Kategori: Politik Psikoloji

Reklamların Arasında Sıkıştığımız Hikâyeler: Sessiz Trajedimiz, Gizli Çıkışımız

🛒 Her Şeyin Hikâyeye Benzediği Ama Hiçbir Şeyin Hikâye Olmadığı Bir Dünya Bugün her şeyin bir “story”si var.Ama gerçek bir hikâye bulmak neredeyse imkânsız. Instagram’da 15 saniyelik gösteriler,reklamlar arasında sıkışmış bir “yaşanmışlık” fantezisi,dizilerde pazarlanan duygular… Ve sen: Gerçek bir hikâyeye özlem duyan bir varlık. 🧠 Bağ Kurmak Yerine Tüketmek Bir reklam izliyorsun.Bir içerik geçiyor.Bir “hikâye”

okumak için tıklayınız

Gündemin Toksik Ritmi: Bugün Ne Unutacağız? Bölüm 1

Şokla Başlayan Sabahlar “Bugün hangi krize uyanmak istersiniz?” Her sabah…Uyanır uyanmaz elimiz telefona gider.Yeni bir kriz, yeni bir skandal, yeni bir ölüm, yeni bir yasak, yeni bir “acil durum”.Daha kahve bile içmeden “bilinç” değil, panik çalışır.O günkü duygumuz bize ait değildir artık. Gündem belirlemiştir.Ve biz yine… unutmaya hazırız. 📡 Gündem Değil, Şok Rejimi Bu bir

okumak için tıklayınız

“Yeni Gericilik Biçimleri”

Günümüzde sadece siyasetle özetlenen ve dayatılan hayatımızın her köşesine sızan bir tuhaf dalgaya bakıyoruz. Politikadan kültüre, iç dünyadan sosyal medyaya kadar uzanan bu değişken-paraçalyıcı akımlar, bazen değişmeden bile var olmadan bizi sürdürüyor. Günlük hayatta “Bu işte bir gariplik var” dediğimiz şeyleri estetik ve toplumsal bir gözle anlamamız gerekiyor. Modern görünümlü, algoritmik içerikli, pazar dostu tahakküm

okumak için tıklayınız

Şibolet: Sınırlarda Konuşulan Sözcükler ve Ötekileştirmenin Dili

Daha önce şibolet kavramı üzerine yazdığım yazıyı biraz daha genişletip; Türkiye’deki ötekileştirme biçimleriyle ilişkilendirmeye çalıştım. “Şibolet” (Ibranice: שִׁבֹּלֶת), etimolojik kökeni Eski Ahit’e dayanan, başlangıçta tarımsal bir nesneyi (başak) işaret eden; fakat tarihsel bağlamda kimlik belirleme aracı olarak kullanılan bir sözcüktür. Hakimler Kitabı’nda anlatıldığı üzere, Efraimliler ile Gileatliler arasındaki çatışmada, düşmanı teşhis etmek için “şibolet” kelimesi

okumak için tıklayınız

“Gericilik ve ilericilik kavgası” ekseninde Amerika ve Suudi Arabistan’daki Dönüşümler

Son dönemde Trump’ın seçilmesiyle batıda daha ilginç gelişmelere tanıklık ederken, Arap yarımadasında çok daha ilginç sosyal kültürel gelişmelere tanıklık ediyoruz ve bu gelişimeleri anlamak gerekiyor. Eski bir tartışma ışığında yani bizdeki bi retoriğin yeniden tartışılmasını da beraberinde getirdiği için oradan yaklaşarak anlamaya çalıştığımızda karşımıza ne çıkıyor. “Gericilik ve ilericilik kavgası” ekseninde Amerika ve Suudi Arabistan’daki

okumak için tıklayınız

Gerçek benlik… İçimizde uyuyan bir hazine mi, yoksa zamanla ördüğümüz bir yapboz mu?

Bu sorunun cevabı, “doğa mı, kültür mü?”, “öz mü, yapı mı?” gibi kadim felsefi-psikolojik tartışmalarla da derin bağ kursa da benim için ne anlama geldiğini biraz deneyimsel bir yerden açıklamaya çalıştım. 🌱 1. Gerçek Benlik Keşfedilecek Bir Cevher midir? (Jung / Kierkegaard / Platon) Bu yaklaşım, benliği içsel ve doğuştan gelen bir “öz” olarak görür.

okumak için tıklayınız

Sahte-Benlik Olmadan Toplumda Yaşanabilir mi?

“Sahte-benlik olmadan toplumda yaşanabilir mi?”sorusu, psikolojik, sosyolojik ve varoluşsal düzlemlerde yankılanan bir meydan okumadır. 🧠 1. Winnicott’a Göre: Sahte-Benlik Bir Savunmadır, Ama Kalıcı Olursa Tehlikeli Winnicott, sahte-benliği bir “yaşam kurtarıcı savunma” olarak tanımlar.Özellikle çocuklukta “güvensiz” veya “tutarsız” ebeveynlik varsa, çocuk kendi ihtiyaçlarını bastırır ve ebeveynin beklentilerine uygun bir “persona” geliştirir. Bu sahte-benlik: Ama bu maske

okumak için tıklayınız

Her Gün Yeni Bir Olayla Uyanmanın Şoku : İktidarların Tekinsizlik Halleri

Her sabah yeni bir olayla uyanmak, modern dünyanın sıradan bir ritüeli haline geldi. Bir gün skandal, bir gün kriz, bir gün felaket haberi… Ancak bu sadece bir haber akışı değil; iktidarların kurguladığı bir psikopolitik rejim. Bu rejim, yalnızca bilgiyi değil, zihinsel ritmimizi, duygularımızı ve algılarımızı şekillendiriyor. Her gün yeni bir şok, tesadüfi değil; bilinçli bir

okumak için tıklayınız

“Kendin ol” çağrısı bize gerçekten özgürleşmeyi mi vadediyor, yoksa sadece yeni bir pazarlama sloganı mı?

Tarkan’ın ”başkası olma kendin ol, böyle çok daha güzelsin” çağrısının üzerinden çok sular aktı. Ama sloganın popülaritesi devam ediyor. Soru da haliyle hep gündemde kalacak gibi. Hep merak etmişimdir. “Kendin ol” çağrısı, özgürleşme vaadiyle insanı otantik bir yaşama mı davet ediyor, yoksa tüketim kültürünün yeni bir pazarlama sloganı olarak mı sahte bir özgürlük sunuyor? 🧠

okumak için tıklayınız

“Kapitalist sistemde sevgi neden hep ikincil kalır?”

💸 1. Marxist Bakış Açısı: Sevgi, Değeri Ölçülemeyen Bir “Ürün”dür Kapitalist sistemde temel değer ölçütü: değişim değeridir (exchange value).Sevgi ise üretime doğrudan katkısı ölçülemeyen bir “duygusal emek” biçimidir. Bu nedenle: “Sevgi üretken değildir” → Sistem onu görünmez kılar. ➡️ Sevgi, kapitalist düzlemde bir metaya dönüşmediği sürece (örneğin: romantik hediyeler, düğün sektörü, “Sevgililer Günü”) sistem dışıdır.

okumak için tıklayınız

“Kızgın Damdaki Kedi”: Sınıfsal Bir Gerilim Dramı

Tennessee Williams’ın “Kızgın Damdaki Kedi”si, yüzeydeki aile dramının ötesinde, keskin bir sınıfsal diyalektiği barındırır. Bu film, bir ailenin miras, güç ve ikiyüzlülükle örülü hikayesini, Hegel’in çatışan tezlerinden Marx’ın ekonomik determinizmine, Fromm’un yabancılaşma teorisinden Bourdieu’nün kültürel sermaye kavramına uzanan bir mercekle okuduğumuzda, derinlerde yatan ekonomik, kültürel ve psikolojik sınıf mücadelelerini çarpıcı biçimde ortaya koyar. Biz giriş

okumak için tıklayınız

Anneye Sadık Kalmak, Babayı Onaylamak:

Kimliğimizin Sessiz Bedeli “Sadakat duygusu, kim olduğumuzu değil, kim olmamıza izin verildiğini gösterir.” Bazı hayatlar, bir seçim değil; bir yükümlülük olarak yaşanır.Sevilmek için susmak, aidiyet için benliğinden vazgeçmek zorunda kalanlar…İçimizde bir ses hep fısıldar: “Anneni üzme.”“Babanı hayal kırıklığına uğratma.” Çocukluk bu sadakat emirleriyle örülür.Ve yetişkinlik, kimliğimizin bu koşullu yapbozlarını bir araya getirme çabasıdır. 🧠 Sadakat:

okumak için tıklayınız

Ev: Bastırılmışların Mekânı mı, Kolektif Bilinçdışının Sahnesi mi?

(Kızgın Damdaki Kedi filminden yola çıkarak, evin psikanalitik ve arketipsel anlamları) 🔑 Ev: Güvende Olunan Yer mi, Bastırılmış Olanın Yankısı mı? Jungiyen psikolojide “ev”, yalnızca fiziksel bir yapı değil, aynı zamanda psişenin mimarisidir. Filmdeki ev, sıcak bir aile yuvası değil, bastırılmış duyguların yankılandığı bir labirenttir.Brick’in odası, Big Daddy’nin koridorları, Maggie’nin aynaları… Hepsi birer içsel temsil

okumak için tıklayınız

Balkan Bektaşilerinin Derin Kökleri ve Süreklilik İzleri

Köklerin İzinde: Bektaşiliğin Balkanlara Yolculuğu Hacı Bektaş Veli’nin 13. yüzyılda Anadolu’da yeşerttiği fikirlerin Balkanlara ulaşması, Osmanlı’nın fetih politikalarıyla paralel bir seyir izler. Ancak bu yolculuk, yalnızca bir fetih hikâyesi değildir; aynı zamanda bir kültür alışverişi, bir manevi köprü kurma sürecidir. Bektaşilik, Horasan erenlerinin Anadolu’ya taşıdığı tasavvufi anlayışı, Balkanların çok renkli etnik ve dini dokusuyla harmanlayarak

okumak için tıklayınız

Baba’yı Öldürmeden Adam Olunur mu?

“Baba’yı öldürmek” metaforu, sadece psikanalizin temelini oluşturan değil, aynı zamanda bireysel gelişim ve toplumsal evrimin anahtarını barındıran güçlü bir kavramdır. Freud, Lacan ve Jung’un bu konudaki yaklaşımları, bireyin olgunlaşma ve kendi öz benliğini inşa etme sürecindeki evreleri ve zorunlulukları farklı derinliklerde açıklasa da, hepsinin ortak paydası sembolik bir ölümü işaret etmeleridir. Burada kastedilen, biyolojik babanın

okumak için tıklayınız

Girişimcilik: 1950’lerin Miras Obsesyonundan 2020’lerin Kişisel Marka Takıntısına

Kızgın Damdaki Kedi (1958) filmindeki “Girişimci Baba” ile Günümüzün Girişimcilik Tutkusu Arasındaki Farklar Geçen gün izlediğim Kızgın Damdaki Kedi filminde Big Dady sürekli girişimci oluşuyla ve sıfırdan yarattığı mal varlığının hikayesiyle ödediği bedelleri görmeden anlattığında bir büyük başarı olarak günümüz dünyasındaki bir karşılaştırmaya yöneldim ister istemez. Bu yazıda böyle bir karşılaşmanın özetidir. Görüş ve önerilerinizi

okumak için tıklayınız

Kiralık Dairelere Sıkıştırılan İnsan: Modern Yersizliğin Psikodinamiği Bölüm 1

Kiralık bir evde yaşıyorum. Babamın gençliğinde alabildiği – sahip olduğu bir eve karşılık henüz bir artı bir dairede yaşamanın bir anlamını düşünürken bu yazıyı toparlamaya çalıştım. “Kiralık dairelere sıkıştırılan günümüz insanı” bendim, arkadaşlarım ve aslında hepimiz olduğunu gördüm ve bunun bir sistem sorunu olduğunu yalnızca bir konut krizine değil, aynı zamanda benliğin, aidiyetin, kimliğin ve

okumak için tıklayınız

Yedi Ölümcül Günah ile Savaşlar

1. Gurur (Superbia) ve Milliyetçilik-Yüksekten Bakış 2. Açgözlülük (Avaritia) ve Kaynak İstila Hırsı 3. Öfke (Ira) ve İntikam Döngüsü 4. Kıskançlık (Invidia) ve Jeopolitik Rekabet 5. Şehvet (Luxuria) ve Sömürgeci Sömürü 6. Tembellik (Acedia) ve Sivil Toplumun Çöküşü 7. Oburluk (Gula) ve Savaş Ekonomisi 🔄 Psikopolitik Sarmal Bu yedi günah, sadece bireysel ahlak hatası değil;

okumak için tıklayınız

Neolitik Devrimin İnsanlığa Zihinsel ve Fiziksel Bedeli

Neolitik Devrim, insanlığın avcı-toplayıcı yaşamdan yerleşik tarım toplumlarına geçişini simgeleyen bir dönüm noktasıdır. Yuval Noah Harari’nin perspektifinden bakıldığında, bu devrim yalnızca insanlığın maddi dünyasını değil, aynı zamanda zihinsel, etik, toplumsal ve varoluşsal dokusunu da kökten dönüştürmüştür. Ancak bu dönüşüm, insanlığın hem fiziksel hem de zihinsel evriminde derin kayıplar pahasına gerçekleşmiştir. Bu metin, Harari’nin fikirlerinden ilhamla,

okumak için tıklayınız

Neolitik Devrimin Yuval Noah Perspektifinden Derinlemesine İncelenmesi

Yuval Noah Harari’nin perspektifinden Neolitik Devrim, insanlık tarihinin en dönüştürücü kırılma noktalarından biridir. Tarım devrimi olarak da bilinen bu süreç, yalnızca besin üretim biçimlerini değil, insanın kendisini, toplumu, doğayı algılayışını ve varoluşsal anlam arayışını kökten değiştirmiştir. Harari’ye göre, bu devrim bir ilerleme hikayesinden çok, insanlığın hem kazanımlar hem de kayıplarla dolu bir serüvenidir. İnsanlığın İlk

okumak için tıklayınız