Bir Varoluş Mücadelesi: Eşikteki Eylül

“Nisan en zalim aydır, gövertir
Leylakları ölü toprakta, yoğurur
Anılarla istekleri, uyarır
Uyuşuk kökleri bahar yağmuruyla”
T. S. Eliot

İngiliz şair Thomas Stearns Eliot, Çorak Ülke adını taşıyan o uzun şiirinin ilk dizesinde, Nisan’ı en zalim ay olarak seçmiştir kendisine. Ben seçimimi Eylül’den yana kullanacağım; Türkiye için ve bu topraklarda doğup büyümüş, tarihin yazılışına tanık olmuş bireyler için en zalim ay Eylül’dür bana kalırsa. Gövertir acıları, yakıp yıkar… Mahzundur, boynu büküktür, acıdır; acıtır Eylül… 1980’dir, darbedir; darağacıdır… Sokağa çıkmak yasaktır! Dipsiz bir hüzne gark eder insanı… Gökyüzünü kuşatan kurşuni bulutlar, ardından pencerede tıpırdayan yağmur, hüznü yoğurur, mayalar, çoğaltır… Bilenmiş bir bıçağa evrilir hüzün, insanın acıyan yanını kanatır durur… Eylül’le birlikte, “Her gün yağmalanan/talan edilen sevincimiz/kurudu galiba büsbütün/su yürümüyor dallara”1…

İşte yine “saman sarısı”, “kavun acısı” bir Eylül indi kente; ölümle kol kola, yan yana; ölüme eş… Sohbet eyliyor o koyu siyah acıyla… “Esmer ayakları çıplak bir yağmur” iniyor toprağa; incecikten… Rüzgârın huzursuz çığlığı, ansızın bastıran yağmurla birlikte sakinleşiyor; annesinin memesine kavuşmuş bir bebek gibi… Buğulu camları yalayan Eylül yağmuruyla, toprağın ıslak ve üşüten soluğu her yanı kucaklıyor. Ve derken, ben usulca “Eşik”ten içeriye süzülüyorum… Uzun ince bir yolda, ağır adımlarla ilerliyorum… Sessizce, usuldan… Dışarıda küçük, nazlı ırmaklar oluşturan yağmur devam ediyor… Ama Eylül tüm hüznüne, buruk tadına rağmen yine de umut vaat ediyor… Her şeye rağmen…

DARBEDEN ARTA KALAN ANILAR…

12 Eylül 1980 darbesinin üzerinden tam 31 yıl geçti. Darbenin izleri, o günleri direkt yaşayan bireylerin ve onların bugün 30’lu yaşlarını sürmekte olan çocuklarının hayatları üzerinde asılı duruyor. Hâlâ! Üstelik kimileri etinde, bedeninde taşıyor bu derin izleri; içeride, ruhlarında oluşan yaralarsa zaten durmaksızın kanıyor. 80 darbesinin işkenceye uğrayan, acılarla inleyen, her şeye rağmen direnen gençleri bugün orta yaşı çoktan aşmış, yaşını başını almış, kemale ermiş insanlar artık. Tabii hayatta kalanlar… Son yıllarda, bu insanların 12 Eylül ile ilgili tanıklıkları, acıya bulanmış anıları peş peşe kitaplaştırılarak yayınlandı. Söz gelimi: O günleri yaşayan kadınların anılarından oluşan “Tanıklıklarla 12 Eylül/Kadınlar Anılarını Paylaşıyor (KYD Yayınları, 2010)”… Ardından yaşı 40’ı aşmış, kadın-erkek herkesin o gün neler yaşadıklarına dair anılarından oluşan “12 Eylül Sabahı (Heyamola Yayınları, Eylül 2010)”… 1980 doğumlu Meral Akbaş’ın bir ödev çalışması olarak başlayan, sonra bir teze ve derken bir kitaba dönüşen “Biz Bir Orduya Kafa Tuttuk Arkadaş/Mamak Kitabı (Ayizi Kitap, Mayıs 2011)”… O günler; pek çok romana, filme, belgesele konu oldu. Ancak hemen hepsi bugün 40’lı-50’li yaşlarını sürmekte olan insanlar tarafından ele alındı…

EYLÜL’ÜN GÖZÜYLE O GÜNLERE BAKMAK…

Peki, o günlerde doğan ya da o sıralar henüz küçük bir çocuk olan ve bugün 30’lu yaşlarda yola devam edenler tarafından 12 Eylül’e nasıl bakılıyor dersiniz? Onlar 12 Eylül’ü nasıl yorumluyor; nasıl görüyor o Eylül sabahını? İşte Irmak Zileli’nin, “Eşik” romanı bu soruların cevabı için bir örnek oluşturuyor. Eylül 1980’de iki yaşında bir çocuk olan Zileli, bugün 33 yıllık bir yaşam yolcusu olarak bu ilk romanıyla, küçük kız çocuğu Eylül’ün gözüyle o günlere bakıyor… 1980 darbesinin; o çalkantılı, kaçıp-kovalamacalı, saklambaçlı günlerinin Eylül ve ailesi üzerindeki etkisini, küçük kızın penceresinden seyrediyoruz romanda. Hayat, acısıyla tatlısıyla akıp giderken Eylül’ün büyüme, birey olma çığlığına kulak veriyor; dahası varolma serüvenine tanıklık ediyoruz. Elbette insanı yaşadığı toplumdan, o toplumun gerçeklerinden ve tarihinden bağımsız ele almak mümkün değil. Eylül’ün hikâyesi de, 12 Eylül 1980 darbesinin yaşandığı o kapkara günlere paralel bir şekilde yol alıyor. Yani Irmak Zileli, bir Türkiye gerçeğiyle; unutulmaması gereken bir gerçekle birlikte örüyor hikâyesini. Askeri baskı dönemini, bir çocuğun bakışıyla aktaran lezzetli bir dönem romanı sunuyor. 12 Eylül ve onu takip eden günler, aylar hatta yıllar boyunca yaşanan siyasi/ideolojik ayrışmaların, kavgaların tam orta yerindeki Eylül’ün hikâyesi, aynı zamanda Türkiye’nin hikâyesi olarak karşımıza çıkıyor. Ancak şaşırtıcı olan şu ki, romanın hiçbir satırında tarih/dönem belirtilmiyor…

80 KUŞAĞINI ANLAMA OLANAĞI…

12 Eylül ve sonrasının ayrışmalı, çatışmalı, işkenceli günlerinde solcu, devrimci bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen Eylül; 80 kuşağının, söylenegeldiği üzere apolitik, düşünmekten yoksun, sinik, kayıp bir kuşak olmadığını düşündürtüyor insana. Ezber bozduruyor da demek mümkün. Çünkü bu küçük kız çatışmaların ortasında kendi çıkmazları, gelgitleri, kırılganlıkları, suskunlukları, karasızlıkları, zaafları, seçimleri, umutlarıyla yoğrularak varoluşunu tamamlıyor. Dahası yaptığı seçimlerle kendi yolunu çizmeyi başarmış, dönüşümünü gerçekleştirmiş (ruhsal, düşünsel ve elbette fiziksel olarak), biçimlenmiş, olgunlaşmış ve eşiği aşmış bir kadın çıkıyor karışımıza… Eylül’e bakmak; 80 kuşağına biraz daha yakından bakmaya, bu kuşağın çocuklarını biraz olsun anlamaya olanak tanıyor. Romanda tam olarak bir tarih belirtilmese de hikâyenin hangi döneme ait olduğu, hangi zamana işaret ettiği gayet açık. Üstelik tarih belirtilmemiş olması, hikâyeyi bir döneme hapsolmaktan kurtarıp sınırlarını genişletiyor; çok daha evrensel kılıyor. Eski bir bordo bavulla başlayan ama o bavula sığmayıp taşan, herkese ulaşan bir hikâye Eylül’ün hikâyesi. Edebiyat da bu değil mi zaten; zamanı, mekânı, sınırları aşmak, geleceğe akmak, insana dokunmak…

KENDİNE HAS BİR ÜSLUP

Irmak Zileli’nin romanında kendine has bir üslup göze çarpıyor. Kendine has kıvrak bir dil, kendine has akıcı bir anlatım ve kurgu… Yer yer, özenerek kurulmuş mizahi bir dil… Süsten püsten uzak, mümkün olduğunca kısa ama imgenin gücünden ve büyüsünden fazlasıyla istifade edilmiş cümlelerle örülmüş, derinlikli bir hikâye okuyoruz. Mümkün olduğunca yalın, açık ve net bir anlatımla karşılaşıyoruz. Romanda, neredeyse gereksiz hiçbir sözcük ya da cümle yer bulamamış kendisine. Müsaade edilmemiş gereksizliklere… Ayrıca bir yazar sesi işitemiyoruz satırlar arasında ilerlerken. Üçüncü tekil şahıs bir anlatıcı ses refakat ediyor okura. Fakat ansızın değişebiliyor anlatıcı; kimileyin Ayşe, kimileyin Hasan, kimileyinse Eylül’ün sesini duyuyoruz. Karakterler arasında gezinen bir anlatıcı söz konusu yani. Başlangıçta Eylül’ün annesi Ayşe ve babası Hasan’ın sesi ağır basıyor. Anlatıcı ses onların bakış açısı ve bilinciyle sesleniyor. Ancak zaman akıyor, Eylül büyüyor ve derken 10 yaşına adım atıyor. Ve bundan böyle Eylül’ün sesi yükseliyor anlatıcı olarak. Artık aklı eren, usuldan bir genç kıza evrilen, “birey” olarak varolmaya çalışan Eylül’ün sesi, romanın sonuna dek yankılanıp duruyor. Giderek daha tok ve kendinden emin bir sese dönüşüyor üstelik…

DAİMİ BİR BELİRSİZLİK VE TEDİRGİNLİK…

Evet, romanın başkahramanı, eşikteki Eylül… Ama Eylül’ü daha yakından tanıyabilmek, daha iyi anlayabilmek adına öncelikle diğer kahramanların kişiliklerine, duygu ve düşünce dünyalarına göz atmak gerekiyor. Çünkü Eylül’ün yoğrulup biçimlenmesinde, birey olma macerasında en başta onu dünya getiren anne-babasının, sonra etrafındaki diğer insanların, içinde yaşadığı toplumun çok büyük etkisi var. Doğal ve kaçınılmaz olarak… Eylül’ün çok sevdiği ve kahramanı olarak bellediği babası Hasan, bir devrimci… Devrimci bir partinin ikinci adamı… Nedense adı değişen, konu komşu tarafından ne iş yaptığı merak konusu olan, eve misafir geldiğinde fare gibi kaçacak delik arayan bir baba. Hep kaçak… Ama çok eğlenceli bir oyun arkadaşı… Annesi Ayşe de babası gibi bir devrimci; kendini devrim mücadelesine adamış bir kadın, bir gazeteci; partinin dergisi için alın teri döküyor… Devrimci partinin lideri olan Atilla Dayı’nın kız kardeşi… Dayı, darbenin tutsak ettiklerinden; parmaklıkların ardında… Komşu teyzenin “pis konist” dediği bir adam… İçerisinde bulunulan dönem itibariyle böyle bir ailenin yaşamı; daimi bir belirsizlik ve tedirginlik üzerine kuruluyor doğal olarak. Kapı zilleri ürkütüyor, ürpertiyor… Korku ve endişeye gebe; yüreği ağzında yaşamak şart oluyor. Sürekli köşe kapmaca ve saklambaç oynamak, boyuna ev taşımak kaçınılmaz hale geliyor. Küçük Eylül için alışması zor, boyundan büyük yenilikler dayatıyor hayat. Ha bire okul değiştirmesi gerekiyor örneğin ve ardından yalnızlık; yeni arkadaşlar, yeni bir çevre edinme zorunluluğu… Küçük yalanlar söylemeyi öğreniyor sonra; anne babasının öğrettiği rolleri kusursuz oynuyor. Her çocuk gibi o da başarılı bir “oyuncu”… “Oportnis”, “reviznonis”, “pis konist”, “soysal faşist”, “domegog”, “manfisto” kelimelerinin ne demek olduğunu çözmeye çalışıyor; Stalin’in bir çikolata markası olup olmadığını merak ediyor Eylül… Gün be gün kabuğuna çekiliyor; kendi içinde bir yerlere gizleniyor. Çekildiği o köşeden anlamaya, anlamlandırmaya, kavramaya çalışıyor olup biten her şeyi; annesini, babasını, Ati dayısını… Ve kendisini…

“EYLÜL’ÜN HAYATINI ELİF’E KİM VERECEK?”

Ülkede taraflar arasında ve her bir tarafın kendi içinde görüş ayrılıkları keskinleşirken, baba ve Ati Dayı arasına da ideolojik bir uçurum giriyor. Sola inancını kaybetmeye başlayan, yan çizen babaya karşı sert bir tavır alıyor dayı; eski yoldaşını siliveriyor. Yaşananlar, karı-koca arasında da sert rüzgârlar esmesine sebep oluyor ve çatırdayan evlilik boşanmayla noktalanıyor. Eylül, annesi ve babası arasında bir sarkaç gibi salınıp duruyor; babasının değer yargıları ile annesininkiler arasında… Gün geliyor babası, sevgilisi Zeynep ile tanıştırıyor Eylül’ü. Ve yine gün geliyor o sevgiliyle yurtdışına kaçmak zorunda kalıyor. Ya da Eylül’ün anlayamadığı sözcükle dile getirecek olursak “iltica” ediyor. Derken baba-kız mektuplarla “iletişim kurmaya çalışıyorlar”. Eylül’ün gözü posta kutusunda her an. Yüreği ise ağzında… Tüm bu olup bitenler, çocukluktan genç kızlığa doğru yol alan Eylül’ü hayli sarssa da kendi rotasını çizmesi ve birey olması adına onun önünü açıyor. Ancak Eylül’ün varolma mücadelesinde yolundaki tüm engelleri kaldıran bir başka önemli olay daha var: Yeni okulundaki yeni sıra arkadaşı Elif, bir anda okula gelmez oluyor. Okulu bırakmak zorunda kalan ve evlendirilmek üzere köye gönderilen Elif için bir şeyler yapmak gerektiğini, ona yeni bir hayat vermek gerektiğini düşünüyor Eylül. Üstelik bu düşüncelerini cesurca dillendiriyor. Öğretmeni ve annesinin ardından yine bir mektup vasıtasıyla uzaklardaki babasıyla da paylaşıyor düşüncelerini. “Eylül’ün hayatını Elif’e kim verecek?” diye soruyor babasına…

İşte tam burada Eylül’ün sesine kulak versek iyi olacak: “Babasına da yazacak bunları. Onun düşünceleri varsa, Eylül’ün de var. Bugüne kadar sustuğuna saysın. Neden korkuyor ki? Elif o mektubu yazmaya korkmadıysa, Eylül de korkmayacak. Korkusuz ve yüksek sesli bir mektup olacak bu. Hemen değil. Biraz daha düşünüp öyle. Babası gibi yapmayacak. Acelesi yok. Düşüncelerini olgunlaştıracak önce. Belki annesiyle de konuşur. Aslında hiç ihtiyacı yok. Onun desteğini almak için değil. Fikir verir. Onun söylediklerini de olduğu gibi alıp koymayacak ki mektubuna. Bak hala etkileniyor babasından. Ne önemi var bunun? Annesinin fikirleri tu kaka mı? Doğruysa onlardan da yararlanır, gocunacak bir şey yok. Gerekirse dayısına da gider. Ona biraz kitap verir. Anlatırsa düşündüklerini, ihtiyacı olan kitabı hemen tespit eder o. Babasının önerdiklerini de okur tabii, ne olmuş? Artık merak ediyor. Hep etti aslında. Çekindi yalnız. Öğreneceklerinin kafasını daha da karıştırmasından çekindi. Ama yok artık kimseden bir çekinmesi. Dayısının hoşuna gider diye de yapmıyor bunu. Babası böyle düşünebilir ama o da mühim değil. Ne derse desin. Okuyacak ve değerlendirecek. Beynini böyle bir kavanoz gibi açacak. Bugüne kadar inatla kapalı tuttu kapağını…”

EYLÜL EŞİKTEN GEÇERKEN…

Ve artık susmuyor Eylül; artık kendi düşünceleri var… Elif ile ilgili yaşanan olay Eylül’de tam bir bilinç sıçramasına yol açıyor, o güne kadar hep karışık olan kafası aydınlanıyor, düşünceleri iyice berraklaşıyor… Eylül, her şeye rağmen umut vaat ediyor… Elif adeta sihirli bir değnekle dokunuyor Eylül’e… Kapıcı kızı olan, küçük yaşta zorla evlendirilmek istenen Elif, Eylül’ün kendi küçük, bireysel dünyasının dışında başka dünyaların, başka hayatların da varolduğunu görmesini, toplumla irtibata geçmesini sağlıyor. Böylece Eylül eşikten geçerken elinden tutan kişi oluyor Elif…

Irmak Zileli, sırtını otobiyografik ögelere dayayan –ancak kesinlikle “anı” ya da “otobiyografik roman” olarak nitelendirilmemesi gereken- , 12 Eylül ve sonrasının, ailesiyle birlikte küçük bir kız çocuğunun yaşamına nasıl yansıdığını; onun hayatına nasıl bir şekil verdiğini anlatan bu ilk romanla, roman yazmanın eşiğini atladı diyebiliriz… Mühim olan, kazasız belasız eşikten atlamak, emin adımlarla yürümeye ve elbet fırın fırın ekmek yemeye devam etmek; gerisi gelir zaten…

Elif Şahin Hamidi

Roman Kahramanları dergisi, Ocak 2012

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here