“Bir gün umarım kendi gerçek hikayemi de yazabilirim” Kürşat Başar’la Söyleşi: Elif Şahin Hamidi

Kürşat Başar, 11 yıl gibi uzunca bir aradan sonra “Yaz” isimli yeni romanıyla okura merhaba dedi. Başar, henüz küçük bir çocukken sarsıcı kayıplar yaşayarak hayatla tanışan Murat’ın varoluş serüvenini resmettiği bu romanda 60’lı-70’lı yılların Kıbrıs olaylarını da fon olarak seçmiş. Bugün çoğu insanın belki hiç duymadığı, bilmediği “kayıp otobüs” ve “Erenköy savunması” da hikâyede kendine yer buluyor. Başar, Kıbrıs Türklerinin 63-74 yılları arasında yaşadıklarını çok iyi yansıtan ve pek de bilinmeyen iki olayı özellikle seçmiş. Bu son romanında edebiyatın gayrı resmi tarih işlevini de devreye sokan Başar, geçmişe dair bazı gerçeklerin hatırda kalmasına ön ayak oluyor.

Murat ve Emel’in kaya gibi sağlam, sonsuz aşkına da tanıklık ettiğimiz “Yaz”, aşka ve hayata dair felsefi sorgulamaların peşinden sürüklüyor okuru. Her şeye rağmen yıllar boyunca devam edebilir mi bir aşk, diye düşünmeden edemiyor insan… Başar’ın, en kişisel romanı kabul ettiği bu kitap bir yandan da yazarın edebiyatla yaptığı bir hesaplaşma. Dünyası neredeyse kitaplardan ibaret olan ve bir kitap yazmaya çalışan Murat’ın hikâyesi üzerinden Başar, sözcüklerle bir dünya kurmanın ne olduğunu anlatmaya çalışıyor. Murat, “Beni büyüleyen her zaman sözcükler oldu” diyor ve bunu sıkça dile getiriyor. Daha pek çok yerde olduğu gibi Murat’ın şu sözlerinde Başar’ın sesi yankılanıyor: “İnsanın, çocuk denilecek yaşta, Karamazof Kardeşler’i, Sokrates’in sonu gelmez gevezeliklerini, kocasını bahçıvanla aldatan Lady Chatterley’i, giyinip kuşanıp arabasıyla ortalıkta hava atmaya meraklı Bihruz Bey’i (galiba çok zaman geçse de bazı şeyler değişmiyor), kendi gençliğiyle bir meydanda karşılaşan ve bütün kentlerde ‘saman sarısı’ sevgilisini arayan şairi, yurttaşlarını tanrılara kurban etmek için yüzyıllar boyu akıl almaz yöntemler geliştiren uygarlıkların (evet, uygarlığın tanımlarından biri de buydu) tarihini, atının üstünde pelerinini savurarak gelip kraliçeyi kaçıran şövalyeyi, bütün kadınların aşık olduğu yakışıklı casusu, yakası açılmadık hikayelerle dolu erotik romanları, ıssız adalarda yeniden bir hayat kurma hayallerini, bilinmez yerleri keşfe çıkan gezginleri, bazen koskoca bir dünyayı bazense yalnızca içsel bir serüveni anlatan bütün o kitapları okuyunca hayatla ilişkisi biraz tuhaf oluyor.”

Elif Şahin Hamidi: Başkahraman Murat’ın Kıbrıs’tan İstanbul’a uzanan yaşamına ve büyüme serüvenine tanıklık ettiğimiz; fonda Kıbrıs olaylarının resmedildiği bu romanın doğum hikâyesini dinleyebilir miyiz? Ve neden bunca ara verdiniz?

Kürşat Başar: Roman üç-dört yıllık bir sürede yazıldı. Başlangıçta tümüyle bir odada kitaplarla büyüyen ve dış dünyayı daha sonra tanıyan bir çocuğun öyküsüydü ama yazıldıkça biçim değiştirdi ve bu halini aldı. Kıbrıs’ın romana girmesi biraz da rastlantı aslında. Kıbrıs’la ilgili bir film çalışması için yıllar sonra yeniden adaya gittim ve geçmişteki olaylara tanıklık eden pek çok kişiyle görüştüm. Film çekilmedi ama bütün bu anılardan ve okumalardan beni etkileyen pek çok şey kaldı aklımda. Ve sonra bir biçimde romana yansıdı.

Elif Şahin Hamidi: Kitabın ismi, sadece yaz mevsimini kastetmiyor sanırım.

Bir kelime oyunu var dersem yanılmış mı olurum? Öte yandan kitabın “Yaz” ismiyle birlikte yaz mevsimine denk gelmiş olması bazı okurları kitaptan soğutur mu şeklinde bir kaygınız oldu mu hiç?

Kürşat Başar: Kitap, bir yazarın hikâyesi aynı zamanda ve yazı’yla, sözcüklerle bir dünya kurmanın ne olduğunu anlatıyor. Aynı zamanda Murat için yaz, hem yaşadığı semtle hem de ilk aşkıyla özdeşleşiyor. Bunun yanında da alınyazısı ve kader üzerine pek çok şey anlatıyor. Kitabın hemen tüm temalarını içeren bir isim…

Elif Şahin Hamidi: Çocuk yaşta Kıbrıs’tan İstanbul’a göçen Murat, insanların artık Kıbrıs’a tatile ve kumar oynamaya geldiklerine vurgu yapıyor ve “Artık geçmişi, onca acıyı, ayrılıkları, yok oluşları, yıkımları, parçalanan aileleri, dağılan hayatları, hatırlayan pek yok” diyor. Neden bu kadar çabuk unutuyoruz?

Kürşat Başar: Belki hatırlamak acı verdiği içindir. Yeni kuşaklar, eski olaylardan ders almak yerine hiçbir şey olmamış gibi yaşamayı tercih ediyor. Belki de bu nedenle tarih tekerrürden ibaret diyoruz. Gençler yeni bir dünyada bütün bu sıkıntıları ve sorunları dinlemeden yaşamak istiyor. Ve Kıbrıs özelinde yıllardır sürüp giden ve çözülemeyen sorunlardan herkes usanmış durumda.

Elif Şahin Hamidi: Romanda bugün çoğu insanın belki hiç duymadığı, bilmediği “kayıp otobüs” ve “Erenköy savunması” da yer alıyor. Edebiyatın gayrı resmi tarih yazma işlevi devreye giriyor burada. “Unutuşun kolay ülkesinde” geçmişe dair bazı gerçeklerin hatırda kalmasını sağlamak gibi bir rolü de var mı romanın?

Kürşat Başar: Evet Kıbrıs’la ilgili bu iki olay çok fazla bilinmiyor. Bunları özellikle seçtim çünkü bana göre bu iki olay, Kıbrıs Türklerinin 63-74 yılları arasında yaşadıklarını çok iyi anlatıyor bu olaylar. Hem yaşanan acıları hem de direnme güçlerini ve sabırlarını… Aslında bu iki olayla ilgili kitap ve belgeseller var ama ilginç bir biçimde bizimle çok ilgisi olmayan ülkeler tarafından yapılmış, yazılmış.

Elif Şahin Hamidi: Murat’ın Kıbrıs’ta yaşananlarla ilgili sarf ettiği şu cümleler oldukça dikkate değer: “Herkes kendini başkalarından üstün saymış, onlara yapılanlara göz yummuş ama sonunda kendisinin ötekileştirileceği bir gün geleceğini ve o zaman da diğerlerinin başlarını çevirip görmezden geleceğini hiç düşünmemişti. Peki ama o zaman birbirine bunca benzeyen insanları böylesine birbirinden ayıran şey neydi?” Türkiye için de geçerli bu soru; farklılıklarıyla güzel olan bu ülkede bizi böylesine birbirimizden ayıran şey ne sizce?

Kürşat Başar: Ne yazık ki yalnız bizim için değil tarihin her döneminde bütün coğrafyalarda geçerli bu soru…

İnsanlar yüzlerce yıl birlikte yaşadıkları komşularıyla bile gün gelip can düşmanı oluyor… Kitaptaki amcanın bir “kötülükler ansiklopedisi” kaleme almaya çalışmasının nedeni de herhalde bu can alıcı sorunun bir cevabını bulamaması… Kıbrıs’ta geçmişte yaşananlar, yıllar boyunca Balkanlarda yaşananlardan çok da farklı değil aslında.

Elif Şahin Hamidi: Hemen her romanınız gibi bu kitabınız da otobiyografik özellikler taşıyor. Çocukluğunuzun bir bölümünün Kıbrıs’ta geçtiğini biliyoruz. Murat, geçmişini hatırlamaya ve yazmaya çalışırken hep aynı yere, kendi içine yani çocukluğuna dönüyor. Edip Cansever, “Gökyüzü gibi bir şey çocukluk; hiçbir yere gitmiyor” der. Sizin için de hiçbir yere gitmeyen çocukluğa dair bir yolculuk niteliğine sahip mi bu roman?

Kürşat Başar: Bu roman benim için yazdıklarımın en kişisel olanı diyebilirim. Ama kitaptaki karakter bana benzediği için değil daha çok benim düşüncelerimi yansıttığı için. Çocukluğumu da hatırladım bu kitabı yazarken ama benim çocukluğum biraz daha farklıydı. Bu kadar yalnız değildim. Kıbrıs ve bu kitapta aslında anlatılan İstanbul, Yeşilköy benim için çok önemli anılarla dolu elbette ama kitap kendi macerasını sürdüğü için bunlar benim değil Murat’ın anıları oldu. Bir gün umarım kendi gerçek hikâyemi de yazmayı başarabilirim…

Elif Şahin Hamidi: “Beni büyüleyen her zaman sözcükler oldu. Bazı insanlar her şeyi görerek anlarlar. Bense hayatı, anlatılanlardan, kendi kafamda kurduğum cümlelerden anlamayı seçtim,” diyor Murat. Ha bire okuyan ve tüm kitaplarını Murat`a bırakan amcası, onun kitaplarla dolu dünyasının oluşumunda önemli bir yere sahip. Sizin okuma-yazma yolculuğunuzun başında bir yol göstericiniz var mıydı?

Kürşat Başar: Annem eski şiire, eski Türk edebiyatına çok meraklıydı. Babam ve amcam kitaplara… Kitaplarla birlikte büyüdüm evet ama beni oku, yaz diye kimse zorlamadı. Her nedense çok küçüklüğümden beri romanlara karşı büyük bir merakım vardı. Herkes dışarı çıkıp oynarken sabah uyanıp büyük bir heyecanla okuduğum romanı bitirmek üzere o gün evde kalmak isterdim. Yazmaya başladığım zaman da bana elbette okuduğum tüm büyük yazarlar yol gösterdi. Sanırım bazı çocuklar yaşadıkları dünyayı yeniden biçimlendirmek istiyor. Bunu yapabilmenin yollarından biri de yazmak… Belki bu nedenle ilk romanımı beşinci sınıfta yazmaya başlamıştım. Yazık ki o romanı saklamamışım…

Elif Şahin Hamidi: Talan edilen, yok olup giden İstanbul’a da dikkat çekiyorsunuz kitapta. İstanbul’da yaşayanların geçmişin izlerini süremeyeceklerini ve geçmişimizi sevmeyen insanlar olduklarını bildiklerini dile getiriyorsunuz. Bu gidişle İstanbul gerçekten sadece bir masal olacak sanırım; ne dersiniz?

Kürşat Başar: Bugün dünyanın en ünlü turistik kentlerine insanlar neden gidiyor? Alışveriş merkezlerini görmeye değil.

Başka bir yerde asla göremeyecekleri bir tarihi görmeye… Ama yoksulluk, tarihi korumayı da engelliyor. Bin yıllık surları yıkıp bir an önce oraya bir ev yapmak çok daha kısa vadeli bir çözüm çünkü. Biz hep gelenekten, geçmişten, tarihimizden söz eder dururuz ama bugüne kadar en muhafazakâr hükümetler bile aslında tarihi yağmalamak dışında bir şey yapmadılar. Geçmişten, tarihten bunca söz ettiğimiz halde aslında çoğumuz yakın geçmişi bile doğru dürüst hatırlamıyoruz.

Elif Şahin Hamidi: Murat ve Emel’in hiç tükenmeyen aşkına gelelim isterseniz… Sadece romanlarda ve filmlerde mi kaldı bitmeyen aşklar; neden bu hale geldik acaba?

Kürşat Başar: Belki de insanlar artık tek bir kişiye böylesine odaklanmayı, onu böylesine yüceltmeyi ve onunla hayat geçirmeyi istemiyor. Bir dönemliğine, kısa bir süreliğine mutlaka büyük aşklar, tutkular yaşanıyor ama artık hayatta çok fazla seçenek var ve kimse eskisi gibi bir şeylere katlanmak, fedakârlık etmek istemiyor. Bu yalnızca ilişkilerde değil hayatın her alanında böyle. Murat’ın Emel’e olan aşkı her şeye rağmen yıllar boyunca devam ediyor. Belki de o ilk öpücükteki sahiciliği ve saflığı o ilk yaz aşkının heyecanı ve coşkusunu yitirmek istemediği için…

Elif Şahin Hamidi: “Aşk aslında sözcüklere döküldüğü zaman var. Büyük, unutulmaz aşkların en önemli özelliği yazılmış olmaları… Yazılmış ve zamanın bir diliminde sonlanmış olmaları…” diyorsunuz kitapta. Aşkın sözcüklere dökülmesi ve günün birinde sonlanması meselesi üzerine konuşalım mı biraz?

Kürşat Başar: “Romeo ve Juliet”in devamını yazmıştı Ephraim Kishon. Ölmüyorlar da evleniyorlar. Bundan sonra hayatları nasıl olurdu diye bir ironi… Belki de gerçekten bizi çok duygulandıran, etkileyen bu aşk öykülerinin en önemli özelliği bir yerde kesilmesi, bitmesi… Bir savaşla, bir ölümle, ayrılıkla… Yoksa belki de sıradanlaşacak ve her şey bizi etkileyemeyecek kadar benzer olacak… Sanatın, edebiyatın özelliği de zaten alıştığımızı, her zaman gördüğümüzü değiştirmesi, bizim gözümüzde bakırı altına çevirebilmesi değil mi?

Elif Şahin Hamidi: Murat ve Emel birbirlerine her daim mektup yazıyorlar; hem de yalnızca ikisinin anlayabildiği şifreli bir dil yaratarak. Yeni nesil yazık ki mektuptan bihaber; herhalde birbirine mektup yazan sevgili kalmamıştır. Teknoloji, bazı büyülü şeyleri de yok ediyor mu, ne dersiniz?

Kürşat Başar: Yeni nesil de yazıyor ama daha kısa sanıyorum. Bilmem hâlâ mail atarken uzun uzun yazanlar da var mı? Sonuçta duygular şöyle ya da böyle bir iletim yolu buluyor. Belki artık birbirini anlamayan, yanlış anlamalar yüzünden acı çeken (eski filmlerde vardır ya kötü niyetli bir anne veya abla gelen mektupları gizler ve yıllar sonra gerçek anlaşılır) insanlar yerine şimdi çok daha net, açık konuşabiliyor insanlar. En azından telefondan bir mesaj çekip anında duygularını söyleyebiliyor. Ama önemli olan bir şey var. Yazı, yaşadıklarınıza mesafe kazanmanızı sağlar. Anında yazmak yani mesajlaşmak buna hizmet etmiyor. Çünkü o an aklınıza geleni yazıyor yani konuşuyorsunuz aslında. Oysa bir mektup yazdığınızda belki yaptıklarınızı görüp yeniden düşünürsünüz. Birkaç kez yeniden yazmak istersiniz. Yazı insanın yüzüne bazen gerçeği çarpıverir. Mektup yazmanın farkı buradaydı.

(Remzi Kitabevi Kitap Gazetesi, Eylül Sayısı)

Yorum yapın

Daha fazla Söyleşi
İsahag Uygar Eskiciyan ile söyleşi – Lora Sarı

İsahag Uygar Eskiciyan?ın ?Pause Anıtı? kitabı Agos?a ulaştığında, ne yalan söyleyelim ilk aklımıza düşen Eskiciyan?ın Ermeni olup olmadığıydı. Hak verirsiniz...

Kapat