Birini Öldüreceğim (Ez ê Yekî Bikujim)- Firat Ceweri

Fırat Cewerî, “büyük” dünyaların arasında sıkışıp kalan “küçük” insanların trajedisini anlatmaya devam ediyor…

“Cewerî’nin edebiyatı bireyin edebiyatıdır. Birey ve toplum arasındaki kopukluklar, değer farklılıkları, geleneksel olana başkaldırı, sorgulayan bireyin gittikçe yalnızlaşması ve birer tutunamayan haline gelmesi hemen hemen Ceweri’nin bütün edebiyatının temel önermesini oluşturan niteliktedir.”
Abidin Parıltı, Radikal Kitap

“…Romanın yazarı çağdaş Kürt edebiyatına emek veren en önemli isimlerden biri, hattâ ilki olan ve yaşamının 28 yılını İsveç’te geçiren Fırat Cewerî.”
Müjgan Halis, Sabah Kitap

Yıllarca cezaevinde kalmış, geleceği görme yetisine sahip ve birini öldürmeye karar vermiş bir adam, Temo… Kurtuluşu için çırpındığı şehirde şimdi bir tutunamayan…
Çaresizlik içinde kıvranan, kendi toprağına sürgün bir kadın, Diana… Ülkesi için kendini feda etmeye hazır bir melekken, şimdi mağlup bir tene dönüşmüştür. O da kurtuluşu için çırpındığı şehirde şimdi bir tutunamayan…
Ve doğduğu şehre yıllar sonra dönen bir yazar… Verdiği dil mücadelesi onu buralara kadar getirmiştir. Ama nihayet dönebildiği bu şehirde kimse o dille konuşmuyor artık…
Hayat birbirinden tümüyle farklı bu üç insanı nasıl bir araya getirecek? Gerçeği görebilmek için düşüncelerimizi değil konumumuzu değiştirmemiz gerekir, zor olan da budur zaten!
Tanıtım Yazısı’ndan

Abidin Parıltı’nın Fırat Cewerî’nin “Birini Öldüreceğim” adlı romanıyla ilgili yazarla söyleşisi
(12/06/2009 tarihli Radikal Kitap Eki)
Fırat Cewerî: ‘Yazarlar da politikacıların kucağına düşüp, edebi eserlerini onların ideolojileri doğrultusunda yazarlarsa, bu ülkeye ne barış gelir, ne de sorunlar çözülür. Bu ortamı ele alan edebi eserler eleştirel olmazsa, başarısız birer edebiyat örneğinden başka bir şey olmayacaklardır’
1978 yılından beri Kürtçe yazmaktasınız ve bu inadınızı edebiyatın hemen hemen bütün dallarında sürdürdünüz. Yani okuyucusunun parmakla sayılacak bir zamanından bugüne geniş bir zaman sürecinden söz ediyoruz. Bu inadınızı nasıl korudunuz?
1978 yılında Kürtçe yazmaya başladığımda, Cegerxwîn?in birkaç şiirinin dışında Kürtçe hiçbir şey görmemiş, okumamıştım. Cumhuriyet?in kuruluşundan o döneme dek yasaklardan dolayı Kürtçe hiç bir edebi yapıt yayımlanmamıştı. 1979 yılında Mehmed Emin Bozarslan?ın Meyro adlı öykü kitabı ile Rojen Barnas?ın Li Bandeva Spê de adlı şiir kitapları yayımlandı. Bölgede hüküm süren sıkı yönetim, 12 Eylül cuntasına bir ön hazırlıktı. Sözkonusu kitaplar okuyuculara ulaşmadan, askerler yönetime el koydu. Askerler yönetime el koymadan kısa bir süre önce ilgi duyduğum gençlik hareketinden soğumuş, kendimi bütünüyle edebiyata vermiştim. Sürgüne gitmemin nedeni de daha sağlıklı bir ortamda bütün yasaklara inat Kürtçe yazıp, Kürtçenin modern edebiyata ne denli uyduğunu yasakçı zihniyetlere göstermekti. Sürgünde geçen otuz yılımı, gecemi gündüzüme katarak, her yaptığımın etkisini görüp hissederek, milyonlar tarafından konuşulan bir dilin ölümüne seyirci kalınmayacağına inanarak, önüme çıkan bütün engelleri aştım ve yoluma devam ettim, hâlâ da devam etmekteyim.

Kürt edebiyatı açısından çok önemli bir yere sahip olan Nûdem yayınevini ve dergisini kurdunuz, on yıl boyunca bu dergiyi üç ayda bir düzenli olarak yayınladınız. Bugün bildiğimiz birçok Kürt yazarı da ilkin orada yazdı denilebilir. Beckett?ten, Çehov?a kadar birçok dünya klasiğini de Kürtçeye kazandırdınız.
Neden sadece yazmadınız da böyle bir alandaki boşluğu da doldurmaya çalıştınız. Bize kısaca bu süreçten de söz eder misiniz?
Çünkü bütün alanlarda boşluklar vardı ve sanki o boşlukları dolduracak başka birileri yoktu da hep bana kalmıştı. Dünya edebiyatından sevdiğim ve okuduğum kitapları Kürtçede bulamadığımda hemen onları Kürtçeye kazandırmaya koyuluyordum. Çevirinin Kürt dili ve edebiyatı açısından ne denli önemli olduğunu fark ettiğimde, sadece çeviriyle sınırlı Nûdem Werger adında bir dergi çıkardım. Edebiyatı siyasetin cenderesinden çıkarmak için Nûdem adlı bir edebiyat dergisini çıkardım. Nûdem?le yetişen yazarların ürünlerini kitaplaştırmak için siyasi partilerden bağımsız bir yayınevi olmadığından dolayı Nûdem yayınevini kurmak zorunda kaldım. Sonra nesiller önce yayınlanmış olup Kürt edebiyatı açısında çok önemli bir yeri olan Hawar dergisini fark edip onu unutulmuşluktan kurtarmak için, Hawar?ın ardına düştüm, bin bir güçlükle bütün sayılarını edinip iki cilt halinde yayınladım. Buna benzer daha nice çalışmaları yapmak sanki benim için bir görevdi. Aynı zamanda amacım bir edebi ortam yaratmaktı. Çok yönlülük, yazarlığımdan birçok şey aldığı gibi bana birçok şeyde verdi, ufkumu genişletti. Şimdi bütün diğer uğraşları ardımda bırakıp sadece roman yazmakla meşgulüm ve herhalde bu şekilde devam edecek.

Hem Geç Bir Sonbahardı?da hem de Birini Öldüreceğim?de büyük hayatların içinde ezilen ve yok olan bireyin hikâyesini anlatıyorsunuz? Bunu yaparken de ?vicdan? meselesini ön plana koyuyorsunuz. Sanırım küçük, arada kalmış, tutunamayan hayatlar ilginizi çekiyor?
Her şey halk için, her şey parti için, her şey kollektiv bir hayat için sloganlarının ne denli sağlıksız ve samimi olmadığını genç yaşlarımda öğrendim. Bireyin bu sloganlar gölgesinde ne kadar hiçleştirilip kişiliksizleştirildiğini gördüm. Sağlıksız ve kişiliksiz bireylerden oluşan toplumların içine düştüğü hastalıkları biliyorsunuz. Edebiyatımın amacı hasta toplumları yaratmak değil, hasta toplum ve topluluklarda yitip giden, unutulan, hor görülen, çaresizleştirilip zavallılaştırılan insanların öykülerini anlatmaktır. Benim için bir bireyin özgürlüğü bazen geleceği belli olmayan bir toplumun kurtuluşundan daha önemlidir.

Birini Öldüreceğim?in karakterlerine dönersek, Temo?nun bir sabah sebepsiz bir şekilde (aslında sebepsiz olmadığını romanın ilerleyen sayfalarında görüyoruz) birini öldürme isteğiyle uyanması ile yaşadığı kentten intikam alma isteği arasında bir bağ kurulabilir mi?
Aslında Temo?nun birini öldürme isteği, veya içgüdüsü sebepsiz değil. Roman akışı içerisinde, geçmişi anımsayarak, Temo?nun niye bu ruh haline düştüğünü görüyoruz. Şu anda barınamadığı, kendisine zindan olmuş olan bu kentin kurtuluşu uğruna on beş yıl hapis yatmıştır. O içerdeyken, kent gençliğini mazide bırakıp bütün hızıyla akıp gitmiş, yeni insanlarla dolu, yeni bir kent olmuştur. Kent, kentin insanları, binaları, arabaları yani bütünüyle bir kent, Temo?ya bir yabancı gözüyle bakıyor, onu bağrına basıp, onlar uğruna bunca yıl hapis yattığını görmezlikten geliyorlar. Temo?nun içinde kımıldayan kıvılcımın bir öç alma duyusundan öte, bir hesaplaşma söz konusudur. Bu kentle ve geçmişiyle hesaplaşmak istiyor. Bu çok önemli bir sorundur. Bunu işaret etmeye çalıştım.
Hem Temo hem de Diana?nın hikâyesi sarsıcı. Sarsıcı çünkü kurtuluşu için hayatlarını vermeye hazır oldukları ve bedelini mislisince ödedikleri kentte şimdi biri şizofren ve katil olmaya hazır, biri de fahişeye dönüşmüş.
Romanın hikâyesi, demokrasiden yoksun, uzun yıllardır süren bir savaş ortamında geçiyor. Savaş ortamının, sonuçta insanlara nelere mal olduğunu gösteriyorum. Hem Temo, hem Diana benim açımdan, dürüst, görüş ve inançlarının kurbanı olmuş birer kahramandır. Aslında ben dikkati bu iki kahramanı bu amansız bataklığa sürükleyen nedenlere çekmek istedim.

Birini Öldüreceğim sakin bir dille yazılmış bir öfke ve intikam romanı. Temo, şehrinden ve insanlarından intikam almanın yollarını arıyor, Diana bu kente öfkeli ve bir an önce bu kentten çıkmanın yollarını arıyor.
Yazar, karakteri de bu kentte Kürtçe konuşulmadığı için öfkeli…
Haklısınız, romanın her üç karakterin içinde bir öfke söz konusu. Bu öfke, bedel ödeyip karşılığını alamayan hemen hemen herkeste mevcut. Biri on beş yıl hapis yatmış, ser verip sır vermemiş, her şeyini kaybetmiş, yaşlı annesiyle yoksul bir yaşama mahkûm edilmiş bir karakter. Biri ailenin ataerkil yaşam biçimine baş kaldırmış, özgürlüğünü ülkenin özgürlüğünde görmüş, o uğurda dağlara vurmuş, çarpışmış, esir düşmüş, başına olmadık kötülükler gelmiş ve nihayetinde kurtuluşu uğruna savaştığı kentte, fahişeliğe mahkum edilmiş. Diğeri bir yazar, o kentin dilini diriltmek için sürgüne gitmiş, bütün sürgün yaşamını o dile adamış, ama yıllar sonra kentte döndüğünde uğruna sürgün edildiği dilin katilleriyle karşılaşıyor. Her üçü de bedel vermiş, ama karşılığını alamamış.

Romanda şehir de bir karakter olarak ele alınmış. O şehrin çelişkileri çok iyi verilmiş, geçmişi, acıları, direnişi adeta bir insan hayatının basamakları gibi.
Ben şehirleri de birer karakter olarak görüyorum. Doğan, gelişen, değişen karakterler, bazen uzun vadeli yaşayan, bazen de ölen. Romanın geçtiği şehir çok kadim bir şehir olmasına rağmen, tecavüze uğramış, kalkmış, düşmüş, direnmiş; ama bir türlü özgürlüğüne kavuşamamış. O da kucağında beslediği insanlar gibi bir bataklığa sürüklenmiş, çelişkilerle dolup taşmış, patlamaya hazır bir bomba haline gelmiştir.

Roman karakterleri birbirlerine yakın ve hatta iç içe hayatlar yaşamalarına rağmen aslında tesadüfen birbirlerinin hayatlarına dahil oluyorlar. Önceden hesaplanmış bir ilişki biçimi yok. Her üç karakter de kendilerini birdenbire aynı sorunun etrafında görüyorlar. Ve bu tesadüf üç hikâyeyi birleştiriyor. ?Kelebek etkisi? söz konusu yani…
Aslında karakterler aynı dünyaların insanlarıyken, aynı amaçlar doğrultusunda yola düşmüşken, bir an gelir birbirlerinden uzaklaşırlar; değişik dünyaların insanları gibi görünür, tekrar birbirlerine yaklaşır ve başlangıca dönerler. Ama şimdi her şey değişmiş, mazide kalmış, mücadele yöntemleri onları değişik dünyaların insanları haline getirmiştir. Her birinin bir öyküsü var ve her birinin öyküsü diğerinin bir parçası aslında. Roman bitip de okuyucu oturup düşündüğünde bu insanların kaderlerinin birbirine ne kadar bağlı olduğunu görecektir.

Roman ağır hikâyeleri anlatmasına rağmen son derece sakin ve yalın bir dille yazılmış. Yani gücünüzü daha çok hikâyeye odaklamışsınız. Dille meselesini halletmiş, karmaşadan kurtulup, yalınlaşmış, hikâyeye ve tekniğe önem veren bir yerde duruyorsunuz sanki?
Romanlarımı yazarken herhangi bir edebi akımın izinde yazmıyorum, herhangi bir edebi ?izm?e de dahil olsun diye bir çabanın içine girmiyorum. Ama hikâyeye uyacak yeni teknikleri denemekten de hoşlanıyorum. Romanda hangi tekniği kullanırsam kullanayım dilin yalınlığına çok önem veriyorum. Hikâyeyi zorlamadan, zaten bir edebiyat dili olan Kürtçeye anlaşılmayan bir sürü sözcük eklemeden, bu dilin hüneriyle teknik olarak karmaşık bir edebiyat eseri yazabiliyorum.

Kürt sorununu ele alan yapıtlarda ve analizlerde sorunu önceleyen bir bakış vardır hep, Kürt gerçeği bu bakış açısının içine ?sıkıştırılır? genellikle. Birini Öldüreceğim bu şemayı kıran bir yapıt, somut sorunun önüne tam da onun belirleyici nedenlerinden biri olarak ?insan tekini? ve onu üreten ?Kürt gerçekliğini? koyuyor, meselenin bu yönü niçin ihmal ediliyor sizce?
Genelde sanata özelde edebiyata bakış açım, örneklendirdiğiniz görüşten biraz farklı. Ben edebiyatı hiç bir zaman bir propaganda aracı olarak görmedim; önyargılardan, güncel politik çekişmelerden arındırarak, estetik ve edebi yönüne ağırlık verdim. İki tarafı ilgilendiren bir savaşı, bir çelişkiyi, bir kavgayı ele alırken; bütün kötülükleri bir tarafa yüklemekten kaçınıyorum. İçinde kötülüğü daha çok barındıran tarafı edebi estetiğin dışına çıkmadan, satır arasında ve alt metinde vermeye çalışıyorum. Ayrıca yazdığım edebi eserlerin illaki Kürt sorununu içermesi için de bir çabam yok. Bu ülkede doksan yıldır bir sorun var, sorunun çözümü için de otuz yıldır bir savaş söz konusu. Bu savaşın acıları artık edebiyatta yansımaya başlamıştır. Sadece Kürt sorunu olarak bilinen sorun artık Kürt sorunu olmaktan çıkmış, Türkiye?nin sorunu, Türkiye?de yaşayan herkesin sorunu haline gelmiştir. Dolayısıyla bu sorun hem Kürt yazarlarının, hem de Türk yazarlarının dikkatini çekecektir. Yazarlar da politikacıların kucağına düşüp, edebi eserlerini onların ideolojileri doğrultusunda yazarlarsa, bu ülkeye ne barış gelir, ne de sorunlar çözülür. Bu ortamı ele alan edebi eserler eleştirel olmazsa, başarısız birer edebiyat örneğinden başka bir şey olmayacaklardır.

Kürt edebiyatıyla Kürt sorununun yan yana konuşulması, edebiyatçı açısından ne gibi avantajlar ve dezavantajlar içerir?
Kürt edebiyatı ulusalcılıktan hızla evrenselliğe yükselen bir edebiyattır. Kürt edebiyatı Kürtçe yazıldığı için ona Kürt sorununu eklemek, veya politik edebiyat demek yanlıştır. Kürt yazarları da tıpkı Türk yazarları, İsveç yazarları ve dünyanın diğer dillerindeki yazarlar gibi değişik konuları ele alan, değişik biçimlerde yazan yazarlardır. Kürt edebiyatını sürekli Kürt sorunuyla bağlamlandırmak, Kürt edebiyatı açısından çok olumsuz sonuçlar yaratır. Bu açıdan bakıldığında avantajdan çok dezavantaj söz konusudur.

Yanık et kokularının yayıldığı bir ülke
Fırat Cewerî, Kürt edebiyatının yaşayan en önemli isimlerinin başında geliyor. Neden mi önemli? Hemen sayayım: Gerek yazım macerası boyunca katettiği merhaleler, çeşitli alanlardaki dil uğraşı, on yıl boyunca aralıksız olarak yayımladığı ve Kürtlerin ikinci Hawar?ı olarak değerlendirilen Nûdem dergisi, dünya edebiyatından yaptığı çevirileri, öyküleri, gerekse de son birkaç yılda özelde Kürt genelde dünya edebiyatına kazandırdığı iki önemli romanıyla değerli ve önemli bir yazar. Yeni romanı Birini Öldüreceğim, Kürtçe yayımlandığında kısa süre içinde olumlu-olumsuz anlamda çok tartışıldı, çok okundu. Kitabın Türkçe basımının yapıldığı bugünlerde de bu tartışmalar Kürt internet sitelerinde olanca hızıyla devam ediyor. (Sanırım okuyucu kitabı bitirince bu tartışmaların nedenini rahatlıkla anlayacaktır!)
Peki ne anlatıyor Birini Öldüreceğim? Öncelikle savaşın ve dolayısıyla hakim güçlerin arasında sıkışıp kalan, tabiri caizse fillerin tepiştiği bir ortamda ezilen çimenleri anlatıyor. Yani küçük insanları anlatıyor ki o her zaman gündemimizden kaçıyor. Öyle ya rakamlardan, cemaatlerden, havarilerden, emirlerden, gerçek hayatı göremez hale geldik. On beş yıl boyunca cezaevinde kalmış, ülkesi ve insanları için büyük umutlar beslemiş ama şimdi öfkeyle dolu Temo?nun hikâyesini anlatıyor; dilinden dolayı sürgün yemiş bir yazarı anlatıyor; Diana?nın köyde başlayan trajedisini, töreleri, sonra da Almanya?da kimliğinin farkına varışını ve dağları mekân bilmesini anlatıyor; korucuları, Jitem?i, faili meçhulleri, dağdakileri, ovadakileri… Hasılı özelde koca bir kentin genelde ise yanık et kokularının yayıldığı bir ülkenin hikâyesini sakin ama acıtan bir dille anlatıyor. Bunu yaparken tribünlere oynamıyor, otosansür uygulamıyor, kötülüğü bir tarafa indirgemiyor, böylece söylenmeyeni söylüyor, yok sayılanı gözümüzün önüne getiriyor ki işte o zaman acı veriyor. Kitabı bitirince de, evet ben de bunları yaşadım, tanığım bütün bu olanlara dedirtiyor. Birini Öldüreceğim bütün bunları anlatırken hamaset yapmıyor, didaktik davranmıyor, modern edebiyatın estetik ölçüleri içerisinde davranıyor. Karakterlerinin hikâyesini, çelişkileriyle birlikte usul usul örüyor ve küçücük bir tesadüfle domino taşlarını devirip üç hayatı birbirinin içine dahil ediyor.

Kitabın Künyesi
Birini Öldüreceğim (Ez ê Yekî Bikujim)
Yazar: Firat Ceweri
Çevirmen: Muhsin Kızılkaya
Yayınevi: İthaki
Sayfa Düzeni:Yeşim Ercan Aydın
Sanat Yönetmeni:Murat Özgül
Redaksiyon:Abidin Parıltı
Baskı Hazırlık:Yeşim Ercan Aydın
İstanbul, 2009, 1. Basım
155 sayfa

Yorum yapın

Daha fazla Kürt Edebiyatı
Lehî – Firat Cewerî

(*) ?Birini Öldüreceğim? romanının devamı niteliğindeki ?Lehî?de Kürtçenin en çok okunan yazarlarından Firat Cewerî, Diana?nın ve Yazar?ın hayatına odaklanıyor. Temo?nun...

Kapat