de aynı zamanda. Çünkü özel nesnelerin varlığının, onların özü ile ilgisi yoktur ve sonrasız bir hakikat değildir. Bununla birlikte, değişebilir özel nesneler dizisini anlamamız gerekmez. Çünkü özleri yalnızca, duran ve sonrasız nesnelerin ve bütün özel nesnelerin yapılıp düzenlenirken uyacağı, nesnelerin gerçek düstûru olan yasalarda bulunabilir. Hattâ bu özel ve değişebilir nesneler, duran nesnelere öyle yakından ve özden bağlıdırlar ki, onlarsız ne var olabilirler, ne de kavranabilirler.

Spinoza’nın başeserini incelerken bu bölümü göz önünde tutacak olursak, yol kendi kendine açılacak ve insanı yıldıracak şekilde karmaşık olan “Ahlâk”ın çoğu bölümü, yalınlaşarak anlaşılır duruma gelecektir.

IV. Ahlâk

Cağdaş felsefedeki en değerli eserlerden biri olan “Ahlâk = Etika,” düşünceyi Öklid düzeni gibi açıkça ortaya koymak için, geometrik biçimde yazılmıştır. Ama bunun sonucu, her bir satırı ciltlerce yorum gerektiren kısa ve anlamlı, yine de anlaşılması güç bir eser ortaya çıkmıştır. Skolâstik filozoflar da düşüncelerini böyle dile getirmişlerdi. Ama anlatımları Spinoza’nınki kadar kısa ve özlü değildi. Üstelik önceden belirlenen sonuçların anlaşılmasına yardım etmişti. Descartes; felsefe matematik biçimlerle anlatılmadıkça tam ve keskin olamaz demişti. Ama kendi bu amaçla uğraşmaya yeltenmemişti. Kopernik, Kepler ve Galileo’nun başarılarının etkisi altında, Spinoza, her sağlam, bilimsel yolun temeli olan matematik eğitimi görmüş bir zihinle bu sonuca varmıştı. Bizim gevşek dokulu zihinlerimiz için bu, hem madde, hem de biçimin yorucu ve yoğun durumudur. Bu felsefî geometriyi, aksiyomlar, tanımlar, teoremler ve doğrulamaların; şah, fil, at, piyon gibi oynandığı uydurma bir satranç oyununa benzeterek kendimizi avutmaya çalışıyoruz. Spinoza’nın yalnızlığını gidermek için îcât edilmiş, tek başına oynanan bir mantık oyunu gibi görmeye kalkıyoruz. Düzen zihinlerimizin işine gelmez. Biz, hayâl gücümüzün dağınık çizgilerini izlemek isteriz, felsefemizi de tehlikeli bir biçimde hayâlimizin ürünleriyle örmeye çalışırız. Ama Spinoza’yı zorlayan bir tek istek vardı: Dünyanın dayanılmayacak karmaşasını düzene koymak, bir birlik durumuna getirmek. Güney’in güzelliğe tutkunluğu yerine, Kuzey’in hakikate açlığı vardı onda; Spinoza’nın sanatçı yanı, bir düşünce düzeni kurup ona tam bir simetri ve biçim verecek olan mimarlıktı yalnızca.

Bugün Spinoza’yı okuyanlar, kullandığı deyimlere takılıp tökezleyerek öfkelenirler. Latince yazan Spinoza, öz bakımdan çağdaş olan düşüncesini ortaçağın ve skolâstik felsefenin diliyle anlatmak zorundaydı. O zaman anlaşılabilecek başka felsefe dili yoktu.

Spinoza, şöyle üstünkörü okunup da geçilecek bir filozof değildir. Öklid geometrisini inceler gibi incelemek zorundayız onu. İki yüz sayfa içinde, hiçbir boş şeyin bulunmadığı stoacı bir mimarlıkla ömrünün düşüncesini aktarmıştır. Çabucak okuyup geçerek özünü anlayacağımızı sanmayın. Önemli bir noktayı kaçırmadan satır atlanamaz. Bu bakımdan felsefede eşi yoktur. Her bir bölüm, önceki başka bir bölüme dayanır. Apaçık olan, gereksiz gibi görünen öyle önermeler vardır ki, bunların sonradan büyük bir mantık gelişiminin temel taşı oldukları anlaşılır. Bütününü okuyup üzerinde düşünmeden hiçbir önemli bölüm anlaşılamaz. Kitabı bir oturuşta okumayın. Bölüm bölüm okuyun, zaman zaman ele alıp yeniden inceleyin. Bitirdikten sonra da, onu anlamaya başladığınızı sanmayın. Sonra Pollock’un “Spinoza”sı gibi ya da Martineau’nun “Spinoza Üstüne İnceleme”si gibi kitapları, en iyisi her iki yorum eserini de okuyun. En sonunda ‘Ahlâk’ı bir daha okuyun. Göreceksiniz, yepyeni bir kitap gibi gelecektir size. İkinci kez bitirdiğinizde, sürekli bir felsefe tutkunu olup çıkarsınız.

1. Doğa ve Tanrı

Kitaba başlar başlamaz metafiziğin dipsiz kuyusuna düşüyoruz sanki. Günümüzde nefret duyduğumuz metafiziğin bizi büyülediğini görüyor ve Spinoza’dan bir an kurtulsak diye düşünüyoruz. Ama metafizik, William James’in dediği gibi, nesneler üstünde iyi düşünüp en son anlamını ortaya çıkarmak ve gerçeğin çerçevesi içinde cevherin özünü –ya da Spinoza’nın dediği gibi, öz cevheri- bulmak için bir çabadır yalnızca. Böylece bütün hakikat birleştirilecek ve felsefeyi biçimlendirecek olan “genellemelerin en yükseğine” varılacaktır. Metafiziği alabildiğine hor gören bilimin kendi bile, bütün düşüncelerinde bir metafizik varsayar. Varsaydığı bu metafizik de Spinoza’nın metafiziğidir.

Spinoza’nın sisteminde üç ana deyim vardır: Bunlar cevher (substantia), nitelik (attributum) ve gürünüşler’dir (modus). İşleri karıştırmamak için, şimdilik niteliği bir yana bırakalım. Görünüşler, gerçeğin geçici olarak büründüğü herhangi bir özel nesne ya da olay, herhangi bir özel biçim ya da kalıptır. Kendiniz, bedeniniz, düşünceleriniz, topluluğunuz, türünüz, uydunuz hep görünüşlerdir. Bütün bunlar, nesnelerin ardındaki ve altındaki sonrasız, değişmez bir gerçeğin biçimleri ve kılığıdır.

Bu gerçek dediğimiz şey nedir? Spinoza buna cevher diyor; bunun kelime anlamı ise, ‘altta yatan’ demektir. Bu sözün anlamı üzerine sekiz kuşak birbirine girmiştir. Bu bakımdan, bir paragraf içinde konuyu çözemezsek, yılmamamız gerekir. Yapmamamız gereken bir yanlış var yalnız: Cevher, herhangi bir şeyin bileşken maddesi değildir; sandalye ağaçtan yapılmıştır derken, ağaç kelimesinin taşıdığı anlamı taşımaz. “İleri sürdüğü düşüncelerin özü” dediğimiz zaman Spinoza’nın anladığı şeye yaklaşır gibi oluruz. Skolâstik filozoflara dönersek, ki Spinoza, deyimini onlardan almıştır, bu filozofların cevher diye kullandıkları kelimenin, içteki varlık ya da söz anlamına gelen, Yunancadaki var olmak fiilinden çevrilmiş olduğunu görürüz. Demek ki cevher, ‘olan’ demektir (Spinoza, Tekvin’deki; etkili “Olan’ım” sözünü unutmamıştı); sonsuzca var olan ve değişmeden kalandır, ona bağlı her şey geçici biçim ya da görünüştür. Dünyanın bu cevherle görünüşlere ayrılışını, “Zihnin Gelişmesi” adlı eserdeki, dünyanın bir yanda ‘yasaların’ sonrasız düzeni ve değişmez ilişkileri, öte yandan zamanın doğurduğu ve eninde sonunda ölecek ‘nesneler’e ayrılışıyle karşılaştıracak olursak, Spinoza’nın burada cevher’den anladığının, öte yandan sonrasız düzenden anladığı şeyle hemen hemen aynı olduğu sonucuna varmak zorunda kalırız. Bunu, cevher deyiminde, bütün olay ve nesnelerin altında yatan ve dünyanın özünü meydana getiren varlığın, kendi yapısını anlatan bir unsur olarak kabul edelim şimdilik.

Ama daha sonra Spinoza; cevheri, doğa ve Tanrı ile bir tutmaktadır. Skolâstik filozoflar gibi doğayı iki görüş açısından kavramaktadır: Biri, Spinoza’nın ‘natura naturans’ (doğayı doğuran) dediği, etkin ve hayatî süreçtir. Ötekiyse, bu süreçin edilgen ürünü, ‘natura naturata’dır (doğurulan doğa). Bu da, doğadaki maddeler ve nesnelerdir: Ormanlar, rüzgârlar, sular, tepeler, tarlalar ve milyarlarca dış biçimdir. Spinoza doğa, cevher ve Tanrı’nın özdeş olduğunu birinci anlamda kabul ediyor, ikinci anlamdaysa etmiyor. Cevher ve görünüşler sonsuzca var olan, düzen ve geçici düzen, etkin doğa ve edilgin doğa, Tanrı ve Dünya, bütün bunlar Spinoza için aynı anda olan ve eş anlamlı ‘ikiye-bölünme’lerdir. Her biri evreni ‘öz’ ile ‘var olan’a ayırmaktadır. Cevherin maddesi olmadığı, madde olmayıp biçim olduğu, bazı yorumcuların sandığı gibi şu soyu karışık, nötr madde ve düşünce karışımıyla hiçbir ilişkisi olmadığı, cevherin edilgen ya da maddî doğa ile değil, yaratıcı dünya ile özdeş tutulmasından açıkça ortaya çıkmaktadır. Spinoza’nın bir mektubu konumuza ışık tutabilir:

“Benim, Tanrı ve doğa hakkındaki görüşüm, sonraki Hıristiyanların genellikle benimsediği görüşten büsbütün ayrıdır. Çünkü bana göre Tanrı, her şeydeki içsel nedendir, şeylerin dıştaki nedeni değildir. Derim ki, her şey Tanrı’nın içindedir; her şey Tanrı’nın içinde yaşar ve hareket eder. Bu konuda Havari Paul ile aynı fikirdeyim, hattâ başka bakımdan da olsa, ilkçağ filozoflarının hepsiyle ‘hemfikir’ sayılabilirim. Büyük değişikliğe uğramış, içine yalan karışmışsa da, bazı geleneklerden çıkardığım sonuca göre, eski İbranîlerin benimsediği görüşle de uyuşmuyorum, diyebilirim. Bununla birlikte, amacımın; Tanrı ile, belli bir bedensel madde yığını gibi düşündükleri Doğa’yı aynı ve tek bir şey gibi göstermek olduğunu söyleyenler, büsbütün yanılıyorlar. Böyle bir niyetim yoktu.”

“Devlet ve Din Üstüne İnceleme”deyse şöyle yazıyor:

“Tanrı’nın yardımından anladığım, doğadaki duran ve değişmeyen düzen ya da doğal olayların ‘zinciri’dir. Doğanın evrensel yasalarıyla Tanrı’nın sonsuzca var olan buyrukları birdir, aynı şeydir. Nasıl ki, bir üçgenin yapısı, üç açısının toplamının, iki dik açının toplamına eşit olmasını gerektirirse, Tanrı’nın sonsuz yapısı da, her şeyi aynı zorunluluktan ve aynı şekilde yaratır.” Daire yasasının bütün dairelerle olan ilişkisi neyse, Tanrı’nın da dünya ile olan ilişkisi odur. Cevher gibi, Tanrı da arızî zincir ya da süreçtir, her şeyin ardındaki şarttır, dünyanın yasası ve yapısıdır. Köprünün, plânıyle, yapısıyle ve kurulurken uyduğu matematik ve mekanik yasalarla olan ilişkisi, bu somut görünüşler ve nesneler evreniyle Tanrı arasındaki ilişkidir. Bunlar köprüyü tutacak olan temel, köprünün, yapımındaki şart ve cevheridir; bunlar olmazsa köprü yıkılır. Dünya da köprü gibi, yapısı ve yasalarıyle ayakta durmakta; Tanrı’nın avcu içinde destek bulmaktadır.

Tanrı’nın istemi ile doğa yasalarının birliğinden ve türlü türlü dile getirilen aynı gerçekler oluşundan, bütün olayların, yıldızlar arasında oturmuş sorumsuz bir başbuğun kaprisi değil de, değişmez yasaların mekanik işlemesi olduğu ortaya çıkmaktadır.

Descartes’ın sadece madde ve bedende gördüğü mekanizmayı, Spinoza Tanrı’da ve zihinde de görmektedir. Bu bir gerekircilik (determinizm) dünyasıdır, niyet dünyası değildir. Bilinçli amaçlara göre hareket ettiğimizden, bütün süreçlerinde böyle amaçla hareket ettiğini sanıyoruz; insan olduğumuzdan da, bütün olayların insana yöneldiğini ve onun ihtiyaçlarına hizmet etmek için yapılmış olduğunu kabul ediyoruz. Ancak bu, düşüncelerimizin çoğunda olduğu gibi, insan çevresinde dönen bir aldanıştır. Felsefedeki en büyük yanlışların kökü, insana ilişkin amaçları, ölçüleri ve beğenileri nesnel dünyaya yansıtmaktır. Burada işin içine “kötülük sorunu” giriyor. Bizler Eyüp Peygamber’e öğretilen, Tanrı’nın bizim küçük iyi ve kötümüzün ötesinde olduğu dersini unutarak, hayatın kötülüklerini Tanrı’nın iyiliği ile uzlaştırmaya çalışıyoruz. ‘İyi’ ve ‘kötü’, insanın, çoğu zaman da bireyin zevklerine, amacına göre değişir. Ve içinde, bireylerin geçici şeyler olduğu ve Hareket Ettiren Parmağın insan soyunun tarihini bile suya yazdığı bir evrende geçerliliği yoktur.

“Doğada herhangi bir şey bize gülünç, saçma ya da kötü gelirse, bunun nedeni nesneler üstünde yalnızca sınırlı bilgi sahibi olmamızdır; doğanın bir bütün olarak düzeni ve tutarlılığını bilmediğimizdendir; her şeyin kendi aklımızın buyruklarına göre ayarlanmasını istediğimizdendir. Aslında aklımızın kötü dediği şey, evrensel doğanın düzen ve yasaları bakımından kötü değildir. Yalnızca, ayrı olarak düşündüğümüz kendi varlığımızın yasaları bakımından kötüdür. İyi ve kötü sözcükleriyse, tek başlarına ele alındıklarında kesin hiçbir şey anlatmazlar. Çünkü tek ve aynı şey, aynı zamanda hem iyi, hem kötü, hem de hiç biri olabilir. Sözgelişi, müzik üzüntülü kişiye iyi gelir, yas tutanlara kötü, ölüler içinse anlamsızdır.”

Kötü ve iyi, sonsuzca var olan gerçeğin kabul edemeyeceği önyargılardır. “Dünyanın, yalnızca insanın özel ülkülerini değil, sonsuzun tam yapılışını göstermesi doğrudur.” Çirkin ile güzel de, iyi ile kötü gibidir; bunlar da öznel ve kişisel deyimlerdir. Evren konusunda tek başlarına kullanıldıklarında yerlerini bulamazlar. “Doğaya güzellik ya da çirkinlik, düzen ya da karmaşa gibi nitelikler yüklemediğimi iyi bilmelisiniz. Nesnelere ancak hayâl gücümüze göre güzel, çirkin, düzenli ya da düzensiz denebilir.” “Sözgelişi sinirlerin, karşımızdaki nesnelerden gözler aracılığıyle aldığı hareket sağlıklıysa, o nesnelere güzel, yoksa çirkin diyoruz.” Bu gibi bölümlerde Spinoza, estetik yargısının, yaradılışın yasaları ve Tanrı’nın sonsuzca var olan buyrukları olduğunu düşünen Eflâtun’dan çok daha öteye gidiyor.

Tanrı bir kişi midir? İnsan anlamında, hayır. Spinoza, “Tanrı’yı dişi değil de, erkek cinsinden görmekte devam eden halk arasındaki inancın” farkındadır. Kadının yeryüzünde erkeğin kölesi olduğunu yansıtan kavrama da, kibarca karşı çıkmaktadır. Gönderdiği mektupta Spinoza’ya, Tanrı’yı kişidışı olarak kavrıyor diye karşı çıkan birine Spinoza, Yunanlı kuşkucu Ksenofanes’i andırır bir biçimde şöyle yazıyor:

“Tanrı’ya görme, işitme, gözlemleme, istekte bulunma gibi nitelikleri yüklemediğimi söylediğiniz zaman, bundan çıkardığım, adı geçen niteliklerle açıklanan şeylerden daha yüksek mükemmellik olmadığına inandığınızdır. Buna şaşmıyorum. Çünkü öyle inanıyorum ki, bir üçgen dile gelseydi, o da aynı şekilde Tanrı’nın tam bir üçgen olduğunu söylerdi, daire de Tanrısal yaradılışın tam bir daire olduğunu söylerdi. Böylece, herkes kendi niteliklerini Tanrı’ya yansıtmak ister.

“Akıl da, istem de, Tanrı’nın niteliği değildir,” tabiî bu, insana ilişkin niteliklerin Tanrı’ya yüklendiği genel anlamda. Tanrı’nın istemi bütün neden ve yasaların toplamıdır. Spinoza’nın anlayışına göre, “Tanrı’nın aklı da bütün zihnin toplamıdır. Tanrı’nın zihni, uzaya ve zamana yayılmış bütün zihniyetlerdir, dünyaya can veren yaygın bilinçtir. Her şey bir derece canlıdır.” Hayat ya da zihin, bildiğimiz her şeyin bir evresi ya da yüzüdür; öteki cephesiyse maddî gerçek, ya da bedendir. Bunlar, cevherin işleyişini ya da Tanrı’yı, aracılığıyla algıladığımız (Spinoza’nın deyimiyle) iki evre ya da niteliktir. Bu anlamda, nesnelerin akışı ardındaki evrensel süreç ve sonsuzca var olan gerçek, yani Tanrı’nın hem zihni, hem de bedeninin olduğu söylenebilir. Oysa Tanrı ne zihin ne de maddedir; dünyanın çifte tarihini meydana getiren zihinsel süreçler ve moleküler süreçler ile, bunların nedenleri ve yasaları Tanrı’dır.

2. Madde ve Zihin

Peki zihin nedir, madde nedir? Zihin, hayâli kıt kişilerin sandığı gibi madde midir, yoksa hayâli geniş kişilerin sandığı gibi yalnızca bir fikir mi? Zihin süreci, beynin sürecinin nedeni mi yoksa sonucu mudur? Ya da Malebranche’ın düşündüğü gibi, birbiriyle ilgisi olmayan bağımsız, yalnızca Tanrısal takdirle birbirine paralel olan şeyler midir?

Zihin madde olmadığı gibi, diyor Spinoza, madde de zihinsel değildir. Beyin süreci düşüncenin ne nedenidir, ne sonucu. Bu iki süreç bağımsız ve paralel değildir. Çünkü iki süreç diye bir şey yoktur ve bunlar iki varlık da değildir. Kimi zaman içte düşünce, kimi zaman dışta hareket olarak görünen tek bir süreçtir. Kimi zaman içte zihin, kimi zaman dışta madde olarak görünen, aslında her ikisinin ayrılamayacak karışımı ve birliğidir. Zihin ile beden birbirini etkilemez, çünkü birbirinden ayrı şeyler değil, birdirler. “Beden zihnin düşünmesini belirleyemeyeceği gibi, zihin de bedenin harekette olmasını, yerinde durmasını ya da başka herhangi bir durumda olmasını belirleyemez;” çünkü “zihnin kararıyla bedenin isteği ve belirlemesi bir ve aynı şeydir.” Bütün dünya böyle birleşmiş durumda çifttir. Dış bir “maddî” süreç aslında gerçek sürecin, yalnızca bir yanı ya da bir yüzüdür. Daha iyi bakıldığında, kendi içimizde gördüğümüz zihin süreciyle, aynı derecede olmasa bile, bunun yanısıra bir iç süreç olduğu da görülür. İçe doğru ve “zihinsel” süreç her evrede dış ve maddî sürecin karşılığıdır. “Fikirlerin düzeni ve birbiriyle olan bağıntısı aynıdır.” “Düşünen cevher ile uzayan cevher bir ve aynı şeydir; nitelikleri bazen biriyle, bazen ötekisiyle kavranır.” “Bazı Yahûdiler, belirsiz bir biçimde de olsa, bunu anlamış gibi, Tanrı ile aklı ve aklının kavradığı nesneler bir ve aynı şeydir, demişlerdir.”

Eğer “zihin”, bütün sinir sisteminin karşılığı olacak derecede geniş anlamıyla alınacak olursa, o zaman “beden”deki her değişiklik, “zihin”deki bir değişikliğe eşlik edecek ya da daha doğrusu, o değişiklikle bir bütün meydana getirecektir. “Nasıl ki düşünceler ve zihin süreçleri zihinde birbirine bağlanır ve düzenlenirse, bedendeki değişiklikler ve nesnelerin değişikliği” bedeni, duyular yoluyle etkileyerek onda da “sıralarına göre düzenlenir.” “Zihin tarafından algılanmayan bedene bilinçli ya da bilinçdışı olarak hiçbir şey olamaz.” Nasıl ki duyulan heyecan, kan dolaşımı, soluma ve sindirim sistemlerindeki değişikliklerin temeli olduğu bir bütünün parçasıysa; aynı şekilde bir fikir de, “bedensel” değişikliklerle birlikte tek bir karmaşık organik sürecin bir parçasıdır. Matematik düşüncenin en küçük inceliklerinin bile, bedende karşılıklı ilişkileri vardır.

Beden ile zihin arasındaki ayrılığı böylece kaldırmaya çalıştıktan sonra Spinoza, akıl ile istem ayrımını bir derece işi yapıyor. Zihinde “melekeler” yoktur, akıl ya da istem denen ayrı varlıklar yoktur, hayâl gücü ya da bellek de yoktur. Zihin, fikirlerle uğraşan bir eylem değildir; süreç ve dizi durumundaki fikirlerin kendidir. Akıl, bir fikirler dünyası için kullanılan soyut ve kısa bir deyimdir. İstem ise, eylemler ya da istekler dizisidir. “Akıl ile istemin, şu ve bu fikir ya da istekle olan ilişkisi, tıpkı kayalık niteliğinin şu ya da bu kayayla olan ilişkisidir.” En son olarak da, “istem ile akıl bir ve aynı şeydir;” çünkü istek çağrışımlarının zenginliğiyle (ya da belki de karşıt fikirlerin olmayışı yüzünden) artık eyleme geçecek kadar uzun süre bilinçte kalmış olan bir fikirdir yalnızca. Her fikir, geçiş sırasında, başka bir fikir tarafından durdurulmadıkça, eyleme dönüşür. Fikrin kendi de, dış eylemle tamamlanan birleşmiş organik bir süreçin ilk evresidir.

Bir fikrin bilinçte kalma süresini belirleyen itici gücü anlatmak için kullanılan istem deyimi yerine, istek demek gerekir, ki bu, “insanın özüdür.” İstek, bilincine vardığımız bir iştah ya da içgüdüdür. Ancak, içgüdülerin ille de bilinçli istek yoluyla iş görmeleri gerekmez. İç güdülerin arkasında, kendi kendini koruma için belirsiz ve çeşitli bir çaba vardır (conatus sese preservandi). Schopenhauer ile Nietzsche yaşama istemini ya da iktidar istemini her yerde görecekleri gibi, Spinoza da bunu bütün insana ilişkin ve hattâ insanaltı etkinlikte görmektedir. Filozoflar çoğu zaman aynı düşüncededir.

“Her şey kendi içinde olduğu sürece, kendi varlığı içinde durmaya çabalar. Ve bir şeyin kendi içinde olduğu süre, kendi varlığı içinde durma çabası da, o şeyin asıl özünden başka bir şey değildir.” Bir şeyin kendi içinde durmasını sağlayan güç, o varlığın çekirdeği ve özüdür. Her içgüdü, doğanın, bireyi korumak için geliştirdiği bir araçtır. Zevk ve acı bir içgüdünün tatmin edilmesi ya da engellenmesidir. Bunlar isteklerimizin nedenleri değil, sonuçlarıdır. Nesneleri bize zevk verdiği için istemeyiz, onları istediğimiz için bize zevk verirler; onları istememiz de istemek zorunda olduğumuzdandır.

Dolayısıyla, özgür istem diye bir şey yoktur; sağ kalma zorunluğu içgüdüyü, içgüdü isteği, istek de düşünceyi ve eylemi belirler. “Zihnin kararları, türlü eğilimlere göre değişen isteklerden başka bir şey değildir.” “Zihinde salt ya da özgür istem yoktur; ama zihnin şu ya da bu şeyi istemesini belirleyen nedeni başka bir neden, bu nedeni de başka bir neden belirler; böylece sonsuza kadar gider.” “İnsanların kendilerini özgür düşünmelerinin nedeni, isteklerinin bilincinde olmaları, ama bu isteğe yol açan nedenleri bilmemeleridir.” Spinoza, özgür istem duygusunu, uzayda giderken kendi yolunu belirleyen ve düşeceği yeri ve zamanı seçen bir taşın düşüşüyle karşılaştırmaktadır.

İnsan eylemleri, geometri kuralları kadar değişmez yasalara boyun eğdiğinden, psikoloji de geometrik biçimde, matematik bir tarafsızlıkla incelenmelidir. “İnsanlar konusunda, sanki doğrular, yüzeyler ve cisimler üstüne yazıyormuş gibi yazacağım.” “İnsan eylemleriyle alay etmemek, onları esefle karşılamamak ve onlara nefretle bakmamak için çok dikkat ettim, onları anlamaya çalıştım; tutkulara insan yaradılışındaki kötülükler gibi bakmıyorum. Sıcak, soğuk, fırtına, gök gürültüsü nasıl atmosferin nitelikleriyse, tutku da insanın niteliğidir.” Spinoza’nın, insan yaradılışını incelemesinde Freude’a, “bugüne kadar bütün ahlâk filozofları arasında en tam olanı,” dedirtecek öylesi bir üstünlüğü sağlayan işte bu tarafsızlıktır. “Taine, Bayle’in analizini en iyi övme yolunu, onu Spinoza’nın analiziyle karşılaştırmakta bulmuştur. Johannes Müler de, içgüdü ve heyecanlar konusunda şöyle yazıyor: “Fizyolojik durumlar dışında, tutkuların birbirleriyle olan ilişkileri, Spinoza’nın eşsiz ustalıkla dile getirdiğinden daha iyi anlatılamaz.” Ünlü fizyolog, gerçek büyüklükle çoğu zaman bir giden bu alçak gönüllülükle, ‘Ahlâk’ın bütün üçüncü kitabını baştan başa aktarmaya devam etmiştir. Son olarak Spinoza, insan davranışının bu analiziyle, adını başeserine veren sorunlara geçmektedir.

3. Akıl ve Ahlâk

Üç ahlâk sistemi, üç ideal kişilik ve ahlâkî yaşayış kavramı vardır. Biri, bütün insanları aynı derecede değerli gören, kötülüğe karşı iyilikle davranan, erdemi sevgiyle bir gören, siyâsette de sınırsız demokrasi tarafçısı olan Buda ve İsa’nın kavramıdır. İkincisi, insanların eşitsizliğini kabul eden, savaş, fetih ve hüküm sürme tehlikelerinden hoşlanan, erdemi iktidarla bir tutan ve kalıtımsal bir aristokrasiyi öven Machiavelli ile Nietzsche’nin kavramıdır. Üçüncüsü, Sokrat’ın, Eflâtun’un ve Aristo’nun ahlâkıdır. Bu ahlâk, sözü edilen iki tür erdemlerin genel olarak uygulanabileceğini kabul etmemektedir. Çeşitli durumlara göre, ne zaman sevginin, ne zaman iktidarın egemen olması gerektiğine, ancak bilgili ve olgun zihnin karar verebileceğini düşünmektedir. Böylece, erdemi akılla bir tutmaktadır. Hükümet yönetiminde değişebilen aristokrasi ve demokrasi karışımı bir düzen öğütlemektedir. Spinoza’nın üstünlüğü, ahlâkının, bu görünüşteki karşıt felsefeleri bilinçdışı yolla uzlaştırması, uyumlu bir birlik hâlinde örmesi, böylece çağdaş düşüncenin büyük başarısı olan bir ahlâk düzeni sunmasıdır. Mutluluğu, doğru davranışın amacı yaparak konuya giriyor. Mutluluk Spinoza’nın basit tanımıyle, zevkin varlığı, acının yokluğudur. Ancak zevkle acı görecedir (relatif). Salt değildir. Üstelik değişmez değil, geçici durumlardır. “Zevk, insanın daha aşağı bir durumdan, daha gelişmiş bir duruma geçişidir” (yani tamlıktır ya da bir şeyin bütünlenmesidir.) “Sevinç bundan doğar, kişinin gücünün artmasından.” “Acı, insanın daha yüksek bir gelişmişlik durumundan, daha aşağı bir duruma geçişidir. Geçiş diyorum, çünkü zevk kendi başına mükemmellik değildir. İnsan, eriştiği mükemmellik durumuyle doğmuş olaydı, zevk heyecanı duymazdı. Bunun tersi, durumu daha da belirli yapmaktadır. Bütün tutkular tamlığa ve güçten gelen hareketlerdir. “Heyecandan (affectus) anladığım, bedendeki değişikliklerdir. Bu değişikliklerle bedendeki eylem gücü ya artar ya azalır ya yardım görür ya engellenir. Heyecan aynı zamanda bu değişikliklerin fikirleridir de.”

Bir tutku ya da heyecan, kendi başına iyi ya da kötü değildir. Ancak gücümüzü arttırması ya da eksiltmesiyle iyi ya da kötü olur. “Erdemle güçten anladığım aynı şeydir.” Erdem, bir eylem gücü, bir yetenek biçimidir. “Bir insan, varlığını ne kadar çok korursa, kendine yararlı olan şeyin ardından ne kadar çok giderse, erdemi o kadar yüksek olur.” Spinoza, insanın kendi başka birinin iyiliği uğruna fedâ etmesini istemiyor. Bu bakımdan doğadan daha yumuşak başlı. Bencilliği, insanın kendini kendini koruma içgüdüsünün zorunlu bir sonucu olarak görmektedir. “Kimse, daha büyük bir iyiyi kazanma umudu olmaksızın iyi gördüğü şeyi ihmal etmez.” Bu, Spinoza’ya bütünüyle akla yatkın geliyor. “Akıl, doğaya karşıt hiçbir şey istemediğinden, her insanın kendisini sevmesi gerektiğini, kendine yararlı olan şeyin arkasından gitmesini, kendini daha yüksek bir mükemmellik durumuna gerçekten götürecek şeyi istemesini ve elinden geldiğince kendi varlığını korumaya çalışmasını kabul ediyor.” Böylece, hayâlci devrimler gibi ahlâkını, başkasını düşünme ve insanın yaradılıştan olan iyiliği üstüne kurmuyor. Kinik tutucular gibi, insanın yaradılıştan olan kötülüğü üstüne de kurmuyor. Kaçınılmaz ve haklı gördüğü bencillik üstüne kuruyor. İnsana zayıf olmayı öğreten bir ahlâk sisteminin değeri yoktur; “erdemin temeli, insanın kendi varlığını koruma çabasından başka şey değildir; insanın mutluluğu ise bu koruma çabasındaki gücüdür.”

Nietzsche gibi Spinoza da, insanın kendini hor görmesine karşı, bu, onca ya hilekârlığın iki yüzlülüğü ya da kölenin korkaklığıdır; güç yokluğu demektir. Oysa Spinoza için bütün erdemler yetenek ve güç biçimleridir. Böylece pişmanlık, erdemden çok bir kusurdur. “Pişman olan iki kat mutsuzdur, iki kat güçsüzdür.” Ancak insanın kendi kendini hor görmesine, Nietzsche kadar saldırmıyor. Çünkü “insanın kendini hor görmesine ender rastlanır.” Çicero’nun dediği gibi, insanın kendini hor görmesi konusunda övgü yazan filozoflar bile, adlarının kitap kapağının üstünde görünmesini isterler. “Kendini hor gören, kendini beğenmiş adamla hemen hemen birdir,” diyen Spinoza, her bilinçli erdem, gizli bir kötülüğü saklamak ya da düzeltmek için bir çabadır diyen psikanalistlerin sevdikleri bir kuramı, tek bir cümle içine sıkıştırmış oluyor. Spinoza, insanın kendisini hor görmesini sevmiyor ama, alçak gönüllülüğe tutkun; eylemle uyuşmayan gurura da karşı. Kendini beğenmişlik başkalarının canını sıkar, “kendini beğenmiş adam, başardığı büyük işleri anlatır, başkalarının yalnızca kötü yanlarından söz eder.” Yaptığı ve başardığı işleri ağzı açık dinleyecek, kendinden aşağı kimselerin karşısında büyük zevk duyar. Sonunda da, kendisini en çok övenlerin kurbanı olur. Çünkü “dalkavuklukla en çok aldanan, kendini beğenmiş kişidir.”

Bu noktaya kadar nazik, filozofumuz, Sparta ahlâkına benzer bir ahlâk, ortaya koyuyor. Ama başka yerlerde sesi daha alt perdeden çıkıyor. İnsanları kaygıya salan ve birbirinden ayıran gıpta, şikâyete karşı şikâyette bulunma, birbirini küçük düşürme, hattâ nefret karşısında şaşıp kalıyor. Bu ve buna benzer heyecanlar yok edilmedikçe, toplumsal dertlerimiz için çare göremiyor. Nefretin, aşka dönebilecek gibi sınırda durduğunu düşündüğünden belki de, nefretle değil aşkla yenilebilmesini basit bir iş gibi görüyor. Nefreti besleyen şey, nefretle karşılık verileceği duygusudur. Oysa “nefret ettiği bir tarafından sevildiğine inanan kimse, nefretle aşkın çatışan heyecanlarının kurbanı olur.” Çünkü Spinoza’nın belki de pek iyimser olarak inandığı gibi aşk, aşkı doğurmaya eğilir. Böylece nefret dağılır ve gücünü yitirir. Nefret etmek; korktuğumuzu ve aşağı olduğumuzu kabul etmek demektir. Yeneceğimize güvendiğimiz bir düşmandan nefret etmeyiz. “Yapılan kötülüğe kötülükle karşılık vermek isteyen kişi aşağılık bir hayat sürer. Ama nefreti aşkla yok etmeye çalışan, zevk ve güvenle savaşır. Karşısındaki ister bir kişi olsun, ister kalabalık bir insan topluluğu, eşit olarak dayanır ve talihin yardımını da gerektirmez pek. Kazandığı kişiler ona kıvançla boyun eğerler.” “Zihinler silâhlarla değil, gönül yüceliğiyle kazanılır.”

Ama ahlâkının özü, Hıristiyanlıktan çok Yunan’a yakındır. “Anlama çabası, erdemin ilk ve tek temelidir.” Bundan daha basit ve tam Sokratçı hiçbir şey olamaz. Çünkü dış nedenler bizi, oraya buraya fırlatıp durmaktadır. Karşıt rüzgârlarla sürüklenen dalgalar gibi çalkanıp duruyor, ne olacağımızı, alın yazımızın ne olduğunu bilmiyoruz.” En tutkulu olduğumuz anda, en kendimiz gibi duyuyoruz kendimizi. Oysa en çok edilgen olduğumuz durumdur bu. Atalarımızdan gelme bir içtepi ya da duygu seline kapılmışız. Anî tepkilere doğru sürükleniyoruz. Buysa, durumun ancak bir bölümünü çözümlüyor. Çünkü düşünce olmadan, durumun ancak bir bölümü algılanabilir. Tutku “yetersiz bir fikirdir.” Düşünce, bir sorunun her bir hayatî açısı, kalıtımla sahip olduğumuz ya da sonradan elde ettiğimizin yanısıra bir tepki uyandırıncaya kadar, geciktirilen bir karşılıktır. Fikir ancak böyle yeterli olur. Cevap da, verilebilecek tek cevap olur. İçgüdüler, itici güç olarak olağanüstü güzel şeylerdir, ama kılavuz olarak tehlikelidirler. İçgüdülerimizin bireyciliği diyebileceğimiz şeyle, her biri, bütün kişiliğin iyi’sine bakmadan, kendi isteğini, gerçekleştirmek ister. Dizginlenmeyen açgözlülük, kavgacılık ya da şehvet, insanları yıkıma götürmüş, sonunda kendilerini ele geçiren içgüdünün köleleri olup çıkmışlardır. “Her gün saldırısına uğradığımız heyecanlar, bedenin başka kısımlara göre daha bir etki altında kalan parçasıyle ilgilidir. Böylece heyecanlar, genel olarak aşırıdır ve zihni öyle ele geçirirler ki, tek bir şeyden başka şey düşündürmezler ona.” Ancak “bedenin bir ya da birkaç yanıyle ilgili zevk ya da acıdan doğan isteğin, bir bütün olarak insana yararı yoktur.” Kendimiz olabilmemiz için, kendimizi tamamlamalıyız.

Tabiî bu, akılla tutku arasındaki eski felsefî ayrımdır. Ama Spinoza, Sokrat’a ve stoacılara çok önemli şeyler eklemektedir. Tutku, akılsız kör olduğundan, tutkusuz akılın ölü olduğunu bilmektedir. “Bir heyecan, ancak daha güçlü karşıt bir heyecanla engellenebilir ya da ortadan kaldırılabilir.” Tutku karşısına boşu boşuna akılı koyacağına –ki bu daha kök salmış atasal unsurun üstün geleceği bir yarıştır- akılsız tutkuları, aklın uyuma soktuğu tutkulara karşıt koymaktadır. Düşünce, istek ateşinden, istek de düşüncenin ışığından yoksun olmalıdır. “Tutku, hakkında açık seçik kesin bir fikir edinilir edinilmez, tutku olmaktan çıkar. Zihinse, sahip olduğu yeterli fikir sayısına göre tutkuların elindedir.” Bütün iştahlar, yetersiz fikirlerden doğduğu oranda tutkudurlar. Yeterli fikirler tarafından doğurulurlarsa erdem olurlar.” Bütün akıllıca davranışlar –yani durumun bütününü karşılayan tepkiler- erdemsel eylemdir. Sonunda da akıldan başka erdem yoktur.

Böylece insan için mümkün olan tek özgürlüğü gerçekleştirmiş oluyoruz. Tutkunun edilgenliği “insan tutsaklığıdır,” aklın eylemiyse insan özgürlüğüdür. Nedensel yasadan ya da süreçten kurtulmak değildir bu. Tutkunun ya da içtepinin kendinden kurtulmak değil, uyum hâline getirilmemiş, tamamlanmamış tutkudan kurtulmaktır. Bildiğimiz yerde ancak özgürüzdür. Üstün insan olmak demek; toplumsal adâlet ya da güzel davranışların gerektirdiği sıkılıklardan değil, içgüdülerin bireyciliğinden kurtulmak demektir. Bu tamlık ve bütünlükten, bilge kişinin ağır başlılığı doğar. Aristo’nun kahramanının, aristokratik bir biçimde kendi kendinden memnun olması ya da, Nietzsche’nin idealinin gururlu üstünlüğü değildir bu. Temkinli olmak ve zihin sükûnuyle davranmaktır. “Akılları bakımından iyi olanlar –yani aklın kılavuzluğuyle kendileri için yararlı olanı arayanlar- bütün insanlık için istemedikleri şeyi, kendileri için istemezler.” Büyük olmak demek; insanlığın üstüne çıkıp başkalarına buyurmak demek değildir. Bir örnekleşen isteğin tarafçılığının ve gereksizliğinin üstüne çıkıp kendi kendine sözünü geçirmektir.

Bu, insanların özgür istem dediği şeyden daha soylu bir özgürlüktür. Çünkü istem özgür değildir. Belki “istem” diye bir şey yoktur bile. Artık “özgür” olmadığı için, davranışından ve hayatının kuruluşundan ahlâksal bakımdan, bundan böyle sorumlu olmadığını sanmasın kimse. İnsanların eylemlerini anıları belirlediğine göre, toplum, kendisini korumak için yurttaşlarını, umut ve korkuları yoluyle toplumsal düzene ve işbirliğine uydurmaya çalışmalıdır. Her eğitim önceden gerekirciliği şart koşar ve gençliğin açık zihnini, davranışlarını belirleyeceği düşünülen bir sürü yasaklarla doldurur. “Kötü işlerden doğan kötülük, zorunlu olarak doğuyor diye korkulmaz demek değildir. Eylemlerimiz özgür olsa da olmasa da, güdülerimiz yine de umut ve korkudur. Bu bakımdan, ilkelere ve emirlere yer bırakmadığım iddiası yerinde değildir.” Tersine, gerekircilik daha iyi bir ahlâksal yaşayış doğurur. Bize kimseyi hor görmememizi ve alaya almamamızı, kimseye kızmamamızı öğretir. İnsanlar “suçlu değildir.” Her ne kadar vicdansızlar cezâlandırılacaksa da, buna nefret karışmamalıdır. Ne yaptıklarını bilmediklerinden, onları bağışlamamız gerekir.

Gerekircilik, öncelikle talihin her iki yüzünü eşit bir zihinle karşılamamız ve hoş görmemiz için bizi güçlendirir. Her şeyin, Tanrı’nın sonrasız buyruklarından meydana geldiğini anımsıyoruz. Belki bu, bize aynı zamanda “Tanrı’yı zihinle sevmeyi” de öğretebilir. Böylece doğanın yasalarını seve seve kabul ederiz ve onun sınırlamaları içinde, kendimizi tamamlarız. Her şeyi belirlenmiş gören kişi, direnmeye çalışsa da yakınamaz. Çünkü “nesneleri sonrasız cinsler olarak görür.” Kötü talihini, bütün çerçevesi içinde, rastlantı olmadığını anlar. Dünyanın sonrasız süresinde ve yapısında bunları haklı görebilir. Bu zihniyetle, tutkunun bunalımlı zevklerinden, her şeyi, sonrasız bir düzen ve gelişimin bölümleri olarak gören o yüksek düşünce sükûnuna yükselir. Kaçınılmazın yüzüne gülümsemeyi öğrenir ve kendi benliğine, ister şimdi, ister bin yıl sonra kavuşsun, memnun olur.” Tanrı’nın, kendisine bağlı insanların özel işleriyle ilgili keyfî davranan bir kişilik olmayıp, evrenin değişmez tutucu düzeni olduğunu söyleyen o eski dersi öğrenir. Eflâtun aynı kavramı ‘Devlet’te ne güzel anlatır. “Zihni hakikî varlığa yönelmiş olan kişinin, aşağı eğilip de insanların küçük işlerine bakacak ya da onlara karşı olan savaşta kıskançlık ya da düşmanlık duyacak zamanı yoktur. Gözü hep duran ve değişmeyen ilkelere bakar; bu ilkeler birbirlerini incitmezler, birbirlerinden incinmezler, hepsi de akla göre hareket eder. Bu ilkeleri örnek alır ve akla göre hareket eder. Bu ilkeleri örnek alır ve elinden geldiğince bu ilkelere kendini uydurur.”

Böyle bir felsefe, hayata ‘evet’ demeyi öğretir bize. Hattâ ölümü bile. “Özgür adam, ölüm hakkında kötü düşünmez. Bilgeliğiyle ölüm üstüne değil, hayat üstüne düşünmedir.” Kaygı içindeki egomuzu geniş görüş açısıyle yatıştırır; amaçlarımızı içine alacak sınırlamalarla uzlaştırır bizi. Bizi boyun eğmeye ve Doğu’nun kaygısız edilgenliğine götürebilir, ama aynı zamanda bütün bilgelik ve gücün kaçınılmaz temelidir.

4. Din ve Ölümsüzlük

Ne de olsa, görüyoruz ki Spinoza’nın felsefesi, kendisinin içinden atılmış olduğu, yapayalnız kaldığı bir dünyayı bile sevme çabasıydı. Eyüp Peygamber gibi ulusunu temsil ediyor ve doğru bir adamın bile seçkin bir ulus gibi kovuşturulmaya, sürgüne ve her türlü belâya nasıl uğradığına şaşıyordu. Bir süre dünyanın, kişidışı ve değişmez yasa süreci kavramı onu avutmuş, ona yetmişti. Ama sonunda, temelden dindar olan rûhu, bu dilsiz süreci, neredeyse sevilebilecek bir şeye dönüştürmüştü. Kendi isteklerini, nesnelerin evrensel düzeniyle, doğanın hemen hemen ayrılamayacak bir parçası hâlinde kaynaştırmaya çalıştı. “En büyük iyi, zihnin doğanın bütün ile olan birliğinin bilgisidir.” Doğrusu, bireysel ayrılığımız bir bakıma aldatıcıdır; Tanrı’nın parçaları olan büyük yasa ve nedenler akışının parçalarıyız. Bizden daha büyük ve biz öldükten sonra da, sonrasız var olacak olan bir varlığın kararsız biçimleriyiz. Bedenlerimiz, soyun bedenindeki hücrelerdir. Soyumuz hayat dramındaki bir olaydır, zihinlerimiz sonsuz bir ışığın yanıp sönen parıltılarıdır.” Zihnimiz, anladığı kadar, sonrasız bir düşünme biçimidir. Bunu başka bir düşünme durumu. Böylece zincirleme, sonsuza kadar gider. Böylece bütün bunlar şu anda Tanrı’nın sonrasız, sonsuz zihnini meydana getirir. Bireyin bütün ile bu biçimde panteistik olarak kaynaşmasında, yine Doğu’nun sesi duyuluyor. “Hiçbir zaman ikiye bir demeyen” Hazreti Ömer’in yankısını duyuyoruz.

Böyle bir bütünün, böyle parçaları olarak ölümsüzdür. “İnsan zihni insan bedeniyle büsbütün yok olamaz. Sonrasız bir yanı vardır.” Bu nesneleri sub specia eternitatis (sonsuzca var olan biçimler altında) kavrayan parçadır. Nesneler bu biçimde ne kadar çok kavranırsa, düşüncemiz de o kadar sonrasızca var olur. Spinoza her zamankinden daha da karanlık burada. Yorumcular arasında sayısız çatışmalardan sonra, dili yine de türlü zihinler için türlü şeyler anlatmaktadır. Bazen insan Spinoza’nın, George Eliot’un ün sâyesinde ölümsüzlük düşüncesini dile getirdiğini sanıyor. Buna göre düşüncemizdeki ve hayatlarımızdaki en akla yatkın ve güzel olan şey, bizden öte sağ kalır ve yıllar boyunca hemen hemen sonsuz bir yetkinliği olur. Bazen de Spinoza kişisel ve bireysel ölümsüzlük düşünüyor gibi. Ölüm, yoluna pek erken çıktığından insanın gönlünde sonsuzca fışkıran bu umutla kendini avutuyordu belki. Bununla birlikte, sonrasız var oluş ile sonsuzca süredurma’yı ayırmakta ayak diriyor: “İnsanların arasında sık görülen fikirlere dikkat edecek olursak, zihinlerinin sonrasızca var oluşunun bilincinde olduğunu görürüz. Ancak, sonrasızlığı sürüp gitme ile karıştırıyor ve ölümden sonra kalacağına inandıkları muhayyileye ya da hâfızaya yüklüyorlar.” Ama Aristo gibi Spinoza da bir yandan sonrasızlıktan söz ederken, öte yandan kişisel hâfızanın ölümden sonra yaşamayacağını söylemektedir. “Zihin, bedende olmayan şeyi ne hayâl edebilir, ne de hatırlayabilir.” Cennet armağanı da beklediği yok.” Sanki erdem en büyük kölelikmiş gibi, karşılığında Tanrı’nın büyük armağanlar vereceğini bekleyenler, erdemi doğru olarak değerlendirmekten çok uzaktır. Sanki erdem ile Tanrı’ya hizmet, kendi başına mutluluk, en büyük mutluluk değilmiş gibi. “Mutluluk erdemin ödülü değil, erdemin kendidir,” diyor, Spinoza’nın kitabının sonu. Belki de aynı şekilde, ölümsüzlük de duru düşünmenin ödülü değildir, kendi başına duru düşüncedir. Geçmişi şimdiye getirir ve geleceğe uzanır. Böylece zamanın sınırlarını ve darlığını yener ve değişikliğin çeşitliliği ardında sonsuzca kalan perspektifi yakalar. Bu düşünce ölümsüzdür, çünkü her hakikat sürekli yaratılıştır. İnsanın kendini sonrasızca etkileyen, süreduran kazanılan şeyin bir parçasıdır.

V. Siyâset Üstüne İnceleme

Simdi de, Spinoza’nın en olgun yıllarının eseri olan ve ölümüyle yarım kalan şu trajik “Siyâset Üstüne İnceleme”sini (Tractatus Politicus) ele alacağız.

Spinoza’ya göre, bütün hayat felsefesi doğal ile ahlâksal düzen arasındaki bir ayrımdan doğmaktadır, yani örgütlenmiş toplumların biçim bulmasından önce var oluşla, sonraki var oluş arasındaki ayrımdan. İnsanlar, bir zamanlar yasa ya da toplumsal örgüt diye bir şey var olmadan önce yalnız yaşıyorlardı. O sıralarda doğru yanlış, haklı haksız diye bir şey yoktu; güçle hak aynı şeydi.

“Herkesin aynı zamanda iyi ya da kötü diyebileceği hiçbir şey yoktur doğal durumda; çünkü doğal durumdaki herkes, kendi çıkarına bakar, kendi keyfine göre iyi ya da kötü olanı bilir. Böylece kendi çıkarı ardında koştukça, kendinden başka herhangi başka bir yasaya karşı sorumlu tutmaz kendini; demek ki, doğal durumda günah diye bir şey düşünülemez; ancak herkesin iyi ya da kötüye ortaklaşa karar verdiği ve kendini devlete karşı sorumlu gördüğü sivil durumda olabilir… İnsanların doğduğu ve çoğunlukla yaşadığı doğanın yasası ve kuralları, yalnızca kimsenin istemediğini ya da yapamayacağını yasaklıyor; bu yasalar mücadeleye, nefrete, öfkeye, alçaklığa ya da bütün iştahın sebep olduğu şeye karşı değildir.”

Doğanın bu yasası ya da yasasızlığı hakkında devletlerin davranışları gözlemlenerek bir fikir edinilebilir: “Uluslar kendi çıkarlarını düşünürler,” çünkü yasa ve ahlâk kabul edilmiş bir örgüt, ortak ve tanınmış bir yetki olan yerde bulunur ancak. Eskiden bireylerin “hakları” neyse, bugün devletlerin “hakları” da odur. (Hâlâ da öyle ya); yani ‘kuvvettirler.’ Dünyanın başta gelen devletleri de, siyâset adamlarının unutkanlığına gelmiş bir doğru sözlülükle yerinde olarak, “Büyük Kuvvetler” diye anılmaktadır. Hayvan türlerinde de aynı durum sözkonusudur: Ortak bir örgüt olmadığına göre, aralarında yasa ya da ahlâk diye bir şey de yoktur; her bir tür, ötekine dilediğini ve elinden geleni yapmaktadır.

Ama insanlar arasında, karşılıklı ihtiyaç, karşılıklı yardım doğurduğundan, güçlerin bu doğal düzeni, hakların ahlâksal düzenine dönüşmektedir. “Yalnızlık korkusu bütün insanlarda olduğundan, kimse yalnızken kendini koruyamayacağından ve hayat için gerekli şeyleri elde edemeyeceğinden, insanlar yaratılıştan toplumsal örgütleşmeye eğilirler.”

“İnsanlar karşılıklı yardım ve alışverişe baş vurmasaydı, tehlikeye karşı koymak için tek insanın gücü ya da kuvveti yetmezdi pek.” Bununla birlikte, insanlar yaratılıştan, toplumsal düzene karşılık olarak boyun eğmek için donanmışlardır; ama tehlike, toplumsal içgüdüleri yavaş yavaş besleyen ve güçlendiren bir araya gelmeye sebep olur: “İnsanlar yurttaşlık için doğmamışlardır, yurttaşlığa ayarlanmaları gerekir.”

Çoğu insan, yasaya ve töreye karşı yürekten baş kaldıran bireyselcidir. Toplumsal içgüdüler, bireysel olanlardan daha sonra gelişmiştir ve daha zayıftır. Bu yüzden desteklenmeleri gerekir. İnsan Rousseau’nun sandığı gibi “yaradılıştan iyi değildir.” Ama, aile içinde bile olsa, bir araya gelince yakınlık doğar, bir uysallık, sonra da iyi yüreklilik çıkar ortaya. Kendimize benzeyen şeyi severiz. “Yalnızca sevdiğimiz şeye acımayız, kendimize benzeyen şeye de acırız.” Bundan da bir “heyecanlar taklidi” doğar, en sonunda da biraz vicdan belirir. Vicdan yaratılıştan var olmaz, sonradan elde edilir ve coğrafyaya göre değişir. Vicdan, gelişerek büyüyen bireyin zihninde, topluluğun ahlâksal geleneklerinin kalıntısıdır ve toplum onun aracılığıyle, düşmanının gönlünde kendi için bir dost yaratır. Bu, yaratılıştan bireysel olan rûhtur.

Bu gelişimde yavaş yavaş öyle bir yere gelinir ki, doğal durumda elde edilen bireysel güç yasası, örgütlenmiş toplumda bütünün yasa ve ahlâk gücüne boyun eğer. Kuvvet, hâlâ hak olarak kalmaktadır; ama bütünün gücü, bireyin gücünü haklarına göre sınırlar, başkalarının eşit özgürlüğüyle uyuşacak biçimde güçlerini ayarlar. Bireyin doğal gücünün ya da egemenliğinin bir kısmı, geri kalan güçlerinin gelişmesine karşılık, örgütlenmiş topluluğa aktarılır. Sözgelişi, öfkeden şiddete atılma hakkından vazgeçiyoruz, böylece başkalarından gelecek şiddet tehlikesinden de kurtulmuş oluyoruz. İnsanlar tutkulara boyun eğdiğinden, yasa gereklidir. Bütün insanlar akla göre davransalardı, yasa boş bir şey olurdu. Gelişmiş bir aklın tutkularla olan ilişkisi neyse, mükemmel yasanın da bireyle olan ilişkisi odur; yıkımı önlemek ve bütünün gücünü arttırmak için çatışan kuvvetleri bir uyum hâline getirmektedir. Metafizikte akıl nesnelerin düzeninin algılanması, ahlâktaysa istekler arasında düzen sağlanması olduğu gibi, siyâsette de insanlar arasındaki düzeninin kurulmasıdır. Gelişmiş bir devlet yurttaşların yetkilerini, bu yetkiler karşılıklı olarak yıkıcı olduğu çapta sınırlar; daha büyük bir özgürlük eklemeden, hiçbir özgürlüğü kısıtlamaz.

“Devletin son amacı ne insanlara buyurmak, ne de onları korkutarak eylemlerini sınırlamaktır; tersine, insanın kendini olsun, komşusunu olsun incitmeden, tam bir güvenlik içinde yaşayıp eylemde bulunabilmesi için herkesi korkudan kurtarmaktır. Yine söylüyorum, devletin amacı akıllı varlıkları, yabanî hayvana ya da makineye çevirmek değildir. Bedenlerinin ve zihinlerinin güvenlik içinde çalışmalarını sağlamaktır. İnsanların özgür bir akılla yaşamasını ve eylem görmesini gerçekleştirmektir; güçlerini, nefret, öfke ve hîleyle yitirmesinler ve birbirlerine haksız davranmasınlar diye. Böylece devletin amacı gerçek özgürlüktür.”

Devletin amacı özgürlüktür, çünkü devletin görevi, gelişmeyi desteklemektir; gelişip büyüme de özgürlük elde etme yetisine bağlıdır. Peki, yasalar gelişip büyümeyi ve özgürlüğü engellerse ne olacak? Devlet, her organizma ya da örgüt gibi, kendi varlığını korumak için, (yani mevkî sahipleri yerlerinde oturup kalmak isterlerse) bir buyurma ve sömürme mekanizması durumuna gelirse ne olur? Haksız bir yasaya da boyun eğeceksin, diyor Spinoza, eğer akla yatkın bir karşı çıkma, tartışma serbestse ve barış içinde bir değişiklik sağlamak için söz özgürlüğü varsa. Söz özgürlüğünü kısıtlayan yasalar, bütün yasaları yıkar; çünkü insanlar eleştiremeyecekleri yasalara uzun süre boyun eğmezler.

“Bir hükümet söz özgürlüğünü ne kadar kısmaya çalışırsa, ona o kadar karşı konur; bu karşı çıkış elbette açgözlülerce değil, iyi eğitimin, sağlam ahlâkın ve erdemin daha özgür yaptığı kişilerce olur. Hakikat diye inandıkları görüşlerin, yasalara karşı suç olarak kabul edilmeleri kadar insanların hoş görmeyecekleri şey yoktur. Bu gibi durumlarda; yasalara nefretle bakmayı ve hükümete karşı elinden geleni yapmayı saygıdeğer hareketler olarak düşünürler. Komşusunu incitmeden çiğnenebilecek yasalar alay konusu olurlar; bu yasalar insanlığın iştahlarını ve şehvetlerini kısıtlamak şöyle dursun, tersine onları artırır.”

Spinoza sözünü şöyle bir sonuca bağlar: “Eylemler kendi başlarına suç kovuşturmasına yol açabilseydi ve sözler de daima istendiği gibi söylenebilseydi, kargaşalık, kendini haklı çıkarır gibi görünen her şeyden yoksun kalırdı.”

Devletin zihin üstündeki denetimi ne kadar az olursa, yurttaş için de, devlet için de o kadar iyi olur. Spinoza, bir yandan devletin gerekliliğini duyarken, öte yandan, iktidarın bozulamayacak kişiyi bile bozduğunu bilerek, ona güvenmemektedir. Spinoza, devlet yetkisinin cisimler ve eylemlerden insanların rûhlarına ve düşüncelerine kadar uzanmasını olağan karşılamaz. Bu durumu gelişip büyümenin sonu ve topluluğun ölümü olarak görür. Böylece özellikle üniversitelerde, eğitimin devlet denetimi altında olmasını istemez: “Kamu hesabına kurulmuş olan akademiler, insanların doğal yeteneklerini geliştirmekten çok, onları kısıtlamak için yapılmışlardır.” Özel teşebbüse dayanan eğitim kurumlarında sanat ve bilimin daha iyi gelişeceğini belirten Spinoza, devlet denetimindeki üniversitelerle, özel sermaye denetimi altındaki üniversiteler arasında orta yolun nasıl bulunacağı sorununu çözümlemeden bırakmaktadır. Ne var ki, özel sermaye, onun zamanında bu konuda güçlük çıkaracak ölçüde gelişip büyümemişti. Spinoza’nın ülküsü, bir zamanlar Yunanistan’da gerçekleşmiş bulunan yüksek eğitimdi galiba; çünkü o sıralarda eğitim kuruluşlarca değil, şehir şehir dolaşan hem kamusal, hem de özel denetimden uzak olarak ders veren özgür bireyler, yani sofistlerce sağlanıyordu.

Başlangıçta bu ilkeler benimsenince, hükümetin biçimi ne olursa olsun pek önemli değildir. Spinoza her şeye rağmen demokrasiyi daha çok tercih eder gibi görünüyor. Geleneksel siyasal biçimlerin herhangi biri, öyle bir çerçeveye konulabilir ki, “herkes kamu hakkını, özel çıkara tercih edebilir; yasa koyucusunun da görevi budur.” Krallık iyi bir rejimdir, ama baskı ve militarizm gerektirir.

Demokrasi en akla yatkın hükümet biçimidir; çünkü demokraside “herkes yetkinin, kişinin yargısını ve aklını değil, eylemlerini denetlemesine boyun eğer; yani herkesin aynı düşüncede olamayacağı için, çoğunluğun sesi yasa gücüne sahiptir.” Bu demokrasinin askerî temeli, genel askerlik hizmeti olacak, yurttaşlar silâhlarını barış zamanında da ellerinde tutacaklardır. Demokrasinin kusuru, orta yetenekli kişilerin de iş başına gelebilmeleridir. Bunun tek çaresi yüksek mevkîleri “eğitim görmüş, yetkili” kimselere sınırlamaktır. İnsanların sayısının çok olması bilgelik doğurmaz ve en aşağılık dalkavukların en yüksek mevkîlere geçmelerini sağlayabilir. “Çoğunluğun döneklik eğilimi, bu konuda tecrübesi olan kişileri zıvanadan çıkarır; çünkü akılla değil, yalnızca heyecanlarla yönetilir.” Böylece demokratik hükümet kısa ömürlü demagoglar sürüsü olur; değerli kişilerse, kendilerinden aşağı seviyedeki kimselerce yargılanmak ve değerlendirilmek üzere, seçim adayları olmak istemezler. Az sayıda da olsa, daha yetenekli kişiler er geç böyle bir düzene karşı çıkar. “Bu bakımdan demokrasilerin aristokrasilere, aristokrasilerin de en sonunda monarşilere dönüştüğünü sanıyorum.” Halk eninde sonunda zorbalığı, kargaşalığa tercih etmektedir.

İktidar eşitliği dengesiz bir durumdur. İnsanlar yaradılıştan eşit değildir; “eşit olmayanlar arasında eşitlik aramak saçmalıktır.”

Ölmeden eserini bitirebilseydi, Spinoza’nın dehâsının ışığı, çağdaş politikaların ana sorununu kim bilir ne kadar aydınlatırdı? Üstelik, eserinden elimizde kalan bölüm, düşüncesinin ilk ve tam olmayan bir müsveddesidir. Spinoza, eserinin demokrasi bölümünü yazarken ölmüştü.


Felsefenin Öyküsü – Will Durant
Çeviren: ENDER GÜROL
Yayınevi: İZ YAYINCILIK, 2003

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir