Ben Şapkamı Çıkarmam – Doğan Soydan

Sabahın bu er vaktinde karakolun bir odasında toplanmış bekleşiyorlardı. Beşkaya Köyü muhtarı Kazım Amca daha gelmemişti. O da gelirse otuz kadar köy muhtarı bir arada olacaklardı. Yeterince sandalye olmadığından hepsi ayakta ve herkesin şapkası elindeydi. Şapkalarını çıkarınca, kör makasla acemice kesilmiş saç tıraşları da açığa çıktı. İçlerinden bazıları birbirine bakıp bu tuhaf hallerine gülüyorlardı.

Muhtarların toplandığı odanın üst başında bir tahta masa, eski bir koltuk, eski bir sandalye vardı. koltuğa da, sandalyeye de kimse oturmuyordu. Onların dikkatini en çok çeken ise duvardaki haritaydı; her biri bir yandan eğri büğrü uzanıp gelen köy yollarını ve karakol binasını gösteren bir haritaydı bu? Muhtarlar, harita üzerinde kendi köyüne uzanan çizgiyi bulmaya, kendi köyünün adını okumaya uğraşarak, Kazım Amca’nın da gelmesini bekliyorlardı. Köylerin sorunlarını en iyi o bilir, komutanın karşısında en düzgün konuşmayı o yapardı ancak.

Kazım amca, ?dede? soyluydu. Zaman zaman aşiretin tüm köylerini, mezralarını dolaşır, cem ayinlerinde cura çalar, deyişler söylerdi. Yarınların daha umutlu, insanların daha mutlu, erdemli olacağından dem vurup pir yollu öğütlerde bulunurdu. Bu yönüyle, köylülerce ve öteki muhtarlarca aziz bilinir, ona karşı kimse saygıda kusur etmezdi. Kendisi de bunu bildiği için, saygınlığına kir konduracak durumlardan hep uzak dururdu.

Aslında o da akşamdan hazırlanmıştı; belki de öteki muhtarların hepsinden daha erken kalkmıştı yatağından. Yola çıkacağı an, atın terkisine bir heybe attırmak geldi aklına. Heybenin bir gözüne biraz tereyağı, taze peynir, yufka ekmek, bir bakraç yoğurt koyacak, öteki gözünü de karpuzla dolduracaktı. Karpuz bostanı yolunun üstündeydi zaten; nasıl olsa oradan geçecekti. Yağı, peyniri, yoğurdu hazırlayıp yerleştirinceye dek Güneş, Munzur?un arkasından çıkmış, bir adam boyu kadar yükselmişti. Sabahın bu er vaktinde, hafif bir esintinin dört taraftan derleyip getirdiği çiçek kokusu, ot kokusu, yonca kokusu ve sık sık önünü kesen küçük dereler öyle etkiliyordu ki onu, yol boyunca oyalanıp duruyordu. Hiç gereği yokken elini yüzünü yıkıyor, atını dereye sürüyor, su içiriyor; dağ yamaçlarına, kayalıklara ?sanki ilk kez görüyormuş gibi- hayran hayran bakıyordu. En çok da kaya diplerinde, dere kenarlarında durup duran yabanıl çiçeklere dayanamıyor, önüne çıkan sarı, mavi, kırmızı, mor, pembe çiçekleri, kekikleri toplamadan geçemiyordu. ?Şu da güzel! bu da güzel! bu daha güzel!? diye diye bir demet çiçek topladı; sarı, kırmızı, mor, pembe çiçekler? ?Bak şunların güzelliğine!? diye seslice mırıldandı. O?na göre, elindeki çiçek demeti yalnızca kırmızı, yalnızca sarı, yalnızca mor, pembe olsaydı bu denli güzel görünmezdi; mavi sarıyı, sarı kırmızıyı, kırmızı moru, pembeyi güzelleştiriyor ve bütün renkler bir araya gelince daha albenili oluyordu. Bu güzelliğin gizemi, farklı renklerin bir arada olmasındaydı. ?İnsanlar da çiçekler gibi değil miydi? Kimi kara gözlü, kimi mavi, yeşil gözlü değil miydi? Kimi beyaz, kimi esmer tenli değil miydi? Kimi sarı saçlı, kimi kumral, siyah saçlı değil miydi?? Bütün bunları kendi kendine sora sora, düşüne düşüne gidiyordu.

Yol boyunca dağa, ovaya, bağa, bostana, ota, çiçeğe bakıyor, nereye, neye baksa doyulmaz bir güzellik görüyordu. Böyle bir güzel vatanda yaşamanın erincini duyumsadı bir an? Sanki karşısında biri varmış da, onunla konuşuyormuş gibi söylenip duruyordu. ?vatan? dedikleri, ?özgürlük? dedikleri bu ise eğer, işte sana vatandı, işte sana özgürlüktü!.. koyun güt, kaval çal!… Elin kulağında türküler söyle!… Kolunu yastık yap düzünde, bayırında!…Başın havalarda gez!…

Bunları düşünürken öfkesi yüzüne vuruyordu sanki. Düşündükleri, gönül defterine bir yazılıyor bir siliniyordu yol boyunca. Nereye gittiğini, niçin gittiğini bile unutmuş gibiydi.

Derken, Dersim?i, Erzurum?u, Erzincan?ı, Hınıs?ı; oraları kan gölüne çeviren Ermenileri, bin atlı aşiretiyle isyan eden, sonra da darağacında sallanan Şeyh Sait?i düşündü bir an. Kendi vatanında kendi insanına asilik yaptığı için kızıyordu Şeyh Sait?e. Mustafa Kemal geldi aklına birden; ?Yedi düvele kafa tutan, bir avuç insanı koca devlet yapan Kemal Paşa!… Bütün bunları düşündükten sonra: ?Ah Şeyh Sait ah! Ermeni gavurunun vaatlerine inandın da?? sözleri donup kaldı dudaklarında.

***

Yalıntaş?taki bostandan karpuz toplayıp heybeyi dolduracaktı. En çok da bunun için almıştı heybeyi atın terkisine; öyle de oldu? Bostan bekçisi Kamber, Muhtar Kazım Amca?yı görünce alaçığın gölgesinden çıkıp karşıladı onu. Böylesine özel giyinmiş kuşanmış görünce şaşırdı. Bir eliyle atın kayışını kavrarken bir eliyle de üzengi demirini tutup attan indirdi.

-Yolun hayradır inşallah ağam, dedi.

Kazım Amca: ?Yeni gelen komutan muhtarlarla tanışmak istemiş de? sen şunu dolduruver hele!? diyerek heybeyi uzattı. Ne zaman bir karpuz bostanı görse, kıraç toprakta karpuz yetiştirmeyi babasının icat ettiğini söyler, bununla övünürdü. ?Kıraç toprağın karpuzu küçük olur, ince kabuklu olur, şirin olur? demeyi ihmal etmezdi.

Kamber, heybeyi doldurup atın terkisine yerleştirdi. Muhtar Kazım Amca, elindeki kır çiçeklerini koklaya koklaya, gümüş saplı kırbacını sallaya sallaya yeniden yola koyuldu.

***

Atını, karakol kapısının önüne dek sürdü. Onun geldiğini gören öteki muhtarlardan ikisi heybeyi alıp içeri götürdü. Çiçek demetini bir askerle gönderdi komutanın odasına. Sonra muhtarların bulunduğu odaya girdi. 1.85 boyuyla kapıdan eğilerek girdiği kimsenin gözünden kaçmadı. Karşıdaki masaya doğru yürürken, zift kokulu tahtalar kırılacakmış gibi bel veriyor, adımını çekince eski konumuna dönüyor, bastığı yer sallanıyordu sanki.

?Gününüz aydın ola erenler!? diyerek selamladı muhtarları. Sesli yanıt vermek yerine, oldukları yerde kıpırdanıp toparlandılar.

Ayak bilekleri dar ve düğmeli, bacağı iki tarafından çıkıntılı kalın bir pantolon, Antep işi lacivert bir ceket giyinmişti. Halep boyasıyla boyanmış körüklü çizmesiyle dimdik yürüyen bir adam? ellisinde var yok? ama görkemli, ama heybetli; görenlerde saygı uyandıran bir duruşu vardı!… Masanın yanandaki sandalyeye oturdu. Şapkası başındaydı.

Sabahtan beri şapka elde, baş açık bekleyen muhtarlar bir anlam veremediler Kazım Amca?nın bu tutumuna. Şimdi komutanın içeri gireceğinden, ?Bu ne küstahlık, bu ne saygısızlık!? diyerek onu rezil rüsva edeceğinden korkuyorlardı.

Beklendiği gibi, az sonra Komutan içeri girdi. Kazım Amca?ya şöyle bir dik dik bakıp çıktı ama, onların düşündüğü gibi olmadı tepkisi; hiçbir şey söylemedi. Komutanın odaya girip çıkması, Kazım Amca?ya dik dik bakması birkaç kez yinelendi. Muhtarların beklentisine göre, tatsız bir olayın patlak vermesi anlık bir işti.

Kazım Amca sezinlemiyor değildi onlardaki bu tedirginliği. Olan olmuştu bir kere; komutanın bu tavrı karşısında yılgınlık gösterip sandalyeden kalkmak, şapkasını çıkarmak, şapka elinde başı açık beklemek, onun ne ?Dede? soyluluğuna, ne ağalığına, ne de yiğitliğine yakışırdı. Hele de, karşısında elpençe duran, destur getiren muhtarların önünde olacak iş değildi bu? ?Hem burası komutanın makamı değildi ki; bir çıplak masanın, bir kuru sandalyenin bulunduğu boş bir odaydı? Çıplak masaya, kuru sandalyeye şapka çıkaracak değildi ya!…?

Muhtarlar ayakta, şapka ellerinde bekleşiyor, Kazım Amca ise, sandalyede oturmasını sürdürüyordu. Muhtarların yüreğindeki korkuyu, tedirginliği sezinliyordu. Kendi densizliğiyle(!) onları bir cendereye sıkıştırmış olmaktan rahatsız olmuştu. ?Şu şapkanın yaptığı işe bak sen!? diye düşündü, gülümsedi.

Oysa, daha on altı yaşında bir gençken başından fesin nasıl alındığını, ilk kez şapkayı nasıl giydiğini iki gün önce bir kez daha anlatmıştı köy odasında ve demişti ki: ?Sene 1925?in Kasım sonlarıydı. Yeni bir yasa çıkmış, fes giymek yasaklanmış. Köylüsü, kentlisi, amelesi, memuru herkes bundan böyle şapka giyecekmiş. Jandarmalar nerde fesli birini görse hemen yakasına yapışıyor, fesi alıp kasatura ile parçalıyorlarmış. Çok geçmeden Kemal Paşa?nın bu buyruğu bizim köye de ulaştı. Ben on altı yaşında bir gencim o zaman. Tam da o günlerde, Hıdoların Cafer ile bana mahkemeden bir celp geldi. Sıvacı Zeynel ile Haydar Usta?nın geçen seneki kavgasına şahitlik edecekmişiz meğer. Zarfın içinde: ?acele mahkemeye gelsinler!? yazılı? Eee! Emir demiri keser. Gideceğiz ama, fes korkusu uykumuzu kaçırdı. Kimsede şapka yok ki emanet alıp giyesin? Gece yarısı itler uluşur, horozlar ötüşürken kirli feslerimizle düştük mü yola! Şafak ağarırken Kayapınar?a vardık. Ağalara zahire getiren marabaların hepsi şapkalı. -ağalar kağnı sesinden rahatsız olmasın diye- şehre erken girmemek için Kayapınar?da bekliyorlar. Kağnıcılara selam verip geçtik. Mezarlığın önündeki ıssız yoldan, korka korka mahkemeye doğru gidiyoruz. Oraya varıp yazgımıza boyun eğeceğiz. Meğer, fesli olan herkes bizim gibi düşünüp bu ıssız yola saparmış ama, jandarma da bunu bilirmiş. Biz mahalleye girince baktık ki, köşede iki jandarma!…Fesimizi başımızdan çıkarıp kasatura ile parçaladılar, sonra da: ?Bundan sonra şapka giyeceksiniz! Kemal Paşa?nın emrine uyacaksınız!? dediler. Cafer?le ikimiz, tüccar Mahir?in dükkanında aldık soluğu! İşte ben şapkayı ilk kez o gün gördüm, o gün giydim; köyün şapkalı ilk insanı ben oldum.?

Bu kaçıncı anlatmasıydı şapka hikayesini! Ne zaman anlatsa, o günü yeniden yaşıyormuş gibi heyecanlanırdı. Kazım Amca?ya göre şapka, Kemal Paşa?nın andacıydı. O?nun getirdiği her yeniliğe sahip çıkılmalıydı?

Bu düş yolculuğundan birden ayıldı ve muhtarların karşısına bir yontu gibi dikildi: ?Erenler biraz yiğit olun, biraz dik durun. Sanki her biriniz bir Seyit Rıza oldunuz; gölgenize sığınmışım da beni koruyorsunuz gibi!… Korkmayın! Hiçbiriniz benim yüzümden darağacına çekilmezsiniz. Az sonra siz de şapkanızı giyeceksiniz, komutanın karşısında siz de şapkalı oturacaksınız!? deyip sandalyesine oturdu, ama kimse inanmadı buna?

***

Tüfekli iki jandarma girdi odaya. Biri kapının sağına biri soluna, yüzleri birbirine dönük durdular; az sonra da komutan geldi. Ayaktaki muhtarlar, oldukları yerde öylesine bir kıpırdanıp ?hazır ola? geçtiler. Muhtar Kazım Amca sandalyeden kalktı, şapkasını çıkardı, komutanı başı ile selamladıktan sonra şapkasını yeniden başına geçirip sandalyesine yeniden oturdu. Muhtarlar, ?şimdi kıyamet kopacak!? diye bekliyorlardı. İşte o anda, beklenenden de kötü bir durum oldu: Komutan, muhtarların arasından bir yukarı, bir aşağı şöyle bir gidip geldikten sonra, parmağıyla Kazım Amca?yı imleyerek, o iki jandarmaya buyruk verdi: ?Bu adamı nezarete atın!? dedi. Jandarmalardan biri Kazım Amca?nın sağ kolundan biri sol kolundan yakalayıp götürüyorlardı ki, Muhtar Kazım Amca birden geriye dönerek, tok sesiyle gürledi:

– Kumandan Bey, emriniz başım gözüm üstüne ama, beni nezarete niçin attırıyorsunuz? Suçum ne? Bilmek isterim!? dedi.

– Komutan: Sen şapkanı çıkarmadın! suçun bu?

– Kazım Amca: Kumandan Bey, ?burada şapka ile oturulmaz; oturan olursa onu nezarete hapset? emrini siz kimden aldınız? diye sordu.

Komutan, duvardaki Atatürk resmini göstererek: ?Aha bundan! Atatürk?ten?? diye yanıtladı. Komutanın düşüncesine göre, Muhtar yenik düşmüştü, söyleyecek bir sözü olamazdı.

O böyle düşünürken, Muhtar Kazım Amca, hiç kimsenin aklına gelmeyecek bir çıkış yaptı:

– Kumandanım, müsaade ederseniz Atatürk?üm ile bir de ben konuşayım, dedi. Komutan, belli belirsiz gülümsedi, askerlere: ?serbest bırakın? komutunu verdi. Kazım Amca, duvarda asılı Atatürk resminin karşısına geçti, O?nu asker selamıyla selamladı. Şapkasını sağ eline alıp hazır ola geçerek: ?Atatürk?üm bak! Bu kumandan bey şapka giydiğim için beni nezarete attırıyor; bu emri de sizden aldığını söylüyor! Bu doğru mu?? dedi; sonra da kendi sorusunu, -Atatürk?ten duymak istediği cümlelerle- kendisi yanıtladı: ?Evladım, sizin başınızdan fesi, kalpağı, sarığı ben çıkarttım, o şapkayı da sizlere ben giydirttim. Hiçbir komutan şapka giydiğin için seni nezarete atmaz; bu işte bir yanlışlık var! Şimdi sen şapkanı giy, sandalyene otur, komutanın sana bir çay ısmarlasın!…?

Bir an komutana baktı ve konuşmasını sürdürdü: ?öteki muhtarlara söyle, onlar da şapkasını giysinler!?

Muhtar Kazım Amca şapkasını giydi, sandalyeye yeniden oturdu. Komutan hiçbir şey söylemeden çıkıp gitti. Öteki muhtarlar da şapkalarını giydiler. Muhtar Kazım Amca şapkası başında, komutanın gönderdiği çayı yudumluyordu.

Ben Şapkamı Çıkarmam – Doğan Soydan” üzerine 2 yorum

  1. Cumhuriyetin ve halkın yanında, duru, sevecen, hoşgörülü bir anlatım. Kutlarım Doğan Soydan’ı.

  2. Sayın, yazar Celal İlhan, bu kısa, ama anlam yüklü yorumunuz bana güç verdi; hep güzel günlerde olmanız dileğimle teşekkürler…

Yorum yapın

Daha fazla Öyküler
Yatağın Ortasında – Celal İlhan

Girip çıktığımız her evde içimin burkulmasına, yüreğimin sızlamasına bir türlü engel olamıyorum. Her şey yanlış gibi görünüyor. Kızların umarsız, yüzsüz,...

Kapat