Beyaz Alın – Anton Pavloviç Çehov

Karnı acıkan dişi kurt avlanmak üzere yerinden kalktı. Üç yavrusu, koyun koyuna girmiş, birbirlerini ısıtarak derin bir şekilde uyuyorlardı. Dişi kurt onları yaladı ve yoluna gitti.

Bahar gelmişti, aylardan marttı, fakat ağaçlar hâlâ aralık ayındaki gibi soğuktan çatırdıyordu; öyle ki, dilini dışarı çıkarsan, ısırılmış gibi sızlardı. Dişi kurdun sağlığı zayıftı, evhamlıydı da; ufacık bir gürültü duymasın, titreyiverir, yokluğunda birinin gelip yavrularına zarar vermesinden korkardı. İnsan ve at izlerinin kokusu, ağaç kütükleri, odun yığınları ve gübrelenmiş yol korkuturdu onu; ağaçların arkasında, karanlıkta insanların durduğunu ve ormanın gerisinde bir yerde köpeklerin uluduğunu sanırdı.

Artık genç değildi ve sezgileri zayıflamıştı, öyle ki, tilki izini köpek iziyle karıştırabiliyor, hatta bazen sezgilerinde yanılarak yolunu kaybedebiliyordu; oysa gençliğinde hiç gelmezdi başına bu. Sağlığı kötü olduğundan, buzağı ve büyük koyun avlayamıyordu eskisi gibi; at ve tayların da çok uzağından geçip gidiyordu. Bir tek leşle besleniyor, taze etin yüzünü ise pek seyrek görebiliyordu; ancak bahar geldiğinde rast geldiği tavşan yavrularını kapıyor ya da köylülerin ahırlarına sokulup kuzularını çalıyordu.

Kurdun ininden dört verst uzaklıkta, posta yolunun kenarında bir kışlak[15] vardı. Orada İgnat adında bir bekçi kalıyordu; yetmiş yaşında, devamlı öksüren ve kendi kendisiyle konuşan bu ihtiyar adam, genellikle geceleri uyuyor, gündüzleri ise avcı tüfeği ile ormanda gezip tavşanlara ıslık çalıyordu. Önceden makinistlik yapmış olmalıydı, çünkü durmadan önce, “makine, dur!”; yürümeden önce de “tam yol!” diye bağırıyordu. İgnat’ın yanındaki cinsi belirsiz, dev gibi kara köpeğin adı Arapka idi. Fazla uzağa koştuğunda bekçi ona, “geri dön!” diye sesleniyordu. Bazen şarkı da söylüyordu İgnat; o zamanlar şiddetle yalpalıyor, yere düşüyor (dişi kurt, rüzgârdan düştüğünü sanıyordu) ve “raydan çıktım!” diye bağırıyordu.

Dişi kurt, yaz ve güz aylarında kışlağın çevresinde bir koç ve iki genç koyunun otladıklarını hatırlıyordu; yakın zaman önce oralardan geçerken, meleme sesi yükseldiğini duymuştu ahırdan. İşte şimdi de kışlağa yaklaşıyor, mart ayının geldiğini ve bu mevsimde ahırda mutlaka kuzu bulunacağını düşünüyordu. Açlık çekiyordu kurt; kuzuyu nasıl bir iştahla yiyeceğini düşündükçe dişleri birbirine vuruyor, karanlıkta gözleri iki ateş parçası gibi parıldıyordu.

İgnat’ın harap kulübesi, ahırı, ambar ve kuyusu kar yığınlarıyla çevriliydi. Ortalık sessizdi. Arapka, ambarın altında uyuyor olmalıydı.

Dişi kurt, kar yığınlarının üstünden ahıra tırmandı, ayakları ve burnuyla samandan çatıyı eşelemeye koyuldu. Saman çürümüş, yumuşamıştı; dişi kurt neredeyse yuvarlanacaktı. Bu arada aşağıdan sıcak buhar, gübre ve koyun sütü kokusu geldi. Soğuğu hisseden bir kuzu meledi. Delikten atlayan dişi kurt, ön ayakları ve göğsü ile yumuşak, sıcak bir şeyin üzerine düştü; herhalde bir koçtu bu. O sırada ahırın içinde bir şey feryat edip havlamaya, incecik sesiyle ulumaya başladı, kuzular ürkerek duvara doğru atıldılar, korkuya kapılan kurt ise dişine ilk takılan şeyi yakaladığı gibi soluğu dışarıda aldı…

Var gücüyle koşuyordu; bu sırada, kurdun varlığını sezen Arapka, kudurmuş gibi uluyor, kışlakta, huzuru kaçan tavuklar gıdaklıyor, İgnat, kapının önüne çıkmış, “Tam yol! Islığa gel!” diye bağırıyordu.

Bir makine gibi ıslık çalıyor, sonra da “ho… ho… ho… ho!..” diye bağırıyordu. Bütün bu gürültüyü, bir de ormanın yankısı tekrarlıyordu. Tüm sesler azar azar dinince, kurt biraz sakinleşti ve dişlerinin arasında tutarak karın üzerinde sürüklediği avının, bu mevsimin kuzularına göre fazla ağır ve sert olduğunu fark etmeye başladı; kokusu da bir başkaydı sanki ve tuhaf sesler çıkarıyordu… Kurt durakladı ve biraz dinlenip yemeğe başlamak için, yükünü karın üzerine bıraktı. Ve birdenbire tiksintiyle geri sıçradı. Avladığı, bir kuzu değil, köpek yavrusuydu; koca kafalı, uzun bacaklı, büyük cinslerden, kara bir köpek. Bunun da, alnını kaplayan koca, beyaz bir lekesi vardı. Hareketlerine bakılırsa, görgüsüz, sıradan bir avlu köpeğiydi. Ezilmiş, yaralı sırtını yaladı ve hiçbir şey olmamış gibi kuyruğunu sallayıp, kurda havlamaya başladı. Kurt, köpek gibi hırladı ve koşarak uzaklaştı ondan. Köpek, avcısının peşinden gidiyordu. Kurt arkasına baktı ve dişlerini birbirine vurdu. Köpek, şaşkınlık içinde duraksadı ve galiba kurdun kendisiyle oynadığını düşünerek, suratını kışlağın bulunduğu tarafa çevirdi ve tiz, sevinçli bir havlama tutturdu; anası Arapka’yı, kendisi ve kurt ile oynamaya davet eder gibiydi.

Hava aydınlanıyordu; kurt, sık kavak ormanının içinden evine ulaşmaya çalışırken, her bir kavak ağacı açık seçik ayırt edilebiliyordu. Çalı horozları uyanmaktaydılar; köpeğin dikkatsizce sıçrayışları ve havlamasıyla huzuru kaçan güzel horozlar ötüp duruyorlardı.

“Neden peşimden geliyor?” diye düşündü dişi kurt canı sıkılarak. “Kendisini yememi istiyor galiba.”

Yavrularıyla birlikte pek derin olmayan bir çukurda yaşıyordu; üç yıl önce şiddetli bir fırtınanın, ihtiyar bir çam ağacını köküyle birlikte sökmesiyle oluşmuştu bu çukur. Şimdi dibinde yaşlı yapraklar ve yosun vardı, yavruların oynadıkları kemik ve öküz boynuzları duruyordu oracıkta. Yavruların üçü de uyanmışlardı; birbirlerine çok benziyorlardı, çukurun kıyısında durmuş, eve dönen annelerine bakıyor, kuyruklarını sallıyorlardı. Onları gören köpek az ötede durdu ve uzun süre yavruları izledi. Yavruların da dikkatle kendisine baktıklarını fark ederek öfkeyle, yabancıya havlar gibi havlamaya başladı sonra. Tanyeri aydınlanmış, güneş yükselmişti; kar ışıldıyordu her yerde. Köpek ileride durmuş havlıyordu. Yavrular, ayaklarıyla zayıf karnına vura vura annelerini emiyorlardı. Dişi kurt da bu arada beyaz ve kuru bir at kemiğini dişlemekteydi. Açlık çekiyordu, köpeğin havlamasından başı ağrımaya başlamıştı ve davetsiz misafire saldırıp parçalamak istiyordu.

Yavru köpek en sonunda yoruldu, sesi kısıldı; kendisinden korkmadıklarını, hatta ilgilenmediklerini görerek, ürkekçe bir sıçrayıp bir çömelerek yavru kurtlara yanaştı. Gün ışığında daha net seçilebiliyordu artık… Beyaz, geniş alnının üzerinde, çok aptal köpeklerde rastlanan bir tepecik vardı; küçük gözleri mavi ve donuktu, bütün yüz ifadesi de olağanüstü aptalcaydı. Yavru kurtlara yanaştı, suratını, ileri doğru uzattığı uzun bacaklarının üzerine koydu ve “mnya, mnya… naa-naa-naa!..” diye sesler çıkarmaya başladı.

Yavrular, bir şey anlamasalar da, kuyruklarını salladılar. O zaman köpek, kurtlardan birinin büyük kafasına ayağıyla vurdu. Yavru kurt da onun kafasına vurdu ayağıyla. Köpek ona yanını döndü ve kuyruğunu sallayarak yan gözle baktı, sonra birden yerinden fırladı ve yerdeki karın buz tutmuş tabakasında birkaç daire çizdi. Kurtlar da peşinden koşturdular. Sırtının üzerine düştü yavru köpek, ayaklarını havaya kaldırdı; üç kardeş üzerine atılıp coşku içinde keskin çığlıklar atarak, acıtmadan, şakadan ısırmaya başladılar onu. Yüksek çamın tepesine tüneyen kargalar, yukarıdan yavruların kavgasını izliyor ve pek endişeleniyorlardı. Gürültü ve neşe kapladı ortalığı. Güneş artık, bahar güneşi gibi yakıyordu; ve fırtınanın yıktığı çamın üzerinden atlayıp duran horozlar, gün ışığında zümrüdümsü bir renk alıyorlardı.

Yavrularına avlanmayı öğreten dişi kurtlar, kurbanlarıyla oynamalarına izin verirler; işte şimdi de kardeşlerin buz tabakasının üzerinde köpek yavrusunu kovalamalarını izleyen dişi kurt, “Bırakayım öğrensinler,” diye düşünüyordu.

Oyuna doyan kurtlar, çukura girip uykuya daldılar. Köpek bir süre açlıktan uludu, sonra o da güneşe karşı serilip uzandı. Yavrular uyanıp tekrar oynamaya başladılar. Dişi kurt, bütün gün ve bütün akşam, önceki gece ahırda meleyen kuzuyu ve koyun sütü kokusunu düşündü durdu, iştahtan dişlerini takırdatıyor ve açgözlülükle, kuzu olduğunu hayal ettiği kuru kemiği dişlemeyi sürdürüyordu. Yavru kurtlar annelerini emiyor, karnı acıkan köpek ise çevrelerinde koşturuyor ve karları kokluyordu.

“Yiyeyim şunu…” diye geçirdi içinden dişi kurt.

Yavruya doğru yaklaştı; beriki, kurdun suratını yaladı ve kendisiyle oynamak istediğini sanarak ulumaya başladı. Zamanında köpek yemişliği vardı kurdun, ama bu yavrudan fena halde köpek eti kokusu yayılıyordu. Dişi kurdun sağlığı ise kötüydü, kokuyu kaldıramıyordu; sonunda midesi bulanarak uzaklaştı… Geceleyin hava soğudu. Köpeğin canı sıkıldı, evinin yolunu tuttu.

Yavru kurtlar derin uykuya dalınca dişi kurt tekrar ava çıktı. Önceki gece olduğu gibi yine ufacık bir sesten ürküyor, kütüklerden, odunlardan, uzaktan insana benzeyen kara ardıç çalılarından korkuyordu. Yolun uzağından, buz tabakasının üzerinden gidiyordu. Birdenbire yolda, çok ileride bir karaltı belirdi… Kurt gözlerini açtı, kulak kesildi; gerçekten de ileride bir şey yürümekteydi, hatta düzenli ayak sesleri bile işitilebiliyordu. Bir porsuk olmasındı bu? Dişi kurt dikkatle soluğunu tutarak mesafeyi biraz daha açtı ve kara lekenin çevresini dolandı. Sonra ona baktı ve tanıdı. Beyaz alınlı köpek yavrusuydu bu, acele etmeden, ağır adımlarla kışlağa dönüyordu.

“Bana yine engel olmasın sakın,” diye düşündü dişi kurt ve hızla ileri doğru koştu. Ama kışlağa yaklaşmışlardı artık. Tekrar kar yığınının üstüne çıkıp, ahırın üzerine tırmandı. Önceki gün açtığı deliği, baharlık samanla yamamışlardı ve çatının üzerinde iki yeni sırık uzanıyordu. Dişi kurt, ayakları ve burnuyla çalışmaya koyuldu hızla, bir yandan da yavru köpeğin dönüp dönmediğini görmek için arkasına bakınıyordu. Tam da yüzüne sıcak buhar ve gübre kokusu vurmuştu ki, neşeli, perdeden perdeye geçen, tiz bir havlama sesi duyuldu. Köpek dönmüştü. Dişi kurdun yanına, çatıya zıpladı; delikten atlayıp sıcak evine kavuşunca, koyunlarını tanıyınca, daha da yüksek sesle havlamaya başladı… Ahırın altındaki Arapka uyandı ve kurdun varlığını sezerek ulumaya başladı; tavuklar gıdaklıyordu. İgnat, elinde tüfeği ile eşikte belirdiğinde, korkuya kapılan kurt kışlaktan uzaklaşmıştı bile.

İgnat’ın ıslığı duyuldu: “Fyuit! Fyuit! Atıl çabuk!”

Ve tetiği çekti bekçi, ama tüfek ateş almadı; bir kez daha çekti, ama yine çıt yoktu… Üçüncü kez çektiğinde, ateşten dev bir demet fırladı namludan, kulakları sağır eden bir ses işitildi: “Bum! Bum!” Tüfek kuvvetle omzunu tepti İgnat’ın; bir eline tüfeğini, diğerine baltasını alarak gürültünün kaynağını görmeye gitti…

Az sonra izbesine geri döndü.

“Ne olmuş?” diye sordu kısık bir sesle o gece evinde kalan ve gürültüden uyanan bir yolcu.

“Bir şey yok…” diye yanıtladı onu İgnat. “Boş işler. Bizim Beyaz Alın ahıra dadandı, koyunların yanında, sıcakta uyuyor. Yalnız kapıdan girmeye aklı ermiyor da, çatıdan dalmaya uğraşıyor devamlı. Geçen gece çatıyı eşeleyip gezmeye çıkmış alçak, şimdi de geri dönmüş, yine dağıtmış çatıyı.”

“Aptal.”

“Evet, bir tahtası eksik. Aptallardan oldum olası nefret ederim!” diye iç geçirdi İgnat ocağın üzerine tırmanarak. “Neyse, Tanrı misafiri, erken kalkacağız, haydi tam yol uyuyalım…”

Bekçi sabahleyin Beyaz Alın’ı yanına çağırdı, kulaklarını acı acı çekti. Hayvanı kuru bir dal ile sopalarken, bir yandan da söylenip duruyordu:

“Kapıdan gir! Kapıdan gir! Kapıdan gir!”

SEÇME ÖYKÜLER
ANTON PAVLOVİÇ ÇEHOV
TÜRKÇESİ: GÜNAY KIZILIRMAK
BORDO SİYAH YAYINLARI

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir