Bir Tersakan Geçti Çukurova’dan: Hasan Hüseyin Gündüzalp – Müslüm Kabadayı

Çeliğinin sertliği bakımından coşkundur dağ adamı. Dağ yeli gibi estiğinde çarpar ovalıları. Ancak her daim çıkınında yeni yolculuklara çıkaracak kadar yaşama sevinci ve mücadele azmi yüklüdür.
Toroslar’ın Gürleşen köyünde doğup Çukurova biteğinde boy atan sevgili Hasan Hüseyin Gündüzalp de yaşam coşkusunu ve mücadele azmini bulunduğu her ortamda hissettiren bir kişilikti. Onunla 1995’te tanışmıştık; o yıl Adana ve Antakya’da İnsancıl Dergisi’nin temsilciliklerini faaliyete geçirmiştik.

12 Eylül faşizminin verimliliğini yok etmek istediği Çukurova ve Amik’in üretken edebiyat ve sanat insanlarını kısa sürede bir araya getirmiştik. Antakya Kültür Merkezi ile Adana Kültür Merkezi’nde yaptığımız panel, şiir ve müzik dinletileriyle tiyatro gösterimlerinde salon dolardı, bazen insanların ayakta kalmaktan hiç rahatsızlık duymadıklarına tanık olurduk. Adana’da Muhittin Çoban, Ali Ozanemre, Yusuf Kaptan, A.İbrahim, Bülent Gökgöl aklıma ilk gelen dostlardı bu çalışmalarımıza omuz verenler. Antakya’da da Niyazi Sakallı, Cuma-Zübeyde Oruç, Yusuf Recepoğlu, Şemsettin Bilgin, Ata Kuş, Songül-Nimet Dibo, Ahmet Hamurcu vd. arkadaşlarımız emek vermişlerdi.

Dergicilik, bizim için lokomotifti. Bir biçimde sekteye uğrayan dergi çalışmamızın ardından yeni bir dergi için kolları sıvamaktan hiç geri durmadık. İnsancıl’dan sonra biz Antakya’da beş yıl yayın ve kültür-sanat faaliyeti sürdüren Amik Dergisi’ne emek verirken, Hasan Hüseyin Gündüzalp ve arkadaşları da Adana’da Lül Dergisi için çaba göstermişlerdi. Daha sonra biz Ankara’da Yoğunluk, onlar da Adana’da Tersakan Toros çalışmasına gömülmüştük. Gerek bu dergi, gerekse Çukurova Sanat Günleri etkinliklerinde ve Kitap Fuarı’nda birbirimize hep destek atmayı sürdürdük. Şair-Yazar Ali Ozanemre’nin Tersakan Toros’un yayın haklarını Hasan Hüseyin Gündüzalp ve Bülent Gökgöl’e devretmesiyle “Tersakan” adıyla yeni bir dergi çalışması için kolları sıvayan dostlarımızı, ne acı ki trafik kazasında kaybettik. Bu kez dergi lokomotifi kendi rayından çıktı ve iki canımızı aramızdan aldı. Acımız büyük, bize iş ve güç düşüyor. Enerjilerimizi bu kez onlar için yenilemenin zamanı. İlk işimiz “Tersakan”ı hacimli bir dergi olarak hazırlayıp – yarısını onların sanatlarına ve yapıtlarına ayırarak – yayınlamak olmalı.
Doğrusu, son dönemde dostlarımızla konuşurken “Mermiler yakınımıza düşüyor!” diyorduk. Artık yüreğimizi parçaladı ölüm mermisi. Bu yürekle yazmanın ne denli zor olduğunu söylemeye gerek var mı?

Onları özlem ve sevgiyle anıyorum. Sevgili Hasan Hüseyin Gündüzalp’e, “Yuğ” romanı dosyasıyla ilgili 31.08.2004’te yazdığım mektubu paylaşmak istiyorum. Bildiğim kadarıyla Bülent Gökgöl’ün şiir kitabı “Davuş” Karahan Yayınevi tarafından yeni yayınlanmıştı. Şimdi iki şairimizin de yayınlanmamış çalışmalarını gün ışığına çıkarmak da dostlarının sorumluluğunda. Diliyor ve umuyorum ki, bu işin de altından kalkarız.

“YUĞ YUĞ YUĞ”A “YUĞ”
Sevgideğer Hasan Hüseyin,
Hani Cemal Süreya’nın “1940’lı yıllarda Dostoyevski’yi okudum, huzurum kaçtı.” dediği üzere, bu çalışmana eğildiğim andan beri kafamda oluşan sorulara yanıt aramakla meşgulüm. “Kendime meşgulüm, işgalinizi yakarım.” diyesi geliyor insanın.

“Yuğ Yuğ Yuğ”, bizim edebiyatımızda bugüne kadar yayınlandığına tanık olmadığım bir felsefi deneme. Geçenki telefon görüşmemizde söylediğin üzere Batı’da gündeme gelen “yeni roman” akımıyla da ilişkilendirmek doğru değil diye düşünüyorum. Alain Gibb’lerin geliştirdiği “yeni roman”da bilinçakışı, bilinçaltının dışavurumu çerçevesinde gerçekleşir. Oysa senin çalışmanda bilinç ve üstbilinç var yaşama dair, insana dair. Bir bakıma “insan felsefesi”ni yeni bir anlatı tekniğiyle ortaya koymuşsun. Dikkat etmeni istiyorum, “bilinçüstü” demiyorum, “üstbilinç”e vurgu yapıyorum.

“Felsefi bir deneme” olarak nitelemem, sadece “Kalmak, Ölüm, Saygı, Sevgi, İnan, Rest” gibi somut-soyut sözcüklerin kavram-kişileştirilmesine dayanmıyor; nerdeyse her bölümü, bölüm içindeki her kesiti “yuğ” töreninin birer bağımsız ritüeli olarak da değerlendirilebilecek kadar ayrıştırılmış olmasını ölçü alıyorum. “Bütün” ile “Kabilesi Olmayan Su Derili Reisi”nin, metnin en sonundaki “Su, sessizini almış arkasına akmadan gidiyordu” dizesinde “suyla başlayan yaşam suyla akmadan, ancak kirlenme-arınma devinimi içinde yeniden üretiliyor”u sorgulatıyor da; onun için “felsefi bir anlatı” dendiği kadar “felsefi roman” olarak da nitelenebilir. Burada “roman” terimi klasik edebiyattaki anlamından sıyrılıyor ve “romanım hayat”a dönüşüyor. “Zifiri”, “Zifiri Dil” seslenmelerin ise, “Hiçbir zaman tam karanlık değildir gece” şeklinde hatırladığım Eluard’ın bir dizesini getirdi aklıma. Aslında insan, “hayat” sözcüğünün kökü olan “hay”dan türeyen “hayvan”ın doğadan kopma kaosunu aralamaya çalışmakla, “anlam”ı icat etmişse, bu “anlam”lara insan doğasını yükleyerek “yalnızlığı”nı gidermek için nasıl bir “dil” kurduğunun izlerini de senin çalışmanda görmek mümkün. Bu anlamda “ŞİİR’in romanı” diyebiliriz.

Sen farkında olarak ne kadarını ürettin bilemiyorum ama, yapıtın kendisi karmaşık ve sık tekrarlarla, özellikle aynı sanat oyunlarının tekrarıyla sıkıcı, anlaşılmaz gibi bir izlenim verse de, yaşamı insan türünde yeniden yeniden üreten şeyin neler olduğunu baskınca açığa çıkartmak bakımından tezatları çok okkalı biçimde kullanman yerinde olmuş. Böyle bakmayan biri, yani bunların neyi açığa çıkardığını fark etmeyenler, bunları itici söz oyunları olarak düşünebilirler. Bu bakımdan, bazı bölümleri ortaklaştırarak sadeleştirmekte yarar görüyorum. Bu, aynı zamanda böylesine takip edilmesi güç bir anlatıyı, daha akıcı hale de getirir.

“sana dair, özür sona dair mi… İm oluyor,” şeklinde devam eden bir bölüm var 9. sayfada. Hem biçim ve biçem hem de tematik çağrışım bakımından çok çarpıcı bir bölüm. Bu bölümde yer alan “yalnızlığın aslı yok”u benim yaptığım gibi tırnak içine alman ya da büyük harflerle yazman, anlatının özü bakımından da doğru olur sanıyorum.
Çalışmanla ilgili yazım, noktalama konusunda sayfaların üzerine notlar düştüm. Nerdeyse bazı sayfalarda haritalar oluşturdum. Ancak, bazı işaretleri ters kullanman, özellikli mi diye de sormak istiyorum. Çift tırnakların yönlerinin bazı bölümlerde farklı, satır atlamalarıyla verilmesi gibi… Üç noktayı da çok sık kullanıyorsun, bu da okuma tekniğindeki “duraklı okumak” adına mı?

Çocukluğa dönüşün mekanı Toroslar’da kullanılan yer adları dahil kimi yöresel sözcük, kalıplaşmış sözler başta olmak üzere yaygın olarak bilinmeyenler için ya dipnot ya da sözlük vermek gerekir diye düşünüyorum. Bunlarla ilgili sayfalara kendimce hatırladığım başka örnekler yazdığımı bilmeni istiyorum. Açıkçası, birkaç gündür bu metin üzerinde çalışırken benim yaşadıklarım, düşündüklerim, yaptıklarımın da ayrıca öyküsü yazılabilir sanıyorum. Çok da çarpıcı bir şey olacağına inanıyorum. Bir araya geldiğimizde paylaşırız.

“KİRLENEN SU”larımızı “YIR”lamak üzere gözlerinden öpüyorum. Nuray ve Ilgınsu’ya sevgiler…

Yorum yapın

Daha fazla Biyografiler, Makaleler, Yazarlarımızın son çalışmaları
Bizim Bobby – Zafer Köse

Granma teknesi, 2 Aralık 1956 günü şafaktan önce Küba’nın güneydoğu sahiline yaklaştı. Bordada dikilmiş karanlık sahile bakan Fidel’in yanı başında,...

Kapat