Kategori: Psikanaliz

“Kafesi açtığınızda bile yürüyemeyen köpek.”Kolektif Travma ve Öğrenilmiş Çaresizlik

“Kafesi açtığınızda bile yürüyemeyen köpek.” Bu güçlü imge, bireysel psikoloji sınırlarını aşarak toplumsal belleğin, özellikle de kadınların kolektif travma mirasının ifadesine dönüşür. Bu yalnızca bir bireyin özgürlük eylemini gerçekleştiremeyişi değildir; aynı zamanda nesiller boyunca devredilen bastırma, korku ve çaresizlik zincirinin ruhsal ve bedensel ifadesidir. 🔸 Öğrenilmiş Çaresizlik ve Annelik Rolü Psikolog Martin Seligman’ın ilk kez

okumak için tıklayınız

İktidar, Din ve Kadın : Tarihin Sevdiği Üçleme

İktidar ve din gibi toplumsal olgular kadın üzerinde bu kadar ısrarla durmasının birkaç yapısal, psikolojik ve ideolojik nedeni var. Bunları politik psikoloji, toplumsal cinsiyet teorisi, psikanaliz ve siyasal ideoloji eleştirisi bağlamında şöyle açıklayabiliriz: 1. Kadın Bedeninin Denetimi = Toplumun Denetimi Kadın, biyolojik olarak doğurganlıkla ilişkilendirilir. Bu nedenle ataerkil toplumlarda kadın bedenini kontrol etmek, aynı zamanda

okumak için tıklayınız

“Annelik Kompleksi”, “Annelik Personası” ve “Anne Arketipi”

“Annelik kompleksi”, “annelik personası” ve “anne arketipi” genelde karıştırılır ama aslında oldukça farklı şeyleri temsil ederler. Bunları gündelik hayattan örneklerle, net bir şekilde ayıralım: 🧠 1. Annelik Kompleksi Kökeni: Psikodinamik düzeyde bireysel bilinçdışından kaynaklanır.İşleyişi: Bireyin (kadın ya da erkek) annelikle ilgili yaşadığı bilinçdışı çatışmalar, bastırmalar ya da aşırı özdeşleşmelerle ilgilidir. 📌 Örnek:Diyelim ki bir kadın

okumak için tıklayınız

Kadının İşlevselleştirilmiş Bedeni ve Tetris Metaforu

“Tetris’i etrafınızda tekrar tekrar bir daire içinde bir noktaya oynamak gibidir.” Bu cümle, yalnızca ev içi rutinin tekrarından söz etmez. Aynı zamanda kadının bedeninin, zamanının ve emeğinin sistematik biçimde işlevselleştirilişini gösterir. Metinde “ev”, bir yaşam alanı değil; çalışılması, sürdürülebilir tutulması ve göze hoş görünmesi gereken bir “iş alanı” olarak betimlenir. Kadın da bu sistemde hem

okumak için tıklayınız

“Ev, Annemin Bedeni ve Cesedi Mi”: Kristeva ve Foucault Üzerinden Bir Deneme

Kavramın kendisi çok belirsiz-kaotik bir ifadeyi çaprıştırsada üzerinde konuşmaya değer bir konu olarak karşımıza çıkıyor. Biz bu ifadeyi derinleştirerek hem Julia Kristeva’nın “abject” (tiksinti/ayrışamayan beden) kavramı hem de Michel Foucault’nun “disiplin toplumu” ve “panoptikon” yaklaşımı üzerinden teorik örneklerle genişletiyorum: “Ev, annemin cesedi” metaforu, yalnızca kişisel bir travma betimi değil; aynı zamanda psikanalitik-feminist bir bilincin metaforudur.

okumak için tıklayınız

“Annemin korkusundan korkuyorum.”

🔹 1. Arketipsel ve Travmatik Annelik Deneyimi “Annemin korkusundan korkuyorum.” Bu cümle, yalnızca bireysel bir duyguyu değil; aynı zamanda kolektif, nesiller arası aktarılan bir korku hafızasını da açığa çıkarır. Jung’a göre, anne arketipi yalnızca bireysel annenin temsili değil, doğanın besleyici ve yıkıcı tüm yönlerini kapsayan bir kolektif imgedir. Jung bu konuda şöyle der: “Anne arketipi

okumak için tıklayınız

Normların Dekonstrüksiyonu: Derrida’nın Farklılık Kavramıyla Aile ve İlişki Normlarını Sorgulamak

Toplumun Normatif Aygıtları ve Farklılık Kavramı Jacques Derrida’nın différance kavramı, anlamın sabit olmadığını, sürekli ertelenen ve farklılıklarla inşa edilen bir süreç olduğunu öne sürer. Toplumun “normal” ilişki ve aile yapısını dayatan normları, bu bağlamda, sabit bir hakikat gibi sunulsa da, différance üzerinden sorgulandığında, bu normların tarihsel, kültürel ve ideolojik kurgular olduğu açığa çıkar. Heteronormatif evlilik,

okumak için tıklayınız

Gölgelerin Dansı: Jung’un Gölge Kavramı ve Toplumun Karanlık Yüzleri

Jung’un gölge kavramı, bireyin ve toplumun bastırılmış, reddedilmiş yönlerini ifade eder; bu, yalnızca kişisel değil, aynı zamanda kolektif bilinçdışının derinliklerinde yatan karanlık bir aynadır. Devletlerin ve toplumların baskıcı politikaları, bu gölgenin dışa vurumu olarak görülebilir; bireylerin psişik dünyasında ise bu, suçluluk, korku ve çelişkili arzular olarak yankılanır. Karanlığın Aynası: Gölge Kavramının Kökeni Jung’un gölge kavramı,

okumak için tıklayınız

Gözetim, İktidar ve Özerkliğin Erozyonu

Michel Foucault’nun panoptikon kavramı, modern toplumlarda gözetim ve denetim mekanizmalarının birey üzerindeki etkisini anlamak için güçlü bir metafor sunar. Jeremy Bentham’ın 18. yüzyılda tasarladığı panoptikon hapishane modeli, merkezi bir kulede görünmez bir gözetleyici tarafından sürekli izlenen mahkûmların hücrelerini içerir. Foucault, bu yapıyı, modern kurumların bireyleri disipline etme ve kontrol altına alma biçimini açıklamak için kullanır.

okumak için tıklayınız

Terapistin İktidar Sahnesi: Foucault’nun Merceğinden Danışan İlişkisi

Michel Foucault’nun iktidar kavramı, insan ilişkilerinin her katmanında görünmez bir ağ gibi işler; terapist-danışan ilişkisi de bu ağın yoğun bir düğüm noktasıdır. Foucault’ya göre iktidar, yalnızca baskıcı bir otorite değil, aynı zamanda bilgi üretiminin, söylemin ve bireylerin kendilerini nasıl algıladığının bir biçimlendiricisidir. Terapistin odası, bu bağlamda, sadece iyileşme mekânı değil, aynı zamanda bir iktidar sahnesidir.

okumak için tıklayınız

Kültür Endüstrisinin Aynasında Modern Aşk: Terapi, Özgürlük ve Tüketim

Kültür Endüstrisinin Büyülü Aynası Theodor Adorno’nun kültür endüstrisi eleştirisi, modern toplumun sanatı, eğlenceyi ve hatta duyguları standartlaştırarak bireyi bir tüketim nesnesine indirgediğini savunur. Popüler kültür, “ideal ilişki” mitini bir meta gibi paketler: romantik filmler, sosyal medya estetiği ve influencer çiftlerinin sahnelenmiş mutlulukları, aşkı ulaşılması gereken bir formül olarak sunar. Bu, Adorno’nun eleştirdiği standartlaşmanın ta kendisidir;

okumak için tıklayınız

Davranışcı Terapileri Nasıl Anlamalı ? “Davranışçılığa Karşı Psikodinamik Direniş” Bölüm 2

20. yüzyıl psikolojisinin en temel ve felsefi çatışmalarından birini özetlemeye çalışacağız. Davranışçılığa Karşı Psikodinamik Direniş: Anlam ve Derinliğin Mekanizmaya Başkaldırısı Bu, bir devrimdi. Zihin, bilinç, ruh, arzu gibi kavramlar, içinde ne olduğu bilinemeyen bir “kara kutu”ya (black box) atıldı ve anahtar uzağa fırlatıldı. İnsan, çevresel etkilere (uyaran-tepki, pekiştirme, ceza) göre şekillenen, programlanabilir bir organizma olarak

okumak için tıklayınız

Freud’un Cinsellik Teorisi ve Modern Evlilik Terapileri

Arzunun Kökenlerine Bir Bakış Freud’un cinsellik teorisi, insan ruhunun derinliklerinde yatan arzuların haritasını çizer. Libido, onun gözünde, yalnızca bedensel bir dürtü değil, aynı zamanda bireyin anlam arayışının motorudur. Bu teori, modern evlilik terapilerinde bir yol gösterici mi, yoksa görünmez bir kalıp mı? Freud, cinselliği insan davranışının temel taşı olarak görürken, heteronormatif yapılarla uyumlu bir çerçeve

okumak için tıklayınız

Üstinsan ve Kendi Kendini Gerçekleştirme

Nietzsche’nin Üstinsan İdeali Nietzsche’nin “üstinsan” (Übermensch) kavramı, bireyin kendi değerlerini yaratma cesaretiyle, sıradanlığın ötesine geçerek eşsiz bir varoluş inşa etme arzusunu temsil eder. Bu ideal, insanın kendi potansiyelini keşfetmesi ve ahlaki normların dayatmalarından sıyrılarak özgün bir yaşam kurmasıdır. Üstinsan, sıradan insanın sürü ahlakına teslimiyetini reddeder; o, kendi anlamını yaratan, kaosla yüzleşen ve yaşamı bir sanat

okumak için tıklayınız

Suçluluk ve Rahatlama Duygusu Arasında İnsan Deneyimi ve Günümüz

“Suçluluk ve rahatlama duygusu arasında insan deneyimi”, günümüz dünyasında özellikle modern bireyin içsel salınımını gösteren çok katmanlı bir mesele. Aşağıda bu konuyu hem psikodinamik, hem toplumsal, hem de güncel deneyimsel düzeyde üç boyutta ele alıyorum. 🌓 1. Psikodinamik Düzey: Superego ve Rahatlama Arzusu Arasındaki Gerilim Freudyen bakışla başlarsak:İnsanın içinde her zaman iki kuvvet çekişir: Suçluluk,

okumak için tıklayınız

Üslup, Arzunun Sansürlenmiş Dili Midir?

I. Freudyen Temel: Üslup, Arzunun Sansürlenmiş Dili Midir? Freud’a göre her insanın dili, arzularının bastırılmış izlerini taşır. Yazı ise bu arzunun bilinçdışı yoluyla deformasyona uğrayarak dışavurumudur: 🔹 Örnek: Franz Kafka’nın düzyazıdaki sistemli, mekanik anlatımı; babasıyla yaşadığı güç ilişkisi, suçluluk duygusu ve otoriteyle çatışmasını bastıran bir dil kurgusudur.Yani üslup, bastırmanın biçimidir. II. Lacancı Perspektif: Üslup =

okumak için tıklayınız

“İçsel İmgeye Güvenmek: Psikolojik Yaratıcılığın Temeli”

Carl Gustav Jung’un psikolojisi, modern insanın rasyonel aklının gölgesinde unuttuğu kadim bir bilgeliği yeniden hatırlatır: Psike, yani ruh, bizimle imgeler aracılığıyla konuşur. Bu imgelere güvenmek, sadece bir sanatçı veya şair için değil, bütünlüklü bir insan olmak isteyen herkes için psikolojik yaratıcılığın ve “bireyleşme”nin temelidir. İçsel İmgeye Güvenmek: Psikolojik Yaratıcılığın Temeli Modern dünya, bizi sürekli olarak

okumak için tıklayınız

Davranışcı Terapileri Nasıl Anlamalı ? Bölüm 1

”İnsanların hayatını ele alırken yüzeyde kalıp davranış açısından, koşullu refleks ve koşullanma açısından düşünmeyi tercih edenler vardır, bu da davranış terapisi denen şeyi doğurur. “ ( Winnicott, Oyun ve Gerçeklik ) Bu cümle, insan davranışlarını anlamaya yönelik farklı psikolojik yaklaşımlar arasındaki temel ayrımı oldukça eleştirel bir tonda dile getiriyor. Davranışcı terapiyi anlamak açısından da önemli

okumak için tıklayınız

Winnicott’un ”Potansiyel Mekân” Kavramının, Sinema Üzerinden Jungiyen-Psikodinamik Bağlamda Anlaşılması.

Burada aslında öncelikle sinemanın ne doluğuna dair bir soruyla başlamamız gerekecek; Bu bağlamda sinema nedir? 🎥 Sinema, potansiyel mekânın kolektif versiyonudur.Tıpkı Winnicott’un “oyun alanı” gibi, sinema da bilinç ile bilinçdışı, içsel gerçeklik ile dışsal dünya arasında kurulmuş bir geçiş alanıdır. İzleyici burada kendi arzularını, korkularını ve bastırılmış imgelerini dışa yansıtır, tanır, işler. Ama bunun için

okumak için tıklayınız

Winnicott’un “Potansiyel Mekân” (Potential Space) Kavramı Üzerinden Anne-Çocuk İlişkisini Anlama

Winnicott, Oyun ve Gerçeklik Kitabında ” Bebek ile anne, çocuk ile aile, birey ile toplum ya da dünya arasındaki potansiyel mekân, güvene dayalı bir deneyime bağlıdır. Birey, yaratıcı yaşamayı bu mekânda deneyimlediği için, bu potansiyel mekânın birey için kutsal olduğu söylenebilir. Öte yandan, bu mekânın sömürülmesi, bireyin kendisini hiçbir şekilde kurtaramadığı, baskıcı unsurlar arasında sıkışıp

okumak için tıklayınız