Bitmeyen bir şarkı: Bobby Sands “Evet, bizim de günümüz gelecek!”

Bobby Sands ve yoldaşları, dünyanın dört bir yanındaki milyonlarca insana ilham veren bir direnişin simgesidir artık: “Evet, bizim de günümüz gelecek!”

Açlık grevi ve ölüm orucu denince dünyada akla ilk gelen isim Bobby Sands olacaktır. 5 Mayıs 1981 tarihinde ölüm orucunun 66. gününde yaşama gözlerini kapamasının ardından tüm dünya saygı duruşuna geçti. Hindistan ve Fransa meclisleri, dünyanın her yerinden insanlar sokaklarda Bobby için ayaktaydı. Türkiye’de 12 Eylül cuntası Bobby Sands haberlerini sansürlemişti; gençleri işkence tezgâhından geçirirken Türkiye’nin kulaklarını tüm direnişlere kapatmak istiyordu.

Elbette başarılı olamadı. Yıllar sonra, hücre temelli F tipi cezaevlerine karşı 2000 yılında başlatılan ölüm orucuna dönen açlık grevlerinin başlangıç parolası “Bobby Sands” olacaktı. F tipine karşı bu direniş, 19 Aralık 2000 tarihinde resmî adıyla “Hayata Dönüş Operasyonu”, ölümcül karakterini ortaya koyan asıl adıyla “Tufan Operasyonu”yla sonuçlanacak ve yirmi sekiz devrimci katledilecekti.

Yarım Kalmış Bir Şarkı, başlığından itibaren kendini hissettiren İrlanda ile Türkiye arasındaki “mapushane yoldaşlığı”, kitabın ilerleyen sayfalarında da okuyanı sarıyor. Bizzat hapishanenin kendisi bir dönüşüm, bilinç kazanma, kendini bulma, direnişi örgütleme, dışarıdakilerden bazen çok daha etkin bir mücadele verme öyküsü olduğu için, anlatılan bizim bu topraklardaki öykümüze benziyor.

“Futbol” ve “kızlar”dan başka…
Denis O’Hearn’in çok ayrıntılı bir çalışma yaparak yazdığı bu biyografi, sadece bir kitap olmaktan çıkmış, hapishane yoldaşlığının öğreticiliği gibi okuyanları sarsarak kendine getiriyor. Bu yaşam hikâyesini okuduktan sonra, “daha büyük bir insan” haline geliyorsunuz. İktidarın biçimlendirdiği hayatın dayattığı endişelerin bizleri disiplin altına almak için önümüze atılan birer yem olduğunu anlıyorsunuz. Diğer yandan da herkesin vurulduğu yerden dirileceğini, ekonomik sıkıntısı olanın sınıfının bilincine, dilini konuşamayanın dilinin bilincine doğru koşması gerektiğini görüyorsunuz.

Bobby Sands, sömürge imparatorluğu İngiltere’de 1954 yılında doğuyor. Birçok İrlandalı gibi, alt sınıf bir ailenin “serseri” oğlu olarak ergenlik dönemine ulaşıyor. Eğitimin ayrıcalıklı sınıfın elinde olduğu ülkede bir İrlandalı olarak elbette çok iyi bir eğitim almıyor. Ergenlik döneminde “futbol” ve “kızlar”dan başka pek de bir şey bilmeyen birisi Bobby ama onun öyküsünü “büyük” kılan şey bizzat kendi karşılaştığı koşulların aslında çok daha büyük bir resmin parçası olduğunu görebilmesi, bilinen tabiriyle politik bilinç geliştirmesi.

IRA o dönemde elbette büyük bir mücadele veriyor. Her ne kadar bu yönde çabalar olsa da İngiltere’nin birkaç yüzyıllık sömürge tecrübesiyle kurduğu iktidar mekanizmalarını kırmanın zorlukları onların “legal” zeminini kayganlaştırıyor. Bobby, bir kez hapishaneye giriyor ama kısa zamanda çıkıyor. Asıl hikâye, 22 yaşındayken “karıştığı” bir bombalı saldırı. Denis O’Hearn, Bobby’nin bu olayın pek de dışında olmadığını belgelerle gösteriyor. Yapılan politik bir saldırı ve Bobby de bu patlamanın hem politik hem de saldırı tarafında. İngiltere, onları elbette “bir avuç çapulcu” olarak lanse ediyor. Fakat Sands ve diğer IRA militanları, politik mahkûmlar olarak tanınmak için büyük bir mücadele başlatıyor. Onlara dayatılan tek tip üniformayı giymemek için çok soğuk havalarda beton hücrelerinde, üzerlerinde sadece bir battaniye ile çıplaklıklarını örterek aylar geçiriyorlar. H tipi cezaevinin “medeni” şiddeti ve üniformasına karşı “battaniyeli adamlar”, İngiltere’nin onların iradesini kırmak için yaptığı tüm eziyetlere direniyor. Kitap okuma haklarının kısıtlanmaması, ortak faaliyet alanlarının H tipi hücrelerle boğulmaması, ama elbette en önemlisi politik mahkûmlar olarak İngiltere’nin karşısında dik durmak için mücadele ediyorlar.

Bobby, hapishanede şiir yazmaya başlıyor, İrlandacayı öğreniyor ve öğretiyor. Hapishaneyi hep birlikte büyük bir okula ve bir mücadele alanına çeviriyorlar.

Bu arada, dışarıda ise başka bir hikâye gelişiyor. Eşi Geraldine onu terk ediyor. Fakat yazar bu terk edişi, çok incelikli bir şekilde anlatıyor. Çocukları ve Bobby ile olan hayatı için endişelenen kadını, “zayıf” ya da “korkak” diye nitelemek kolayken O’Hearn, IRA eylemlerinin daha çok erkek merkezli eylemler olduğuna dikkat çekerek, Geraldine’i “hain” ilan etmeden, politik bilinçte kadına yer açılmasının önemini vurguluyor. Kadına sadece eş ya da anne gibi yardımcı roller vermeden onların hangi politik mücadelenin kahramanları olabileceğini soruyor aslında.

Bobby terk edilince çok üzülüyor ama Geraldine’i suçlayan ya da küçük gören en ufak bir ifadesi yok. Bu da onun şiirlerinde ve yüzünde dile gelen aydınlık, geleceğe inanan ve umut saçan incelikli kişiliğine çok uyuyor.

Bizim de günümüz gelecek!
Tuvalet kovalarını temizlemeyen gardiyanlara karşı hapishane duvarlarının dışkıyla kaplanması, başarısız bir açlık grevinin ardından, beş senelik direnişi bir sonuca ulaştırmak için ölüm orucuna başlanıyor, çünkü İngiltere onları politik mahkûm olarak tanımayı reddediyor. Dönemin başbakanı Margaret Thatcher kulaklarını tıkıyor. Bobby ise ölmeden yirmi beş gün önce milletvekili seçiliyor, hapishane eylemleri onu İrlandalı halkın gözünde bir kahraman haline getiriyor.

O’Hearn, ölüm orucunun tüm günlerini bizlere yaşatıyor. Satırları okurken Bobby’nin elini tutmak, yaptığı şeyin asla unutulmayacağını kulağına fısıldamak istiyorsunuz. Ölüm orucu günbegün ilerlerken en sonunda Bobby’nin böbrekleri iflas ettiği için turuncuya dönen gözlerindeki son bakışı görüyoruz. Ölüm orucunun 66. günü. Hayır, bitmedi. Bu şarkı, onu yüksek sesle söylememiz için bir çağrıdır. Bize, durduğumuz yeri küçük ya da büyük bir mücadele alanı haline getirmeye çağırıyor.

Evet, “Bizim de günümüz gelecek!”

GÖKSUN YAZICI
19.12.2014 http://kitap.radikal.com.tr/

YARIM KALMIŞ BİR ŞARKI
Bobby Sands, IRA ve Açlık Grevi
Denis O’Hearn
Çeviren: Deniz Gedizlioğlu
Yordam Kitap
2014, 464 sayfa

Yorum yapın

Daha fazla Makaleler, Öykü Kitapları
Aşkın Suçları – Marquis de Sade “Felsefenin meşalesini her zaman tutkunun ateşi yakar.”

Marquis de Sade, ilk ve tek ahlaksızlık filozofudur. Ancak Sade'ın önemi bununla sınırlı değildir. Sade'ın eserleri bütün insan ilişkilerini öyle...

Kapat