Mükemmelin Peşinde Bir Müzik Adamı: Adnan Saygun

Müzikolog Halil Bedii Yönetken tarafından “Türk Beşleri” olarak isimlendirilen bestecilerin en tanınmışı Adnan Saygun hayata veda edeli 21 yıl oluyor. Ancak müziği ciddiye alan, çok sayıda besteye imza atan, eserleri evrenselliğe ulaşan, daima mükemmelin peşinden koşan, pek çok öğrenci yetiştiren, çağımızın en büyük bestecilerinden biri olan Saygun ölümsüz eserleriyle soluk alıp vermeye devam ediyor. Bununla beraber bestecinin hayatına tanıklık eden ve sanatsal yolculuğunda birlikte yol aldığı insanların hafızalarında da hâlâ capcanlı. Yedig’in “Anılardaki Adnan Saygun” adını taşıyan kitabı da bunu gösteriyor. 41 ismin Saygun ile ilgili tanıklıklarına yer verilen kitap, besteciyi daha yakından tanımak ve anlamak adına yeni bir kapı aralıyor. Saygun’ın ölümünden yedi yıl sonra vefat eden eşi Nilüfer Hanım, bu kitaba şahit olsaydı çok mutlu olurdu şüphesiz. Çünkü bestecinin ölümünün birinci yıldönümünde, kendisiyle yapılan bir söyleşide Adnan Saygun’un unutulmasından yakınıyordu Nilüfer Hanım. Yedig’in bu kitabının ardından Sadun Tanju’nun kaleme aldığı “Adnan Saygun’larda Çay Sohbetleri” isimli bir kitap yine Pan Yayıncılık tarafından yayımlandı. Dolayısıyla Nilüfer Hanım rahat uyuyor olsa gerek…

İlk Türk operasının (Özsoy Operası) bestecisi ve Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk devlet sanatçısı Adnan Saygun, 1991 yılında pankreas kanseri nedeniyle bu dünyaya veda etmişti. Hayatı boyunca hep mükemmelin peşinden koşan bu usta müzik adamının ölümünden bu yana tam 21 yıl geçmiş. Geçen onca zamana rağmen Saygun, büyük işler başarmış tüm sanatçılar gibi hafızalarda yaşamaya devam ediyor elbette. Sanatçının ölümsüzlüğünün aracı olan eserleri ise zaten genç yorumcular tarafından geleceğe taşınıyor, sonsuzluğa akıyor. Eserleri kadar sanatçıları yaşatan, ölümsüz kılan bir diğer unsur da hakkında yazılan biyografiler, henüz yaşarken kendisiyle yapılan söyleşiler ve de hayatlarında iz bıraktığı insanların tanıklıklarıdır kuşkusuz. İşte Serhan Yedig’in “Anılardaki Adnan Saygun” adını taşıyan kitabı, Saygun’un hayat ve sanat yolculuğunda kendine yer edinmiş 41 ismin tanıklıklarını aktarıyor. Bu 41 ismin Saygun ile ilgili anıları, sanatçının hayatına daha yakından bakmaya ve insani özelliklerini tanımaya olanak sağlıyor. Pan Yayıncılık tarafından basılan kitap, Saygun’u ve eserlerini daha iyi anlayabilmek adına genç yorumcular için de önemli bir kaynak görevi üstleniyor.

Refiğ’in Saygun ile dostluğu
Serhan Yedig, kitabını Halit Refiğ ile Adnan Saygun’un dostluğuna ithaf etmiş. 2009 yılında kaybettiğimiz Halit Refiğ’in Saygun ile tanışması ve yakın bir dost haline gelmeleriyle ilgili olarak usta yönetmenin eşi Gülper Refiğ’in anılarına bir göz atalım öyleyse… Gülper Refiğ, eşinin 1950’lerden itibaren Saygun’un eserlerini ilgiyle takip etmeye başladığını belirtiyor. Ve ekliyor: “19 yaşında, Yunus Emre Oratoryosu’nun sözlerini İngilizceye çevirip İngiltere’ye gittiğinde eseri orada tanıtmak istemişti. Hatta Vurun Kahpeye’de Adnan Saygun’un 3’üncü Senfonisi ve 1’inci Piyano Konçertosu’ndan kesitler kullanmıştı. 1975 Şubatı’nda Ergican Saydam’ın İDSO eşliğinde 1’inci Piyano Konçertosu’nu seslendirmesi Adnan Saygun’la tanışmamıza vesile oldu. Daha önce dinlediğimiz eser, konserde bizi o kadar etkiledi ki, tanışmak, bu mutluluğumuzu kendisine aktarmak istedik. Dostumuz Faruk Yener’den rica ettik. Baharda bir gün hep birlikte Saygun’u Ulus’taki evinde ziyaret ettik. Adnan Bey bize çok ihtiyatlı, soğuk bir tavırla yaklaştı.” İlk tanışmaları pek sıcak geçmese de Halit Refiğ daha sonraları, Saygun ile bir röportaj gerçekleştiriyor. Saygun’un Anadolu’ya, yerel kültüre bakışını ve bunu çağdaş sanata yansıtma çabasını sorgulayan bu röportajda Refiğ, besteciyi neşelendirmeyi ve konuşkan bir hale getirmeyi başarıyor. 1982’de bir ameliyat geçiren Halit Refiğ, hastaneden kaçarak Saygun’un konserine gidiyor ve eşiyle beraber konseri ayakta izliyor, tekrar hastaneye dönüyor. Bunu duyan Saygun hastaneye koşuyor ve Refiğ’e sarılarak “İşte böyle vefalı dost istiyorum” diyor. Ve o günden sonra çok yakın dost oluyorlar.

Son nefesine dek notalarla konuşuyor…
Montaigne; “Ben insanın iş görmesini, yaşama çabasını uzatabildiği kadar uzatmasını isterim. Ölüm, lahanalarımı dikerken bulmalı beni; ama ölüm korkusu, hele kusurlu bahçemi yitirme korkusu içinde değil” diyor. Saygun da ölüm kapısına dayandığında bile iş görmeye devam ediyor, neredeyse son nefesine dek müzikle uğraşıyor. Bunun yaşama çabasını uzatma gayreti olmadığı açık tabii, ancak geri dönüşü olmayan o yola çıkmadan önce bile notalarla sohbet eyliyor, müzik için didiniyor. Yani bu yolda iş görmeye devam ediyor… Bu noktada Gülsin Onay’ın anılarına kulak vermekte fayda var. 6 Ocak’ta Saygun’u hastanede ziyaret eden Onay, Almanya’da yayımlanan “Eskizler”in notalarını getiriyor besteciye. Ve şunları aktarıyor: “Odasının kapısı yine öğrencileriyle doluydu, herkes ağlıyordu. Nefes alıyor mu diye sordum, odaya sokmuyorlardı kimseyi. Doktor izin verince girdim. (…) ‘Hocam işte getirdim notaları’ dedim. Merakla notalara bakmaya başladı. Ben sayfaları çeviriyordum, o da bakıyordu. Sayfa sayfa kontrol etti. 36’ncı sayfada ‘dur’ dedi. Elini zorlukla kaldırıp ‘Bu nedir?’ diye sordu. ‘Bak yanlış yapmışlar’ dedi. Almanya’ya döndüğümde, yayınevinde kontrol ettiğimizde Saygun’un haklı olduğu görüldü. Sol yerine fa yazılmıştı. Eserlerini nota nota ezbere bilen besteciye çok az rastlanır. Eser yayımlandıktan sonra bestecinin aklında çoğunlukla eserin genel havası kalır. Oysa Saygun eserlerini nota nota bilirdi. (…) Tüm eserleri belleğindeydi. Ölüm döşeğinde bile hatayı yakalayacak kadar dikkatliydi.” Saygun, aynı gün 18.10’da hayata veda ediyor…

Müziğinin kökü kendi toprağında
Çağımızın büyük bestecisi Adnan Saygun, özünü halktan alan Türk müzik geleneğini, Batı müziğinin çok sesli diliyle harmanlayarak evrensel kılmış, tüm dünyaya ulaştırmıştır. Temelini halk musikisine dayayan Saygun, evvela Anadolu’yu ve Anadolu insanını, köylüyü tanımanın öneminin farkındalığıyla sürekli köy köy dolaşmış, köylüyle iç içe yaşamıştır. Ve derlemeler yapmıştır. Onun müziğinin kökü kendi toprağındadır. Geleneği kılavuz belleyip, geçmişten gelen birikimi özümseyerek eserlerini ortaya koyan Saygun, evrenselliğini de buna borçludur diyebiliriz; köklerinden beslenerek yeni bir şeyler ortaya koymayı başarmıştır. Bestecinin en önemli yapıtı “Yunus Emre Oratoryosu” da adeta bunu kanıtlar. Saygun’un kompozisyon öğrencilerinden Muammer Sun anılarında, bu başyapıtla ilgili olarak şunları aktarıyor: “Yunus Emre Oratoryosu’nun bile derleme çalışmalarından kaynaklandığını yıllar sonra, rastlantı sonucu öğrenmiştim. Sabahattin Eyüboğlu, Vedat Günyol’un da katıldığı bir yemekte söz Saygun’dan açılınca şu öyküyü anlatmıştı: Konservatuvarda ders verdiği dönemde Saygun’la tanışmış. ‘Milli besteci yaratmak istiyorduk. Saygun’un Yunus Emre üzerine çalıştığını görünce ona köydeki annem ve ninemin kuşakların birbirine aktardığı Yunus ilahileri söylediklerini anlattım. İlgisini çekince Karadeniz Maçka’daki köyüme gittik. Onu bir ay misafir ettim. Dinlediklerini not aldı. Bu ilhamla oratoryoyu yazdı’ demişti. Anlattığı öyküyü ilk defa duyuyordum. Adnan Bey ne bizlere anlatmış ne de röportajlarda bahsetmişti.”

Türkçe dışında başka dillerde de icra edilen Yunus Emre Oratoryosu, Saygun’un en önemli eseri olsa da besteci yalnızca bu eserle anılmaktan pek hoşnut değil. Hasan Uçarsu, Saygun’un bu konudaki hassasiyetini şöyle aktarıyor: “Kendisi de sadece Yunus Emre Oratoryosu’nun bestecisi olmaktan rahatsızdı. ‘Yeter artık, başka eserlerim de var’ diyordu. Buna karşın oratoryonun başyapıtı olduğunu kabul ediyordu. Müziğiyle ilgili olarak ilginç bir değerlendirmesini hatırlıyorum: ‘Ben Anadolu’da yetişen bir elma ağacıyım. Bu coğrafyanın toprağıyla, yağmuruyla beslendim, rüzgârından etkilendim. Fakat meyvem bunlardan hiçbiri değil. Kendi başına bir varlık: Elma! Tadı, rengi, kokusu kendine özgü. Bu ağacı başka bir yere dikerseniz meyvesinin tadı farklı olur.”

Sessiz bir çalışma odası
Türk Beşleri arasında yer alan ve bu beşlinin dünya çapında en çok tanınanı, bilineni Adnan Saygun’un, eşsiz eserlerini nasıl bir ortamda ürettiğini, çalışma odasının nasıl bir atmosfere sahip olduğunu da merak ediyor insan. Bu noktada Gülsin Onay’a kulak verelim: “Hayattaki en büyük mutluluğu odasına çekilip çalışmaktı. Duvarları kitap ve notayla kaplı, çok ışıklı, ortasında kuyruklu piyano bulunan bir odaydı… Antika yazı masasında bütün gün çalışır, yorulduğunda odasının ortasındaki bir koltuğa oturup nefes alırdı.”

Hasan Uçarsu da Saygun’un çalışma odasını resmediyor: “Çalışma odasını çok severdim.
Piyanosunun üstünde cura, kabak kemane, sipsi, düdük gibi minyatür halk çalgıları vardı. Masasında sümen, babasından kalma bir divit, hokka, saat koymuştu. Bir kâsede akide şekeri bulunurdu. Odasının duvarları, koridorun duvarları kitapla çevriliydi. Evleri çok sessizdi. Radyo, müzik çaldığına pek tanık olmadım. Plak arşivi zengindi. Zamanında ABD’den çok sayıda plak, nota edindiğini, son Rusya gezisinden çanta dolusu notayla döndüğünü biliyordum. Plak, makara bant ve makara teybini okula getirirdi. Sınıfta müzik dinlerdik.”

Yabancı kaynaklarda adı geçmiyor!
Saygun’un Almanya’daki yayımcısı Peer Music’in editörü Reinhard Flender’in anlattıkları da hayli dikkat çekici. Flender, bestecinin biyografisini araştırdığında Almanca ve İngilizce kaynaklarda hiçbir bilgiye rastlayamadığını söylüyor! Bu büyük eksikliğin giderilmesi için birilerinin harekete geçmesini ya da geçmiş olmasını diliyorum. Flender, Saygun’un müziğiyle ilgili olarak da şunları aktarıyor: “Saygun 20’nci yüzyıl müziğindeki çok önemli iki buluşu bir araya getirmişti: Béla Bartok ile İgor Stravinsky tarafından geliştirilen ritmik devrim ve Ravel, Debusy gibi Fransız İzlenimcileri’nce yaratılan yeni tınılar. Klasik Batı Müziği konusundaki derinlemesine bilgisiyle bunlara ayrıca oryantal bir lezzet de eklemişti. Bu yaklaşım çok özeldi. Akdeniz Üslubu adını verdiğimiz yeni bir müzik dilinin temeliydi.”

Partita’yı beğenmeyen tek istisna
Dünyaca ünlü çellist Yo-Yo Ma da besteciye dair ilgi çekici bir anısını paylaşıyor: “Adnan Saygun’un adını yıllar önce Chicago’da şarap alırken karşılaşıp tanıştığım besteci Celal İnce’den duymuştum. Eserlerini dinlememi önermişti. Bir süredir solo çello için Partita’sını farklı ülkelerde seslendiriyorum. Tepkiler aynı: dinleyiciler çok etkileniyor. Öylesine güçlü bir ifadeyle yazılmış ki, hasret, özlem gibi insanoğlunun ortak evrensel duygularını harekete geçiriyor. Çaldığım her ülkede ilgi odağı oluyor, bestecisini soruyorlar. 2006’da, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Kofi Annan’ın göreve veda ettiği törende çaldığımda Ban Ki-moon öylesine etkilendi ki, Saygun’u ve eseri sormakla kalmadı. ‘Vefat ettiğimde, arkamdan bu eseri çalar mısınız lütfen’ dedi. Bu eseri tüm dünya sevdi, sadece bir istisna var: Nobel ödüllü yazar Orhan Pamuk’u evime davet etmiştim. O akşam ‘Sana bir eser çalacağım, bakalım beğenecek misin’ dedim. Partita’yı çaldım. Beğenmediğini söyledi. Tek istisna oydu.”

Bestecinin insan yanı
Kızgınlıkları, kırgınlıkları, alınganlıkları, sevinçleri, üzüntüleriyle bestecinin insan yanına da tanık oluyoruz bu anılarda. Saygun’la henüz çocukken tanışma şansı yakalayan ve çok sonraları dost olan Filiz Ali, bestecinin içine kapalı, sevgi ve şefkat bekleyen bir insan olduğunu belirtiyor: “1988’de Leningrad’da 3’üncü Çağdaş Müzik Günleri düzenlendi. Berio, Kabalevski, Cage gibi bestecilerin bulunduğu bu festivale Nejat Eczacıbaşı, Adnan ve Nilüfer Saygun’la davet edilmiştik. Her gün belirli bestecilerin eserleri seslendiriliyor, akşam bu isimler bir araya gelip müzik üzerine tartışıyordu. Kimi zaman hararetli tartışmalar, sataşmalara dönüşebiliyordu. Bu gezi sırasında gördüm ki, Adnan Bey epeyce içine kapanık ve çekingendi, insanlarla ilişki kurmakta çok zorlanıyordu. Alıngan, kırılgan, sevgi ve şefkat bekleyen bir kişilikti. Kırgınlık yaşayacağı durumlardan uzak duruyordu.”
Bestecinin yapmak isteyip de gerçekleştiremediği bir fikri de gün yüzüne çıkıyor dillendirilen anılar vesilesiyle. Perihan Önder, Saygun’un bu çok güzel fikrini şöyle anlatıyor: “Türk Halk Müziği’nin motif sözlüğünü hazırlamak istiyordu. Müzikoloji dersinde bize örnek olsun diye örnek bir çalışma yapmıştı. Büyük bir kâğıt alıp birkaç türküyü motif olarak karşılaştırmıştı. Bu arzusu hâlâ hayalimdedir.”

Saygun’un bu arzusunu gerçekleştirebilecek başka birileri de vardır belki… Önder, bestecinin Türkçeyi kullanmadaki ustalığına da değiniyor: “Saygun’un konuşmaları bizim için hayat dersi gibiydi. Ondan sadece müziği değil, özenli Türkçe konuşmayı da öğrenmiştik. Kelimeleri çok özenle seçer, bazen konuşurken durup doğru kelimeyi bulmak için düşünürdü. Kavramları doğru tanımlamakta gösterdiği özen hepimize örnek olmuştu.”

Saygun’un ilk biyografisini besteciyle beraber yazan Gülper Refiğ ise yine gerçekleşemeyen bir hayalini aktarıyor sanatçının: “Altıncı senfonisinde Mevlana’nın Mesnevisi’ni konu alacağını söylemişti. İnsanlık bilincinin oluşumunu ifade edecekti bu koral eser. Sözlerinde, Rubailer’i Farsça orijinaliyle kullanacaktı. Farsçanın özel bir müziği olduğu kanısındaydı. ‘Bu en önemli eserim olacak’ diyordu.”

Ketum, inatçı, ciddi ama hep yapıcı
Kitaptaki 41 ismin neredeyse hemen hepsi Saygun’un ketumluğuna, inatçılığına, kırılganlığına, aşırı ciddiliğine, espriden uzaklığına, kapalı bir kutu olduğuna vurgu yapıyor. Saygun’un kişilik özellikleri eserlerine de yansımıştır demek mümkün. Bu bağlamda Suna Kan’ın anılarına kulak verelim: “Saygun’u çok yakından tanımasam da, kişiliğindeki romantizmi çevreyle arasına mesafe koyarak örttüğünü, kimi zaman öfkesinin arkasına saklandığını hissediyordum. Bu özellikler konçertonun dramatik yapısına da yansımıştı: Gerilimler, romantik pasajlar, bunu izleyen patlamalar, ardından gelen sükûnet…” Rengim Gökmen ise “Hocalar bizim için tanrılar gibiydi” diyor ve devam ediyor: “Saygun hocam ise baştanrı Zeus. Ulaşılmaz bir hali vardı. Konservatuvar öğrencileri Saygun’dan korkardı. Oysa onu tanıyanlar bu görünümün ardında yapıcı, öğrencilerini ve öğretmeyi seven bir kişilik olduğunu görürdü. Öğrencilerini küçümseyen, bilgisizliğini yüzlerine vurmaktan zevk alan hocalardan değildi. Tüm öğrencilere karşı yapıcı davranırdı.”

Bu büyük kompozitör; etnolojiye, morfolojiye, etimolojiye meraklı; edebiyat, felsefe ve politika gibi konularda da oldukça bilgili, kültürlü insan kimileri tarafından çok da anlaşılamamış, sevilmemiş. Öyle ya, meyve veren ağaç taşlanır! Serdar Yalçın tam da buna parmak basıyor: “Tuhaftır, vefatından sonra hep Adnan Saygun’u savunmak zorunda kaldım. Çok düşmanı vardı. Türkiye’de yetenekli kişiler, olması gereken yerlere getirilmez. Onlar da mesailerinin önemli bölümünü alanında yetenekli kişileri yıpratmakla geçirir. Adnan Saygun da kuşağının en yetenekli müzikçisiydi. Bunun bedelini ödedi.” Serhan Yedig’in, “Anılardaki Adnan Saygun” kitabı ile besteciyi biraz daha yakından tanımak ve anlamak mümkün olacaktır diye düşünüyorum…

“Anılardaki Adnan Saygun”, Serhan Yedig, 296 S., Pan Yayıncılık, 2012

Elif Şahin Hamidi
NOT: Bu dosya, Remzi Kitap Gazetesi, Haziran 2012 sayısında yayımlanmıştır.

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Zıkkımın kökünü yiyecek değil ya!

Kapat