Melek Ana’mın Ekmeği – Doğan Soydan

Köyümüzdeki toprakların çoğu, köylülerimizin değildi. Öküzü olup da karasaban koşabilenler, toprak sahiplerinin ortakçılığını yaparlardı. Bizim ne tarlamız, ne öküzümüz, ne de karasabanımız vardı. Babam, köyde dirlik düzen kuramayacağını anlayınca, ilçeye gidip bir ev kiraladı. Birkaç gün sonra da bizi ve eşyalarımızı, Arif Ustanın kamyonuna yükleyip ilçeye götürdü. Şimdi, o kamyonun rengini bile unuttum; yalnız, arif Ustanın boyu posu hala gözümün önünde…
Bu kamyon, benim ilk gördüğüm ve minik ağırlığımı sırtına yüklediğim ilk motorlu taşıttı. Uzun uzun tahta sergenler, çalı süpürgeleri, kara bir kazan, anamın bizi içinde çimdirdiği meşe kütüğünden oyulmuş bir tekne, üstünde bir top nazarlık sallanan beşiğimiz ve üç kat yataktan oluşan eşyalarımız, kamyonun ancak bir köşesini doldurabilmişti. Bizi nasıl bir yazgının beklediğini bilemeden gidiyorduk! Kamyon hızlandıkça artan bir esinti, aylardır makas yüzü görmemiş saçlarımızı efil efil savuruyordu.
Ayrıldığımız andan beri, gözlerimi üstünden hiç ayırmadığım köyümüz, biz uzaklaştıkça küçüldü küçüldü, sonra da yoğun bir toz bulutu içinde kalmış gibi gözümüzden silindi. Doğup büyüdüğüm, ağlamayı, gülmeyi, adım atmayı öğrendiğim köyümüz, daha, az önce içinde yaşadığım, dokunduğum, kokladığım bir gerçekken, şimdi düşlerime karışmıştı. Onu, artık göremiyordum ama, gözümde somutlayıp duruyordum.
Engin ovanın ortasında bir kambur gibi durup duran atlas Tepesinin öte yüzüne aştığımızda, artık köyümüzü, evimizi değil, evde yapayalnız bıraktığımız Melek Ana?mı düşünüyordum. Onu düşündükçe dolukan gözlerim, içimde yoğunlaşan duygularımı ele vermeye hazırdı.
Melek Ana?m, benim anneannemdi. Babam, ?Melek Ana? dediği için biz de öyle ünlerdik onu. Güngörmüş, yetmişlik, dul bir kadındı. Kocası yıllarca önce ölmüş! Oğulları, kızları evlenmiş, her biri ayrı bir yuva kurmuştu. Melek ana?m, annemden çok babamı sever, ?ondan başka tutunacak dalım yok!? sözünü sık sık yineler dururdu. Annem, ?Melek Ana?nın çok hakkı var sende; onun elinde büyüdün!? dedikçe, Melek Ana?mın sevgisi, özüme daha da yerleşirdi. ?Ceyhan?a düşerde boğulur!? diye diye akşama dek ardımda gezer, benimle yatar benimle kalkardı. O bensiz, ben de onsuz erinçli olamazdık zaten.
İlçeye yerleştikten sonra sık sık köye; Melek Ana?mın yanına kaçmaya başlamıştım. Her gidişimde, fırından sıcak bir ekmek alır çantama atardım. Bu, melek Ana?ma götürebildiğim en güzel hediyemdi. O da öyle alışmıştı ki buna, evine vardığımda: ?Ekmek getirdin mi yavrum?? diye sormazdı ama, bana sezdirmeden çantamı yoklamadan da edemezdi; çoğu kez de eli boş çıkardı zavallı Melek Anacığımın. Çünkü, ona aldığım ekmeği, Nurzade?nin köpeklerine ?Rüşvet? verirdim.
Bizim köyden başka on kadar köyün yolu da Nurzade?nin çiftlik köyünün ortasından geçerdi. Nurzade?den ve onun köpeklerinden yalnız ben değil, oradan geçen herkes korkardı. Boyunlarına tasmalar geçirilmiş dev gibi dev gibi üç köpeği vardı Nurzade?nin.
Köye her gidişimde yola çıkmadan önce yemin ederdim; ?Melek ana?mın ekmeğini o köpeklere yedirmeyeceğim!? diye. Yemin ederdim ama, yol boyunca da onların korkusunu çekerdim. Kocaman gövdeleriyle gözümün önüne geldikçe, hem korkum, hem öfkem artardı. Onları taşa gömmek gelirdi içimden, ama gücümün yetmeyeceğini de bilirdim. Zaten, Nurzade izin vermezdi ki buna… Nurzade?nin korkusundan kimse bir taş bile atamazdı onun köpeklerine. Ne zaman havladıklarını duysa, hemen balkona çıkar: ?Heeeyt! Dokunmayın lan köpeklerime! Onlar benim aslanlarım, onlar benim yiğitlerim!? diye var gücüyle ünlerdi. Bütün bunları bilmeme karşın yine de: ?Melek Ana?mın ekmeğini onlara yedirmeyeceğim!? diyerek, kendimi koşullandıra koşullandıra Nurzade?nin evinin önüne yaklaşırdım.
Her yolculuğumda yolun ortasında yatıyor görürdüm onları. Ayaklarını germiş, dilleri birer karış dışarıda soluya soluya yatarlardı. Arada bir kuyrukları yolun tozunu süpürmese, ölmüş olduklarını düşüneceğim…
Önce, yolun solundaki toprak evlerin gölgesine kadar yavaş yavaş sokulur, sonra da ayaklarımın ucuna basa basa, duvara sürtüne sürtüne geçmeyi denerdim, ama onlar, ya çantamdaki ekmeğin kokusunu alır, ya da ayak sesini duyup hemen kulaklarını diker, kızarmış gözleriyle bana uzun uzun bakarlardı. Bir yaprak gibi azıcık sallansam, ya da, karınca örneği bir devinim göstersem hemen saldıracaklar! O anda kantar içinde kalır, minik kalbimin ?küt küt? vuran sesini duyardım. O anki umarsızlığım, Melek Ana?mın yüreğimdeki sevgisini boğardı! Ekmeği, elim titreye titreye çantamdan çıkarıp önlerine atardım! Ekmeği görünce öyle kuyruk sallarlardı ki bana, o anda salt beni değil, yıllarca ekmeğini yedikleri Nurzade?yi bile unuturlardı. Önlerine attığım ekmekten birer parça kapabilmek için onlar birbirine düşerken, ben de ayak çabukluğumla ırar giderdim.
Melek Ana?mın köyüne yaklaştıkça, çantamdaki ekmeğin yokluğu öyle kordu ki içime!.. şimdi, Melek ana?mın yanına varacağım. O, her zamanki gibi bana sezdirmeden çantamı yoklayacak ve eli boş çıkacak yine! Bunu düşündükçe, kendi korkaklığımdan kendim utanırdım. Korkaklığım en utanılacak yüz karasıydı benim için… oysa, bir öğretmenimiz vardı o yıl: ?Yaratılmışların en akıllısı? derdi insanlar için. Ben, korkaklığımı anımsadıkça; ?Tüküreyim öyle akıllıya!..? diyerek arsız arsız gülerdim.
Melek Ana?mın yanında en çok iki gün kalırdım zaten. Aslında o, hiç istemezdi köye gelmemi: tasmalı köpeklerin beni parçalayacağından korkardı hep. Köyden ayrılacağım an, içini bir korku sarar, harman yerine dek beni savuştururdu. Elini öpüp ayrılacağımı anlayınca, elimi bir süre avuçlarında bekletir, sonra da gözlerimin içine bakarak: ?Aman deyim! Nurzade?nin itleri çökerse sakın kaçma ha!..? diye sıkı sıkı tembih ederdi. Kalın dudakları bir şeyler daha söylemek istediğini belli ederdi ama, söylemezdi nedense… Ben de çok merak ederdim bunu…
Melek Ana?mın köyüne son gelişimdi. Çoktandır sayrı yatağına düşmüş! Beni görünce bedenine bir diriklik geldi. Yine de bir bezginlik, dünyadan usanmışlık imleri vardı yüzünde. İki gün kaldım yanında. İlçeye dönmek üzere ayrılacağın an gelince,sanki bir daha görüşemeyeceğimiz içine doğmuş gibi üzüldü. Sayrı yatağından kalkıp beni harman yerine dek getirdi yine. Biraz sonra elini öpüp ayrılacağım! Elim elinde, bir süre bekleştik. Her zaman yaptığı gibi, gözlerimin için içine baktıktan sonra: ?Aman deyim! Nurzade?nin itleri çökerse sakın kaçma ha!.. diyerek, belleğime yerleşmiş tembihini yineledi. Bir şeyler daha söyleyecekmiş gibi, dudağını salladı ama söylemedi. Başına bir şey gelirse ömür boyu merak edeceğim bunu… ?Bir gereksinimi, önemli bir isteği var da söylemiyor mu? diye düşünüyorum . Bir an önce evine dönüp yatağına uzanmak istediği yüzünden belliydi ama, yine de bir yargıç gibi sorguladım onu:
– Kaçmayım da ne yapayım? Beni parçalarlar yoksa! dedim.
– Kaçarsan daha beter saldırırlar, boğarlar seni! dedi.
– Ne yapayım? Hadi sen söyle… dedim.
– Nurzade?nin itleri sana çökünce, sakın kaçma, olduğun yere otur! dedi.
– Oturursam saldırmazlar mı? Beni boğmazlar mı? dedim.
– Yok yok! bişeycik yapmazlar, dedi, sonra da ekledi: ?Sen oturunca gelip yanına sokulurlar; seni önce koklar, sonra da üstüne işer giderler!? dedi.
– Üstüme işetmek ha! ölsem de üstüme işetmem! dedim. Oysa ben işin kolayını bulmuştum: Zavallı Melek ana?cığım, sofrasından aldığım yufka ekmeklerden habersizdi!.. Köpeklerin bir parça kuru ekmeğe satıldığını bilmiyordu ki…
O yıllardaki korkaklığımı çocukluğuma bağışlıyorum şimdi. Ben çok geç öğrendim; karşı koymanın, başı dik gezmenin onurunu, onurlu insan işi olduğunu. Ama üzülmüyorum buna… öğrendim ya!
Aradan yıllar geçti. Melek Ana?m öldükten sonra hiç gitmedim o köye. Nurzade?nin köpeklerini merak eder dururdum. O gün bir çocukluk arkadaşım geldi köyden, ona sordum. Nurzade?nin oğulları, kızları, torunları çoğaldıkça çoğalmış. Köpekleri de üremiş bu arada… ?Çoktandır sesleri hiç duyulmuyor? dedi. ?Neden?? dedim; ?Herkes üstüne işetiyor da ondan! Bana bişey yapmasın da, üstüme işesin diyorlar!? dedi.

Doğan Soydan

Melek Ana’mın Ekmeği – Doğan Soydan” üzerine 3 yorum

  1. Ne yorum yapılabilir ki, Doğan Soydan’ın o güçlü anlatımı üzerine.
    Daha,daha,daha çok yaz sayın Öğretmenim.
    Diline sağlık;kalemine kuvvet.

  2. Ali İhsan Bey, bu güzel yorumlarınız bana güç veriyor; teşekkür ederim. Öykülerimin hepsi de gerçek yaşamdan, yaşanmış gerçeklerin içinden süzülüp alınmıştır. Bundan sonra yazacaklarım da yine Anadolu’yu, Anadolu insanını anlatmayı sürdüreceğim.

  3. Doğan Bey, arı duru dil’li, dimağımda tad’lar bırakan bu öykünüzüde yudumlayarak okudum.
    Diğer öykülerinizi de okuyacağım için kendimi mutlu hissettim. Sayfalarınız ve kalemleriniz ayrı kalmasın sizden, gönlünüzce olsun düşündükleriniz. Saygılarımla

Yorum yapın

Daha fazla Öyküler
Ateşle Dans – Celal İlhan

Hikmet Usta, yaklaşık beş bin metrekare kapalı alan üstüne kurulu çelikhanenin kapısından henüz girmişti. İlk bakışta her şey yolunda görünüyordu....

Kapat