Jaklin Çelik: “Bana yol gösteren kendi travmam oldu”

JAKLİN ÇELİK
“Bana en doğru yolu gösteren kaynak kendi travmam oldu”

Jaklin Çelik, son kitabı “Öfkenin Şenliği”nde Ermeni toplumunun ortak bellek haline gelen travmasından yola çıkarak örüyor hikâyesini. Eskimeyen zamanın izini sürerek ölülerin ruhlarıyla kucaklaşmak ve ortak acılarını bir nebze olsun hafifletmek istercesine… Gitmiş, gitmek zorunda bırakılmış, yersiz yurtsuz insanların acıyan yanlarına merhem olmak istercesine… Çelik, bu romanı yazarken pek çok kaynaktan faydalanmış olsa da, ona en doğru yolu gösteren kaynak kendi travması olmuş. Jaklin Çelik ile Ermeni toplumunun ortak acısını haykıran bu son romanını konuştuk…

SÖYLEŞİ: Elif Şahin Hamidi
FOTOĞRAF: Muhsin Akgün

Elif Şahin Hamidi: Romanda anlatıcı, “Bize miras kalan şey ölülerin acılı ruhlarıydı ve onlardan kaçış yoktu. Bu yüzden zaman eskimiyordu. Uzun zaman dilimleri arasında ağır çekim bir film gibi hareket ediyordu görüntüler, anılar, anlatılar, arta kalanlar. O film kuşaklar arasından çelikten bir çubuk gibi herkesin içinden geçiyordu. Bu yüzden mirası sahiplenmemek gibi bir seçenek yoktu” diyor. Bu mirası sahiplenmiş olmak mıdır size Öfkenin Şenliği’ni yazdıran?
Jaklin Çelik: Evet, bir anlamda öyle de denebilir… Her ne kadar yola bir 1915 romanı yazmak için çıkmadıysam da, yüzü biraz da kendiliğinden, ister istemez o tarafa dönmüş bir metin oldu Öfkenin Şenliği. Size kalan bir miras varsa, o mirası reddetmek gibi bir şansınız olabilir mi? Miras, siz reddettiniz diye ortadan yok olmaz ki… Aksine daha da belirginleşir. Çünkü reddiyenizin sebeplerini önce kendinize, sonra başkalarına anlatmak durumunda kalırsınız…

Elif Şahin Hamidi: Nasıl bir çalışma sürecinin ardından ortaya çıktı kitap; tehcir hakkında yayımlanmış başka kaynaklardan, kendi aile hikâyelerinizden ve belki de kutsal kitaplardan faydalandınız mı kurguyu oluştururken?
Jaklin Çelik: Aşağı yukarı beş yıllık bir süreçte tamamlandı kitabın yazımı. Aile hikayeleri, fotoğraflar, mitoloji, kutsal kitaplar ve son dönem 1915’le ilgili yazılmış birtakım romanları gözden geçirdim. O kitapların ne dediğini aşağı yukarı bildiğim halde bakma ihtiyacı duydum çünkü gerçekten farklı bir bakış açısı geliştirmek istiyordum. O döneme ait faydalandığım önemli kaynaklardan biri de 1914 öncesi Ermeni Köy Hayatı kitabı oldu. Paganizmden beslenen birçok Ermeni ritüeli kapalı bir anlatımla dahi olsa metinde yer aldı. Dediğim gibi 1915 romanı yazmak için oturmamıştım masanın başına. 2002 yılında Türkiye’nin 35 şehrinin kırsalında kilise fotoğrafları çektim. 2007’de Ermenistan seyahatimde, Yerevan’da Ağrı Dağı’na bakarken sınırın ötesini düşündüm, geldiğim yeri. Ve kendi aidiyetimi sorgulamaya koyuldum ister istemez. Bu benim için bir kırılma noktasıydı diyebilirim. Ne oldu derseniz, tam anlamlandıramadığım bir şey oldu. O sınırda bana acı veren şeyin ne olduğunu isimlendiremediğimi fark ettim. Belki de sınır olduğu için acı da tarifsiz kalmıştı. Aynı duyguyu Suriye-İsrail sınırında, İsrail’in 1960’larda yerle bir ettiği Golan bölgesinde bulunan Qnaytra’da yaşadım. Sonra başka ülkeler ve giden, gitmek zorunda kalan insanların yüzlerindeki o huzursuz ifade. Hollanda, göçmenler konusunda hassas dengeleri gözeten “kozmopolit” ülkelerden biri. Ama buna rağmen insanların yüzündeki o yersiz yurtsuz ifade, bulunulan yerdeki o eğreti hal kendini ele verir. Yaşam dayatılan kimliklerle kuşatılmışken aksi düşünülemez herhalde. Hele ki son yıllarda çokkültürlülük söyleminin bir aktörü haline getirilme talebi… Sürekli bir yerlerde kendini anlatmaya çalışan biri olarak yakalamaya başladım kendimi. Sadece sorulduğunda değil, sorulmadığında da böylesi arızalı bir hal içine girmiştim. Aslında söylemek istediğim şey okuduğum kaynaklar dışında faydalandığım ve bana en doğru yolu gösteren kaynak kendi travmam oldu…

Elif Şahin Hamidi: Romanda üç karakterin iç içe geçmiş hikâyesini okuyoruz; tüm olup bitenleri din, Tanrı ve ırkı üzerinden sorgulayan Şake-Ayşe, metruk evde sıçanlarla birlikte yaşamını sürdüren Ramela ve son kuşağın temsilcisi anlatıcı. Bu temsilci, milliyetsiz, Tanrı’yı yok saymış yani dinsizleşmiş bir karakter ve geçmişin devrettiği acıları antidepresan yoluyla belleğinden silmeye çalışıyor. Anlatıcının, sıçanların cirit attığı eve (vatana) dönüş amacı, evi satarak geçmişin hayaletlerinden kurtulmak. Mümkün müdür geçmişin yakanızdan düşmesini sağlamak?
Jaklin Çelik: Pek mümkün görünmüyor. Edebiyat bu mümkünsüzlüğü ortaya çıkarmanıza yardımcı oluyor. Bir çeşit tanı. Bu konulan tanı, aşağı yukarı yüz yıllık bir süredir; sizi bir tüp geçitte yaşamaya mecbur kılmışsa, geçmişi bir soluk olarak atmaya çalışsanız bile teninize yapışıyor, yakanızdan düşse ayaklarınıza dolanıyor. Romandaki milliyetsiz karakter de nereye giderse gitsin o tüp geçitten bir türlü çıkamıyor. Bundan dolayı atmosfere karışması imkansız gibi. Antidepresan kullanarak belleğini susturmaya çalışıyor. Bulunduğu yerde bir çeşit unutma ve hatırlama oyunu oynuyor.

Elif Şahin Hamidi: Romandaki başkarakterlerden biri de sıçanlar aslında. Neden sıçanlar; Ramela, anlatıcı ve Şake’yi (sıçanlar Deyrüzor Çölü’nde Şake’nin kulak kıkırdağını yiyor) sıçanlarla buluştururken amaçlanan neydi? Ve böyle bir karakteri (sıçanı), gerektiği gibi anlatabilmek adına sıçanlarla ilgili bir araştırma da yaptınız sanırım…
Jaklin Çelik: Sıçanlar insanlar nezdinde “iğrenç” yaratıklar olarak tanımlanıyor. İnsanların karşısına sıçanları koyarak iğrençlik konusunda hangisinin daha ağır bastığını sorgulamaya çalıştım. Kendi doğası içerisinde tüm canlıların bir yaşam stratejisi vardır. Şake’nin kulak kıkırdağını yiyen sıçanla Ramela’yı savaşa kışkırtan sıçan arasında davranış olarak hiçbir fark yok. Ya da Tanrı’nın evinde bir din adamı tarafından tek bir tekmeyle öldürülen sıçanla, 1915’te öldürülen insanlar arasında da şekil olarak bir fark yok. O halde bizim iğrendiğimiz, iğrenç olarak tanımladığımız şey vahşet. Biri sıçanlar, beklenilen vahşet senaryosunu ortaya döküyor, tüm açıklığıyla, çıplak. Ama ya insanlar; onlardan, o modern dünya insanından beklenilen davranış ne kadar kapanırsa kapansın, ortaya çıktığında önce kendinde şaşkınlık yaratıyor. Metnimi oluştururken sıçanlarla ilgili bir araştırma yaptım ve edebiyatta yazarların bir karakter olarak sıçanı işleyiş şekillerini inceledim. Ama benim çalışmama en çok ışık tutan çalışmalardan biri yurtdışında, üniversitelerden birinde yayınlanmış bir makaleydi. O makalede farelerin birbirleriyle empati kurdukları bilimsel olarak açıklanıyordu. Birinin çektiği acıyı diğerleri de hissedebiliyor, tepki veriyorlardı. Ortak yaşam alanlarında acıyı deneyimleyen kaynağa/aktöre, o herneyse, örneğin ilaçlı sıvı enjekte eden bir şırınga, toplumsal bir belleğe dönüşebiliyordu. İkincisi ise Ortaçağ’da Veba Salgını’nda “Fare Kral” figürüydü. İnsanlardan korkup kaçan fareler sığındıkları yerde sıkışık olarak yaşamaya başlıyorlar. Bir süre sonra oradan kurtulmaya çalışıyorlar ama kuyrukları birbirlerine dolanıyor. Çabaladıkça dolanan kuyruklar birbirine daha sıkı düğümleniyor. Birbirlerinden kurtulamayan fareler bir süre sonra tek bir organizmaya dönüşüyorlar. Romandaki karakterlerle sıçanların yollarının sürekli kesişmesi bu iki durumu anlatıyor. Travmanın ortak bir bellek haline gelmesi ve bu travmatik durumdan kurtulamama hali.

Elif Şahin Hamidi: Çok ayrıntılı tasvirler ve metaforlarla örülü bir hikâye okuyoruz. Bu ince ince işlenmiş tasvirlerle o metruk ev gözle görünür kılınıyor; adeta küf kokusu insanın ciğerlerine doluyor, kırık dökük camlardan esen rüzgar yüzünü yalayıp geçiyor, sıçanların çığlıkları ve tıslamaları kulaklarında çınlıyor… Kilisede salınan buhurdanlığın içindeki ateşin sıcaklığını teninde hissediyor insan, Ramela’nın hazırladığı iksirin keskin kokusu dört bir yanı sarıyor… Bir de Diribaş ve Ölübaş’ın, Ayşe ve iç sesi Şake’nin ve de Keşiş Saliba’nın hikâyelerinin anlatıldığı bölümlerde masalsı, mitsel ve belki biraz da gotik bir anlatı dikkat çekiyor. Romanda kullandığınız anlatım tekniklerinden ve dilden bahseder misiniz?
Jaklin Çelik: Kurgu üç ayrı anlatıdan oluşuyor. Bu üç anlatıda dil de değişiyor. Bunlardan ilki tanık olunmayan o meşum tarihe ait olan dil. Burada dilin rotası Tanrı’ya dönük. Ayşe ve Şake var dilin odağında ve de onları besleyen yan karakterler. O yan karakterler ve olaylar bir anlamda bugünün kehanetini yazarken aynı zamanda geçmişin de aynı olduğunu vurguluyor. O dil aynı zamanda Doğu’nun dili. Tanrı ile insan arasındaki o yıkık köprüde çoğalıyor. Köprünün bir başında Tanrı diğer tarafında ise insan, din, ırk, devlet, milliyet ve insan elinden gelen ölümler sorgulanıyor. İkinci dil ise Ramela ve sıçanların arasında geçen savaşımın dili. O dil aynı zamanda anlatıcının hikâyesine yaklaşan bir dil. Eve ait tasvirleri yazarken kilise ayinlerinde kulağımın aşina olduğu bir org sesi eşlik ediyordu sürekli. Yazma serüvenime eşlik eden, romantik gelebilir ama tam tersi, bir nevi cezalandırmaydı orgun sesi. 1915’ten arta kalan iniltinin o org sesiyle cebelleşmesiydi, yani Tanrı’nın sesiyle. O’nun yolunda, din uğruna, dininden dolayı gelen ölüme, Tanrı’nın sesini temsil eden orgun sesiyle bir nevi didişme, isyan. Böyle bir sesin eşliğinde yazdım, özellikle evi ve odalarını. Ramela ve sıçanların kavgasında ise ciyaklamalar vardı, yani vahşetin sesi. Anlatıcı ise bahsettiğim tüp geçitte bütün bu kakafoni içinde boğulmuş olandı. Kurgu çok dağınık duran bütün bu anlatıların zamanla iç içe geçmesiyle oluştu. Herşey, karakterler, olaylar birbirini takip ederek yerlerine oturdu.

Elif Şahin Hamidi: Ses ve koku çağrışımları kahramanların ve biz okurların peşini bırakmıyor kitap boyunca. Ayrıca rakamlara yapılan vurgu söz konusu; “kırk” kez arka arkaya söylenen “Merhamet Ya Rab!” duası, duanın “yirmi ikinci” tekrarında yediği tekmeyle sıçanın yere serilmesi… Sıçanların istila ettiği “yirmi beş” kapılı ev, “dokuz” basamaklı, “on” basamaklı veya “on üç” basamaklı merdiven… Ses, koku ve rakamların romandaki yeri ve öneminden söz eder misiniz?
Jaklin Çelik: Sesler biraz önce anlatmaya çalıştığım gibi Tanrı ve insan arasındaki bir nevi zıtlaşma, çatışmanın dışavurumu. Aynı zamanda şiddetin hışmı. Koku ise daha çok evle ilgili tasvirlerde sesin habercisi. Ses ve kokuyla ev vahşete soyunuyor. Sayılarda ise bir tek ruhaniliğinden dolayı kırk sayısının özel bir yeri var. Merhamet Ya Rab duasının kırk kez arka arkaya söylenmesini destekleyen daha başka kırklar var. Ama onu takip eden rakamlar daha çok ev tasvirinde kullanıldı. Bir anlamda kırka tamamlanmamış eksik sayılarla semavi dinlerde yer alan tamamlanmamış kırkın insan psikolojisinde yarattığı eksikliklere dikkat çekmek istedim.

Elif Şahin Hamidi: Anlatıcı, “O soyut zamanlardan elimizde kalan tek şey köklerimizdi. Annemin Asurî kökeni, babamın babasının ikinci eşinden dolayı Müslüman Kürtlük bulaşmış Ermeniliği kendilerine karşı övgü, birbirlerine karşı ise sövgünün hedefi oluyordu. Nerden geldiğimizi, kim olduğumuzu biliyor oluşumuz bize bu coğrafyada eşine az rastlanır bir kök bahşetmişti” diyor. Ve romanda kökü olmayan biriyle de karşılaşıyoruz. Ramela’nın bodrumdan çıkardığı sandıktaki fotoğraflarda, hikâyesinin kökü olmayan tek kişi Raşit Edendi’dir: Mari’nin intiharından geriye kalan tek miras. Raşit Efendi’nin köksüzlüğünü nasıl okumak/değerlendirmek gerekiyor?
Jaklin Çelik: Tüm karakterlerin olduğu gibi Raşit Efendi’nin de ait olduğu bir kök var. Onu köksüz gösteren şey diğer kökü himayesi altına alması. Bu himayesine alma hali çok da masum değil aslında. Raşit Efendi, karısını bırakıp çocuğu yaşında bir kızla evleniyor. Bu kız katliamdan kurtulmuş, bulunduğu yere ölümlerin içinden geçerek ulaşmış. Onun birincil ihtiyacı bir koca değil elbette. Ama Raşit Efendi bir çaresizlikten faydalanıyor. Sonuçta Ramela da var, hem de yaşıtı. İlle de onları kurtarmak adına nikahına birini alması gerekiyorsa bunun Ramela olması gerekmez miydi? Ama o Mari’yi tercih ediyor. Çünkü fırsattan faydalanıyor. Nitekim o dönem bu tür evliliklere sıkça rastlıyoruz. Bu yüzden Ermeni anneanneler var. Orantıya vurduğumuzda büyükbabalar azınlıkta kalıyor…

Elif Şahin Hamidi: Ramela, “Bütün bunları hak edecek ne yapmışlardı da yerlerinden yurtlarından edilmişlerdi. (…) Doğdukları topraklardan uzaklaştıkça kendilerini istemeyenlerden de uzaklaşıyorlardı. Uzaklaştıkça burukluk yerini yıllarca onarılmayacak bir küskünlüğe bırakıyordu” diye düşünüyor geçmişin görüntüleri aklına düştüğünde. Bu küskünlük onarılamaz mı sahiden? Bugünkü Ermeni toplumunu bu bağlamda değerlendirir misiniz?
Jaklin Çelik: İnsan başına gelen kötü bir olay karşısında bir sorgulamaya gider. Önce kendi vicdanından yola çıkarak yapar bu sorgulamayı. “Ben ne yaptım da başıma bu olay geldi?” der. Kendi günahlarını sorgular. Ama öyle bir felaketle karşı karşıya kalıyorsunuz ki, sadece kendi ölümünüzle değil, ölümlerle çevreleniyorsunuz. Kitabın başında öldürülen sıçan için söylediğim “bir sıçan kendinden geçmiş bir şekilde insanların önünde yatıyorsa, ölüdür. Çünkü korkmadan insanların içine çıkmışsa, öldürülme korkusunu yenmiş demektir. Öldürülme korkusunu yenmiş sıçan, ölü bir sıçandır” tanımı Ermenilerin içinde bulunduğu durumu özetliyor diye düşünüyorum. Zaten o cümleyi orada geçirme sebebim de bahsettiğiniz küskünlüğün beslendiği kökle alakalı. Çünkü o insanların o tarihte başlarına bütün bunların gelmiş olmasındaki amaç onları kökleriyle birlikte söküp atmaktı. Bahsettiğim küskünlük o dehşet kültüründen besleniyor. Nitekim o dehşetten beslenen küskünlük bundan dört yıl önce Hrant’ın öldürülmesiyle ivme kazandı. Toplumlar geçmişlerinden ya da bugünlerinden dolayı birbirlerinden hazzetmeyebilirler. Dünya üzerinde yaşayan ne kadar toplum varsa bir o kadardır bunun örnekleri. Bazı toplumlar arasındaki onarımlar dilin ince kullanımını gerektirir. Siyasetin ve gündelik dilin işçiliği bu kadar kabayken, bu küskünlüğün nasıl onarılacağı bende de bir soru işareti olarak duruyor…

*************

Öfkenin Şenliği, acı bir mirası sahiplenmiş olmanın sorumluluğuyla yazılmış bir roman. Jaklin Çelik, Ermeni toplumunun, zamanın eskitemediği acısıyla hesaplaşmaya çalışıyor bu kitap vasıtasıyla. Bu hesaplaşmanın tüm toplum ve özellikle siyasiler tarafından yapılması artık şart; acıları dindirebilir ya da küskünlüğü onarır mı bilinmez ama bu hesaplaşma şart! Öfkenin Şenliği’ndeki acının çığlığına kulak verin…

NOT: Bu söyleşi, Remzi Kitap Gazetesi, Haziran 2011 sayısında yayımlanmıştır.

Yorum yapın

Daha fazla Söyleşi
Adalet Ağaoğlu’nun “benim yazarım” dediği yazar kim?

Kapat