“Bizim Radyo” – Doğan Soydan

Köse İsmail aylardan beri evden dışarı çıkmıyor, atölyeye gelip gidenlerden başka kimseyle ilgilenmiyordu. O sabah hanımına: ?Kara Kâhya yeni bir radyo almış diyorlar. Hem ona bakacağım hem de bir paket tütün alıp döneceğim; müşteri gelirse beklesin,? dedi. Evin on beş-yirmi adım ötesinde komşusu Şeytan Ali ile Kılıçoğlu, ağız ağza vermiş söyleşiyorlardı. Köse İsmail?i görünce konuşmayı kesip o yöne doğru bakıştılar. Şeytan Ali her zaman yaptığı gibi: ?Köyde bir casus varmış, acep kim ola?? diye bağırdı. Sonra da, bunu söyleyen sanki kendisi değilmiş gibi, Kılıçoğlu?na dönüp söyleşmeyi sürdürdü. Onları göz ucuyla gözetleyen Köse İsmail bu dokunaklı söze karşı : ?Dürzüler! Gene kimin başına çorap örüyorlarsa!? diye seslice mırıldandı; selam vermemek için onların uzağından geçip gitmeyi yeğledi.
Şeytan Ali, Köse İsmail?e hep kuşkuyla bakardı. Onu ne zaman, nerde görse, ?Tehlikeli adam!? der geçerdi. Köse İsmail?e göre de asıl tehlikeli olan Şeytan Ali’ydi; ispiyoncunun, karıştırıcının biriydi o. Bu nedenle yıldızları hiç barışmazdı. Köse İsmail?in selam vermemek için uzaktan gittiğini sezinleyen Şeytan Ali: ?Bak hele, tilki görmüş tavuk gibi nasıl da kaçıyor!? dedi, sonra da sesini yükselterek: ?Koca kurt! Uruslar?dan na?ber!? diye bağırdı. Köse İsmail duymazlıktan gelip yürüdü.
Kara Kâhya, iki gün önce şehirden getirdiği yeni radyosunu dükkânın penceresine yerleştirmiş, kendini yanık bir türküye kaptırmıştı:
?Oy beni beni de maralım beni
Çıkayım dağlara kurt yesin beni??
Köse İsmail?i görünce tahta sandalyesinden kalkıp karşıladı; tokalaştılar.
Kara Kâhya iki yaş büyüktü ondan, ama nüfus kütüğünde doğumları aynıydı. Askere aynı tertip gitmiş, aynı zamanda dönmüşlerdi. Terhis olduktan sonra Kara Kâhya bir bakkal dükkânı, Köse İsmail de bir silah onarım atölyesi açmıştı köyde. Biri dükkânından, biri atölyesinden ayrılamıyor, günleri dört duvar arasında geçip gidiyordu. Canciğer dost olmalarına karşın yılda ancak birkaç kez görüşebiliyorlardı. Her karşılaşmada olduğu gibi bu kez de çocukluktan, gençlikten söz açıp geride kalan yılları anımsadılar, sonra da askere uğurlandıkları günü?
– Kara Kâhya: Kaç yıl oldu? unuttum, dedi.
– Kırk birde terhis olduk; ona göre hesapla işte, dedi Köse İsmail. Kara Kâhya, ceketinin döş cebinden gümüş başlıklı kopya kalemini çıkardı, birlikte topladılar, çıkardılar; tam yirmi bir sene? Bu arada Kara Kâhya?nın radyosu türküden türküye geçiyor, ses, köyün öte ucuna değin dalga dalga yayılıyordu. Erkekler, kadınlar, kızlar evlerinin önünde, damların üstünde kendi yazgılarının ağıtını dinliyormuş gibi uzaktan dinliyorlardı türküleri.
Koca köyde ?üçüncüyü saymazsak- iki radyo vardı zaten; biri Seyit Hüseyin?in evinde, biri de Kara Kâhya?nın dükkânında? İkisinin de evinin üstünde, bir uctan bir uca çamaşır ipi gibi çekilmiş radyo anteni vardı. Köye giren çağdaş yaşamın ilk ürünü ve ilk görüntüsüydü radyo ile damdaki antenler.
Seyit Hüseyin?in radyosu bataryalıydı. Bataryanın ön yüzü arı peteğine benzerdi; onlarca gözenek vardı. Gözeneklerden her biri kendi başına bir güç kaynağıydı. Bir fitil lambanın içindeki gazı nasıl yavaş yavaş emerse, radyonun fişi de bu gözeneklerdeki gücü öyle emerdi. Yeni doldurulmuş bir bataryanın ömrü yirmi-yirmi beş gün ancak sürerdi. İçindeki güç bitti mi batarya da, radyo da hiçbir işe yaramazdı. Seyit Hüseyin bunu bildiği için, üstünde itboncuğu, gözboncuğu ve hurma çekirdeğinden yapılmış bir top nazarlık sallanan radyosunu fazla kullanmaz, salt ?ajans? dinlemek için akşamdan akşama açardı. Batarya iliğine kadar sömürülüp de güçten kuvvetten düşünce, ?tüh ocağı batası! Birkaç gün daha idare etseydi!…? diye söylenerek onu heybeye yerleştirir, yeniden doldurtmak için ilçedeki Tevfik Usta?nın yolunu tutardı. Kara Kâhya ise, daha dün getirdiği yeni radyosunu, ?zamanın en iyi radyosu? diye övüp göklere çıkarır, ?altı tane pili tak, öttür öttürebildiğin kadar!? der, gülerdi. Kısa dalgadan orta dalgaya, orta dalgadan uzun dalgaya geçer, Aşık Veysel?den, Davut Sulari?den, Ali Ekber?den bir türkü buldu mu keyiflenir dururdu. Bu türküleri dinleyen herkesin gönlünde bir başka fırtına kopardı o an; dalıp giderlerdi kendi yazgılarının düşlerine?
Aslında bu köye radyoyu ilk getiren de, dinleyen de Köse İsmail?di; ama köyde kimse bilmezdi onun bir radyosu olduğunu. O, Kara Kâhya gibi akşama dek kanal kanal dolaşıp türkü aramaz, gün boyunca ?Bizim Radyo?yu dinler; dinlediği haberleri, öğrendiği bilgileri imece toplantılarında köylülere de anlatırdı. Bu haberleri ilk kez Köse İsmail?den duyanlar hem şaşkın şaşkın dinler, hem de, ?Bunları nerden duyuyor, nerden öğreniyorsa!…? diye kuşkulanırlardı. Şeytan Ali?nin Köse İsmail?i gördüğü her yerde, ?Ne o koca kurt! Uruslardan n?aber?? demesi de bundandı. Şeytan Ali, bu sözüyle, köylülerin kuşkusunu bile bile körüklüyordu.
Kara Kâhya ile görüşmesinden on gün kadar sonraydı. Köse İsmail yine bir toplantıdan çıkmış, atölyesine doğru geliyordu. mor dutun altındaki kalabalığı görünce yolunu oraya çevirdi. Köylüler, Kara Kâhya?nın yeni radyosunu anlata anlata bitiremiyorlardı. Köse İsmail onları bir süre dinledikten sonra söze karıştı: ?O ne ki daha! Yakın zamanda bir alet çıkacak, hem türküyü dinleyecek, hem de söyleyeni evinizin içinde seyredeceksiniz,? dedi. Herkes birbirinin gözüne baktı. O gittikten sonra Şeytan Ali:
– Her şeyden haberi olur! Casus dürzü, dedi.
– Öteki biri: Nerden bildin ki casus olduğunu?
– Şeytan Ali: Baksana söylediklerine? Yeni bir alet çıkacakmış da, türkü söyleyeni evimizin içinde görecekmişiz de! Daha neler neler? Nerden duyuyor, kimden öğreniyor? Hiç düşündünüz mü?
– Nerden?…
– Atölyenin önünden geçin de bir dinleyin hele!
– Köylülerden biri: Ne varmış atölyenin önünde?
– Şeytan Ali: Yav arkadaşlar ağzımı açtırmayın benim! Adamın telsizi var. Ne zaman
oradan geçsem cazır cızır, haşur huşur sesler geliyor. Kimlerle konuşur, ne konuşuyor bu adam; bileniniz var mı? Aha ben deyim, Uruslar?ınan, Uruslar?ınan? Adam akşamlara kadar Uruslar?a rapor gönderiyor rapor, dedi. Şeytan Ali?nin bu sözüne dudak bükenler oldu, ?vay dürzü vay!? diyenler oldu, ?Biz biliyorduk zaten bunun bir halt karıştırdığını!? diyenler oldu.
***
Köse İsmail askerliğini Kırıkkale?de yapmış, silah onarımcılığını da orada; asker ocağında
öğrenmişti. Köye döndükten sonra evinin altına kuyu gibi karanlık bir atölye açmış, kısa zamanda ünlenmişti. Tabancasının kabzası kırılan, şarjörü bozulan, namlusu patlayan, tutukluk yapan kim varsa, gizli gizli gelir, Köse İsmail?in atölyesini bulurdu. O da, bu tabancaları, tüfekleri onarmak için sabahlara dek çalışırdı. Bundan başka diş çekmek, hastalara iğne yapmak, saat onarmak gibi ince işler de gelirdi elinden. Elinin uzluğu, köyün öteki insanlarından bir dikiş akıllı yapmıştı O?nu. Köylülere göre on parmağında on hüner olan bir adamdı. Alıçlı köyünde herkes, silah onarım işinin yasak ve kaçak olduğunu bilirdi; ama -köye yararı dokunuyor diye- kimse sesini çıkarmazdı. Ne zaman adı anılsa, ?İsmail Usta geldi de köy biraz canlandı? diyenler bile çoktu. Şeytan Ali?den başka kimse O?na dil uzatmaz, tüyüne toz kondurmazdı.
Ne olduysa Şeytan Ali?nin bu casusluk dedikodusundan sonra oldu. Köyde herkes Köse
İsmail?e sırt dönmeye başladı. ?Pis işlerle uğraşıyor? Köyümüzün adını kirletiyor?? diyorlardı.
***
Şeytan Ali ?hiçbir işi olmadığı halde- ilçeye gidip gelmelerini sıklaştırdı. Köylülere anlattığına göre, ?jandarma komutanıyla kol kola geziyormuş! Makamında çay içiyormuş! Komutan Bey?in yanında en itibarlı adammış!… Şehre her gidip gelmesinde böyle anlatıyormuş köylülere. Şehre gittiği, Köse İsmail?i şikayet ettiği doğruydu; ama ne komutanla kol kola gezmişliği, ne de makamında çay içmişliği vardı Şeytan Ali?nin. Yine de içi kof bir saygınlık kazanmıştı köyde. Köse İsmail?i gördüğü her yerde, ?Koca kurt! Uruslar?dan n?aber? dedirten güç, içi kof bu cakasından geliyordu. Köse İsmail ise, bunun bir şaka olduğunu düşünse de, bir anlam veremiyordu Şeytan Ali?nin bu sözüne.
***
Köse İsmail?in atölyesi küçük, in gibi bir yerdi. Bastıkça her an kırılacakmış gibi ses çıkaran tahta bir merdivenle inilirdi. Kümes kapısını andıran derme çatma bir kapısı, küçücük de ?sözüm ona-bir penceresi vardı. Ne zaman bir ayak sesi, bir kapı tıkırtısı duysa, merdivenin basamaklarına yavaş yavaş basarak kapının arkasına gelir, kapı aralığından gözetler, tehlike(!) yoksa dışarı çıkardı. Alacağını orada alır, vereceğini orada verirdi; kimsenin içeri girmesini istemezdi. Kendi başına geleceklerden değil de, emanet tabancaların, tüfeklerin, mavzerlerin elden gideceğinden korkardı. En çok da bunun için atölyeye girilmesine izin vermezdi.
Kapının hemen yanında, eşikle aynı hizadaki küçük bir pencere, atölyenin tek ışık kaynağıydı; yukarıdan aşağıya ayna tutulmuş gibi, tezgahın üstüne bir top ışık salardı. Köse İsmail her işini bu ışık altında yapardı. Asker ocağından getirdiği o el kadar radyosu da hep bu tezgahın üstünde dururdu. Onun radyosu, Seyit Hüseyin?in radyosu gibi bataryalı değildi; Kara Kâhya?nın radyosu gibi pilli de değildi. Kendi yöntemiyle bir güç kaynağı uydurmuştu ona. Her sabah atölyeye gelir gelmez açar, ?Bizim Radyo? noktasını bulur ve beyni tırmalayan o karmaşık sesleri doyumsuz bir hazla dinler dururdu.
?Bizim Radyo? Rusya?dan, Türkçe yayın yapardı. Şarkı, türkü her zaman olmazdı zaten; Bazen Aşık İhsani?den türküler çıkardı. ?Memleketi soyanın da?? diye sürüp giden bu türküden sonra, kapitalizm, işçi sınıfı, sendikal hak, sömürü düzeni, ezen, ezilen, eşit hak, eşit paylaşımdan anlatır; şehirlerdeki insanların bile duymadığı, bilmediği en güncel haberleri verirdi. Köse İsmail?in duyduğu, bildiği, anlattığı ne varsa, hepsinin kaynağı bu idi?
***
Şeytan Ali?nin uydurduğu ?casusluk? dedikodusundan sonra atölyenin önünden gelip geçenler çoğaldı. Meraklılar kapıya, pencereye yaklaşıyor, sanki yer altından gelen bir sesi dinler gibi kulak kabartarak geçip gidiyorlardı. Radyodan yayılan asalaklı sesleri duyanlar, bir anlam veremiyor, kimi ?in?, kimi ?cin? dese de, Şeytan Ali, ?Dinime imanıma bu adam casus! Telsizle konuşuyor, Uruslar?a rapor gönderiyor!? dedikçe, köylülerin aklı çeliniyordu. Şeytan Ali?nin uydurduğu bu haber, yalnız Alıçlı Köyü?nde değil, tez zamanda çevre köylerde hatta şehirde bile dilden dile söylenir oldu.
***
Köylüler mor dutun altında toplanmış, yine Köse İsmail?in casusluğunu konuşuyorlardı. Şeytan Ali, ?Dinime imanıma bu adam casus; hem de casusun en büyüğü!? dedikçe, onu dinleyenlerinde dili uzuyor, her kafadan bir ses çıkıyordu:
– Pis casus!
– Vatan haini!
– Koynumuzda beslenen yılan! deyip duruyorlardı. Köse İsmail ise, kulağına doldura
Doldura söylenen bu ?casus? sözünü, yasak bir uğraş içinde olmasına dayandırıyordu. Köylüleri toplayıp: ?Sevgili komşularım benden ne kötülük gördünüz? Bu casusluk da nerden çıktı?? demek istiyordu ama, ırmağı tersine akıtmanın olanaksızlığını düşünüp erteliyordu.
***
Üç günden beri şehirde dolaşan Şeytan Ali, o gün geldi. Kendi evine bile uğramadan mor dutun gölgesinde aldı soluğu. Muhtar Hakkı, Köyün imamı, Kılıçoğlu ve üç kişi daha, iskemle yerine kullandıkları taşın üstünden kalkıp, ivedi adımlarla gelen Şeytan Ali?yi beklemeye koyuldular. Muhtar Hakkı: ?Ulan şeytan, sen hayırlı haber getirmezsin ama çabuk gel hele!? diye ünledi. Şeytan Ali, soluğunu toplamadan, selam vermeden söze girdi: ?Bizim bu Köse, sahiden casusmuş! Ben diyordum da inanmıyordunuz.? dedi. Az önce her biri bir taşın üstünde oturanlar, ellerinin tersiyle üstlerinin tozunu silkeleyerek Şeytan Ali?yi çember içine aldılar.
– İmam: ?Bırakın yahu şu savsatayı? Adamcağız kendi işinde gücünde. Kime ne zararı var?? dedi.
– Öteki biri: ?Herkese faydası dokunuyor; para isteyene para, yiyecek isteyene yiyecek? dedi.
Şeytan Ali: Sen öyle diyorsun da, Urus radyosu dün tam bir saat bizim Köse?yi anlatmış. Adam sabah akşam telsizle konuşuyormuş yav! Bu havalinin en ünlü ustasıymış da? Maraş?tan, Antep?ten, Urfa?dan, Diyarbekir?den beri ün salmış? Silahı bozulan kim varsa buraya geliyormuş? Bana inanmıyorsanız zahireci Zeki Ağa?ya sorun; adam kulağıyla dinlemiş Urus radyosunu; tam bir saat, Köse İsmail şöyle, Köse İsmail böyle!… Öyle kalabalık oldu, sesler öyle yükseldi ki, köyün kadınları, kızları damlarına çıkıp, ?köy kavgası mı oluyor acep!? diye o tarafa doğru bakıştılar. Konuşmalar uzadıkça uzuyordu. İmam: ?Akıllı olun biraz! Aklınızı başınıza devşirin? diye çıkıştı..
Ertesi gün kuşluk vaktiydi. Köyün davarı salkım söğütlerin altında yatıyor, köyün kadınları, kızları süt sağmak için oraya gidiyorlardı. Kilisecik köyünün berisinden ansızın bir toz bulutu yükseldi. O mevsimde başakların içini doldurmaya yarayan garbi yeli toz bulutunu savurunca bir cip göründü. Köylüler elleriyle alınlarını gölgeleyerek o yöne doğru bakıp kaldılar. Kimisi ?Kaymakam dedi, kimisi tapu müdürü, nüfus müdürü?? Yalnızca Şeytan Ali bildi gelenin kim olduğunu; ?Komutan geliyor, komutan!? diye bağırdı. Jipin yaklaştığını gören İmam, Köse İsmail?in evine doğru hızlı hızlı yürüdü. Cipin, Kilisecik köyünün orada görünmesiyle Alıçlı?ya gelmesi çeyrek saat sürmedi. Ön kaputun yanlarında ıwılyız jeep yazılı ve içi asker dolu araba, aynı tozu kaldırarak salkım söğütlerin yanından geçti. O anda sağılmakta olan koyunlar ürküp kaçarken, elleri boşta kalan sağımcı kadınlar, kızlar çömeldikleri yerden kalkıp uzun uzun cipe doğru bakıştılar. Cip, mor dutun yanından da geçip Köse İsmail?in evinin önünde durdu. Bir manga asker bir anda patır patır yere atladı. Evin çevresi hemen sarıldı. Komutan, elindeki megafonun düzeneğini ayarladıktan sonra: ?İsmail Ustaaa! İsmail Ustaaa! Etrafın sarılmıştırrr! Kanun namına teslim olll!? diye iki kez ünledi. Komutan üçüncü çağrıya hazırlanırken, Köse İsmail, atölyenin kapısı önünde görünüverdi. Dışarıda Haziran ayının kuşluk serinliği vardı. Köse İsmail yaz-kış üzerinden çıkarmadığı kiremit rengi iş önlüğüne üşüyormuş gibi sarınmıştı. Doğuştan sakalsız olan yüzü, sanki asker yüzü gibi dümdüzdü. Yalnız çenesinin ucunda hiç uzamıyormuş gibi gibi hep aynı olan kına rengi seyrek sakalı titriyordu. Beli her zamanki gibi kambur, ayağı çorapsızdı. Karşısındaki civan delikanlı askerleri görünce yirmi bir yıl geride kalan Kırıkkale günlerini düşündü. Tüm ayrıntısıyla gözünün önünde dönüp durdu Kırıkkale, Kışla, silah deposu ve de silah bakım-onarım atölyesi. Sağdan sola, soldan sağa göz gezdirerek askerlere bakıyordu. Şu soldaki, ranza arkadaşı Adanalı Fevzi?ydi. Onun yanındaki Sivaslı Salih? kulakları şapkanın içinde kaybolan şu beriki Maraşlı Ahmet Çavuş?tu sanki? Kelepçe takılıymış gibi göbeğinin altında kenetlenmiş elleri titriyordu. Kataraklı gözleriyle soldan sağa, sağdan sola bir kez daha süzdü askerleri; daha dün birlikte talime çıktığı, silah çattığı, matarasından su içtiği arkadaştı, dosttu hepsi de? Hiç çekinmedi, korkmadı onlardan ve yürüdü. Biri sağında biri solunda iki asker, namluyu üstüne uzattı İsmail Usta?nın. Öteki iki asker, üstten sıkıştırmalı kelepçeyi taktılar onun bileğine. Üç asker de arama yapmak için atölyeye girmişlerdi. O sırada cipin yanına kadar sokulan Şeytan Ali ise telaşla: ?Komutanım telsizi bulun telsizi bulun!? diye bağırıyordu. Köse İsmail cipe bindirilirken, atölyede arama yapan o üç asker de geldi; Köse İsmail?in o küçük radyosu askerlerden birinin elindeydi. ?Bizim Radyo?? İşçi sınıfı? sendikal hak? ezen, ezilen? diyerek hâlâ bir şeyler anlatıyordu.
Cip, mor dutun önünden, salkım söğütlerin yanından geçip giderken, yatağa vurulan koyunlar bir kez daha ürküp dağıldı. Köyün erkekleri önde, kadınları üç adım geride, sessiz bakakaldılar. Şeytan Ali: ?Ben, ?bu adama casustur? demedim mi?? derken, kimileri de cipin arkasından bağırıyordu:
– Koca kurt!
– Pis casus!
– Vatan haini!
– Koynumuzda beslenen yılan!

Doğan Soydan

“Bizim Radyo” – Doğan Soydan” üzerine 4 yorum

  1. Doğan Bey, arı bir dil,akıcı bir usıûp ile sürükleyici, Anadolu dan bir başka dönemin öyküsü. Teşekkürlerimizle, Kaleminiz körelmesin,yakışan ellerinizde. Selam ve saygı ile

  2. Sayın Faruk Tamer, bu öyküde de görüldüğü üzere,benzerlerinden bir dikiş daha akıllı,aydın, bilinçli insanlara her zaman kuşku ile bakılmıştır; bugün de öyle… Ayrıca, yazmaktaki bir amacım da dünü ve bugünü yarınlara aktarmaktır. Radyonun köylerimize girmesi önemli bir gelişmeydi. “Bizim Radyo,” ise, 60’lı-70’li yıllara damgasını vuran önemli bir radyo kanalıydı. Maziden esintiler verebildimse ne mutlu!
    Yorumunuz için teşekkürler…

  3. Sayın Cafer Adıgüzel, “Bizim Radyo” öyküme ilişkin tek cümlelik, ama anlam yüklü yorumunuzu baştacı yaptım, güç kazandım.

Yorum yapın

Daha fazla Öyküler
Ankara?ya Ağlamak – Celal İlhan

Cumhuriyetimizin kuruluşunu gerçekleştiren şanlı I. TBMM binası yaklaşık beş yüz, valilik hizmet binasına yüz metre uzaklıktaki; altı mahallenin birleştirilmesiyle (İsmet Paşa,...

Kapat