Başın Öne Eğilmesin – Sabahattin Ali’nin Romanı – Hıfzı Topuz

Hıfzı Topuz bu romanda, belgelere dayanan özgün kurguyla Sabahattin Ali?nin Nâzım Hikmet?ten Bedri Rahmi Eyuboğlu, Orhan Veli ve Asaf Halat Çelebi?ye; Sabiha Sertel?den Vâlâ Nurettin, Rasih Nuri İleri, Aziz Nesin ve Rıfat Ilgaz?a yayılan dostluğuna ve 41 yaşında karanlık güçler tarafından katledilmesine uzanan trajik yaşamına ayna tutuyor. Sabahattin Ali, 41 yıllık yaşamı boyunca Türk edebiyatının dünya dillerine çevrilen seçkin örneklerini vermekle kalmadı, yalnızca yurdu için bağımsızlık istedi, özgürlük istedi, çağdaşlaşma istedi? Bu değerlerin düşleriyle yaşadı. Bu düşlerin bedeli sürgünler, hapishaneler ve sonunda Istranca ormanlarında tutuklanıp katledilişle ödenecekti.

Aldırma gönül aldırma – Sennur Sezer
(15/09/2006 tarihli Radikal Kitap Eki)
“Birden köpeklerin havlamasını duydu. Köpekler bir av bulmuş gibi kesik kesik havlıyor ve garip sesler çıkarıyorlardı. Çoban Şükrü merakla yerinden fırlayıp köpeklere doğru uzandı. Bir de baktı yerde yüzükoyun çıplak bir ceset yatıyor. Ceset belli ki uzun zamandır açıkta kalmış ve çürümüştü. Kafatasında çatlaklar ve sarımtırak saçlar vardı. Cesedin boyu 1.70 kadardı. Kollar kopmuştu ve çürüyen etler kemiklere yapışmış ve yer yer kemirilmişti. Gözler yok olmuştu. Giysilerden hiçbir iz kalmamıştı. Ayaklar da çıplaktı.”
1948 yılı Haziran’ının ortalarında Kırklareli’nin Sazara köyü yakınlarında bir çobanın bulduğu bu çıplak ceset, Türk edebiyatının önemli yazarlarından Sabahattin Ali’nindi.
25 Şubat 1907’de doğduğuna göre 2007’de yüzüncü doğum gününü kutlayacağımız Sabahattin Ali, Sazara köyü yakınlarında ne arıyordu? Neden öldürülmüştü? Bu sorular onun ölüsünü bulan ama kimliğini bilmeyen çoban Şükrü’nün de aklını kurcalar: “Adamı kurtlar parçalamış olamazdı. Öyle olsa ceset çırıl çıplak olmazdı. Bu bir kan davası, düşmanlık işi de değildi. Katil öldürdüğü adamın nesi var, nesi yok alıp götürmez, cesedi bırakıp giderdi. Adamcağız para için öldürülmüş olabilir miydi? Para için adam öldüren haydut da kurbanını böyle çırılçıplak soymazdı. Bu nasıl bir düşmanlıktı?”
Sabahattin Ali’nin öldürülüşünün üstünden elli sekiz yıl geçti. Sabahattin Ali’nin nerede, kim tarafından, nasıl öldürüldüğü de; neden kimliği bilinmeyen biri sanılması istendiği de bilinmiyor. Mahkemelerde verilen ifadeler de olayı bütünüyle açıklayamadı. Ölümünden çok sonra yazılan kitaplarda ölümüyle ilişkili kimi varsayımlar ileri sürüldü. Bu varsayımlardan bazıları onay gördü, Yalçın Küçük’ün varsayımıysa gerçeğe uymazlığı yüzünden hem öfkeyle hem nefretle karşılandı. Bu kez onun öyküsünü Hıfzı Topuz yazdı: Başın Öne Eğilmesin/ Sabahattin Ali’nin Romanı.
Hıfzı Topuz, Sabahattin Ali’nin yaşamöyküsünü “gerçekleri hiç bozmadan, abartmadan, olayları ve mektupları konuşmaya dönüştürerek, konuya gerekli ayrıntıları katarak” kurmacayla veriyor.
Yazım için yaptığı kurgu ve plan bir polisiyenin soluk soluğa temposuyla birlikte yakın tarihimizin unutulmuş olaylarını da kapsıyor. Bu yüzden benim gibi Sabahattin Ali’nin cesedini bulan çobanı dinlemiş, mezarının yokluğunu bilip, ona simgesel bir mezar olan kayanın üstüne plaket çakmış kişilerden biri olsanız da Başın Öne Eğilmesin’i okumaya başladığınızda elinizden bırakamıyorsunuz.

Yazarın öldürülüş nedenlerinden biri
Sabahattin Ali, kırk yaşında öldürüldü. Hıfzı Topuz onu ‘Karanlık Güç’ün öldürdüğüne, onun, yeni emperyalizmin ilk kurbanı olduğuna inanıyor. Daha sonraki yıllarda öldürülen ve hepsi de bağımsızlığı, laik ve demokratik düzeni savunan aydınlar dizisinin bu cinayetin devamı olduğunu da yazıyor. Sabahattin Ali’nin öyküleri dışında yazdığı yazıları ve Marko Paşa’daki tutumunu bilmeyenler için bu tez abartılı görünebilir. Oysa, 1946 yılında yayımlanan Marko Paşa’nın ilk sayısındaki yazısından alıntıladığımız şu satırlar, hele çok satışlı bir dergide, Türkiye’nin yabancı ülkelere bağımlılığının rantını yiyecekler için ne kadar tehlikelidir: “(…) bizim bildiğimize göre, müstakil bir memleketin toprakları üzerinde, ister general olsun, ister teknisyen, ister üniforma giysin, ister sivil, ister yaya dolaşsın, ister jeep otomobiline binsin, yabancı bir devletin ordusuna mensup birlikler, devamlı vazife ile bulanamazlar.
Bizim bildiğimize göre, müstakil bir memleketin topraklarından bir karışı bile askeri amaçlarda kullanılmak için, yani üs olarak, barış zamanında yabancı bir devletin kara, deniz, hava kuvvetlerinin veya teknik personelinin emrine verilemez.”
1946 yılı Kasım’ında bağımsızlığını kazanan bir Ortadoğu ülkesinin aslında bağımsız olmadığını kanıtlamak ve okurlarını uyarmak için yazılan bu yazı, ne yazık ki, önemini koruyor. Sabahattin Ali’nin öldürülmeden önceki son kitabına adını veren ‘Sırça Köşk’ öyküsü de, bence onun öldürülüş nedenlerinden biridir. İnsanın görmesinin, söylemesinin, anlamasının (bir başka deyişle anlatım özgürlüğünün) yönetimlerce engellenmesinin eleştirildiği masalsı bir öyküdür bu. Öyküde, ülkenin birinde kendilerine sırça bir köşk yaptıran ve bunu yaptırmak için halkın varını yoğunu alan bir grup çıkarcı anlatılır. Bu adamlar, halka yiyecek dağıtacaklarını söylerler. Ve halktan aldıkları koyunların kellelerini dağıtırlar. Halk kellelerin gözlerinin dillerinin ve beyinlerinin de alındığını görünce kızar. “Gözsüz, dilsiz ve beyinsiz kelle bize gerekmez” diyerek kelleleri köşke fırlatır. Köşk, sahiplerinin başına çöker. Öykü, kimsenin bir sırça köşk yapılmasına izin vermemesi gerektiği, eğer yapılırsa onu yıkmak için bir iki kelle fırlatmanın yeterli olduğu öğüdüyle biter. Bu öğüdü bir ayaklanma çağrısı olarak algılayanlar da olacaktır…

Bağımsızlığa tutkun ve sevdalı
Sabahattin Ali, kendi deyişiyle ‘Lenin’in halefi’ gibi görülmesine, komünist sayılmasına karşın hiçbir örgüte bağlı değildir. Bu tutumu sorumluluktan kaçmak olarak yorumlamamak gerek. Ona göre bir örgütün ya da yasal olmayan bir partinin içinde olmak üst-ast ilişkisini getirecektir. Oysa o emir almaktan hoşlanmaz. Bağımsız kalmayı seçer.
Türkiye’de yaşayamayacağına karar verdiği zaman da yaşamak istediği ülke, gençliğinde gördüğü Avrupa ülkelerinden biridir. Pasaport alamayacağı için sınırı geçerek kaçmak istediği ülkenin Bulgaristan oluşu, yalnızca komşu ülke olmasıyla ilgilidir. Onun ne Bulgaristan’da kalmaya ne Sovyetlere geçmeye niyeti vardır. TKP ile de, başka bir örgütle de bağlantısı yoktur. Bu tutumu Nâzım Hikmet’e göre onun bütün zekâsına karşın öldürülüşünü de kolaylaştıracaktır: “Parti üyesi olsaydı, bu hapislere girmesini, katledilmesini belki yine de önleyemezdi. Ama o kahrolası faşist provokasyonuna o denli kolayca düşmez, bir ormanda öylesine katledilmezdi.” Nâzım Hikmet, Sabahattin Ali’nin karşısındakilerin ‘sinsi, zalim ve kurnaz’ olduğu kadar ‘örgütlü’ olduklarının altını çizer.
Nâzım Hikmet, Sabahattin Ali’yle Resimli Ay’da tanışmış onu romantik bakış açısından kurtarıp gerçekçiliğe kazanmaya çalışmıştır. Onun sanatı için Nâzım Hikmet’in değerlendirmesi şöyle: “Türk edebiyatının ilk devrimci- gerçekçi hikâyeci ve romancısıdır. Türkiye’de orta sınıfların, köylünün, yoksulların hayatlarını bize anlatın ilk yazar Sabahattin Ali değildir. Ama bunu büyük bir ustalıkla, devrimci, halkçı ve gerçekçi bir görüşle yapan ilk hikâyecimiz, romancımız odur.”
Sabahattin Ali,’nin soyağacına bakıldığında büyük annesinin dedesi yoluyla pek çok kişiyle akraba olduğu görülür. Sabahattin Ali, Müşir Mehmet Ali Paşa’nın beş kızından Saniye Hanım’ın torunudur. Paşanın öteki kızlarından Zahide Ali Fuat Cebesoy’un, Leyla Nâzım Hikmet’in annesi Celile hanımın annesidir. Seher de Mehmet Ali Aybar’ın anneannesi.
Sabahattin Ali ile Nâzım Hikmet’in ortak noktaları yalnızca devrimci sanat anlayışları ve yaşam öykülerindeki yargılanma ve hüküm giymeler, hapisler değildir. İkisinin de sevdalanışları, bu sevdaların yaşamlarında oynadığı roller önemlidir. Bir bakıma her ikisinin de gönülleri hiç boş kalmamıştır. Bence Sabahattin Ali için denebilir ki bağımsız aydın kişiliği onun en önemli özelliğinden biriyse ikinci özelliği aşka âşık oluşudur. Ancak bu aşka âşık adamın aşk ve evlilik konusunda biraz çocuksu bir bakış açısı olduğunu da kabul etmek gerekir. Kendisinin de farkında olduğu bu özelliğini arkadaşı Ayşe Sıtkı’ya yazdığı mektupta belirtir.
“Bende aşk mıknatıs gibi bir şey, her zaman var, yalnız mıknatısa yapışan cisimler değişiyor. Bu ilginin ciddiliğini âşık olduğum her kişiyle hayatımı birleştirmek arzusunda bulunmam kanıtlar. (….) Bunun için herhangi seksüel bir duygunun kurbanı değilim. Gerçek âşıkım. İşin kötüsü birisine âşık olmaklığım ondan öncekilerin unutulmasına neden olmuyor. Yine en ufak bir vesile, onlardan birine karşı eski şiddetle ilgimin uyanmasına neden oluyor. (…) Dünyaya herkes kaderinde olan bir görevi yapmak için gelirmiş, ben de zannediyorum ki sadece âşık olmak, zaman, yer ve mekân düşünmeden âşık olmak için gelmişim. (…) Ben nedense namuslu kadınlara yalnız arkadaş gözüyle bakmaya, onlarla şakalaşmaktan başka bir şey yapmamaya alıştığım için genç bir kızın anlamlı bakışlarından, fazla mahrem tavırlarından utanç duyuyor ve sıkılıyorum. (…) İçtenlikle söylüyorum Ayşe, şimdiye kadar evlenmeyi çok düşündüm, ama evlendiğim zaman karımla böyle şeyler yapmaya mecbur kalacağımı hiç düşünmemiştim. Ben bu işleri tamamen başka bir cins kadınların harcı sayıyordum.”

Tan olaylarından sorguya
Sabahattin Ali’nin yaşamöyküsü Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en ilginç dönemlerinden biriyle örtüşüyor. Soğuk savaşın son verdiği Köy Enstitüleri deneyinden Tercüme Bürosu’na Görüşler ve Yeni Dünya dergisinden Demokrat Parti’nin kuruluşunu hazırlayan ‘dörtlü takrir’e… Ve Tan Matbaası’nın kışkırtılmış üniversitelilerce yıkılışına kadar uzanan hareketli bir dönemdir bu. Sabahattin Ali bu karmaşık dönemde hep aydınlık ve ileriden yana olan cephede yer alacaktır.
Olaylar kuşkusuz en üstten bakışla bile birbiriyle bağlantılıdır. Derinine inildiğinde de resmi tarihten farklı sonuçlara varılacaktır. Sabahattin Ali’yi öğretmen kürsüsünden Sinop Hapisanesi’ne oradan ‘Karanlık Güç’ sorgusuna sürükleyen akıntının ipucu Falih Rıfkı Atay’ın 1946’da yazdığı şu satırlarda bir görünüp bir kaybolmaktadır bence: “Amerika’nın ne istediğini biliyoruz. Hür, eşit ve egemen milletlerin ortaklaşa güvenliğine dayanan, harpsiz saldırısız, sadece ahlak ve kanun bağlarının ve anlaşmaların hüküm sürdüğü bir dünya… Böyle bir dünyada yaşamak isteyen herkes Amerikan bayrağında kendi talih yıldızını da görür.”
Talihinin yıldızını Amerikan bayrağında görenlerden değildir Sabahattin Ali.

KİTAPTAN
Sinop Cezaevi’nin kapıları
29 Ekim 1933 Cumhuriyet Bayramı’ndan bir gün önce aftan yararlanan mahkûmlara açıldı ve Sabahattin Ali de bayram çocuklarının sevinciyle 1 Kasım Çarşamba günü için vapur biletini aldı.
İçi içine sığmıyordu. Konya ve Sinop cezaevlerinde tam on ay yattıktan sonra özgürlüğün tadı daha başka türlü geliyordu. Şimdi yeni bir dönem başlayacaktı yaşamında. Cezaevleri ona çok şeyler öğretmiş, insanları daha yakından tanıma olanağını bulmuştu. Sıradan insanlarla, yoksullarla, acı çeken mutsuz köylülerle, esnafla, ufak memurlarla, işçilerle hiç bu kadar birlikte olmamış, onları dinleyememişti. Cezaevleri buram buram Anadolu tütüyordu. Artık daha çok onların dertlerine eğilmek, onların seslerini duyurmak zorunda olduğunu anlıyordu.
Özgürlüğe kavuşur kavuşmaz ilk işi yakınlarına telgraflar çekerek mutluluğunu paylaşmak oldu. Ayşe Sıtkı da bu yakınlarının başlarındaydı. “3 Kasım Cuma günü vapura gel beni karşıla,” diye bir telgraf çekti.

Kitabın Künyesi
Başın Öne Eğilmesin – Sabahattin Ali’nin Romanı
Hıfzı Topuz
Remzi Kitabevi
Eylül 2006,
264 sayfa

Yorum yapın

Daha fazla Biyografi Kitapları, Romanlar
Ayrımı Bol Bir Yoldu Metris – Hüseyin Şimşek

Yine de Yeşeren Bir Yol Francesco Rosı'nin "Karşı Adamlar" adlı filminde, karşı konulmaz bir biçimce, ölümle yaşam arasında gidip gelen...

Kapat