Kategori: Zahit Atam

Reel Sosyalist Ülkelerde Sanat Meselesi: Sansür! – Zahit Atam

Bu işin başlangıcı 1917 Ekim Devrimi sonrasında başlar, dünya ve insanlık ilk kez Marksizm’e dayandığını söyleyen bir sosyalist devrim ile karşılaşıyordu. Sosyalist ülkenin kurulmasından sonra ütopyaların birbiriyle yarıştığı, herkesin kendi kafasındaki hayali sol ve bilim adına savunduğu bir durum ile karşılaştık. Başladılar Proletkült masalına. Onlara göre Çarlık dönemindeki sanat burjuva sanatıydı, ya da gerici Çarlığın

okumak için tıklayınız

Devrimden sonra sanat üzerine… -7 – Zahit Atam

Ekim Devriminden sonra sanat üzerine tartışmalar, hemen hemen İç Savaşın sonrasında başlar. 1921 yılından sonra Yeni Ekonomi Politikasının uygulanmaya başlamasıyla, Sivil hayat yeniden canlandı ve toplum yeniden Savaş Öncesi dönemdeki ekonomik düzeye doğru ilerlemeye başladı. Aynı yıllarda ilk canlanan sanat tiyatro oldu, bir sürü avant-garde sahnelemeler büyük ilerlemeler gösterdi, özellikle tiyatroda geçmiştekine göre halkı sanata

okumak için tıklayınız

Sovyet Sinemasının genel nitelikleri üzerine-8 – Zahit Atam

Sovyet Sinemasının genel özellikleri içinde en belirgin olanı: Dinamik kurgudur. Kurgunun bütün dünya sinemasında ilk teorisyenleri ve ilk farklı uygulayıcıları Sovyet Sinemacıları idiler. Daha sonra modern dönemde sanatsal üretimde en kritik özellik haline gelecek nitelik olarak kurgunun kaşifi olma şerefi onlara aittir. Bu kurgunun en önemli özelliği iki farklı plan bir araya getirildiğinde, sadece birbirine

okumak için tıklayınız

Avrupa Sanatının Kendi Köklerinden Kopuş Nedenleri? Ya Biz? – Zahit Atam

Avrupa Uygarlığı bir soyutlama olarak var, genel olarak Batılı Düşünceyi kuranlar olarak anlaşılıyor, ama aynı uygarlığın felsefi kökenlerine baktığımızda, siyasal olarak o felsefi ön-varsayımları, hedefleri ve idealleri yıktıklarını görmekteyiz. Bunun sanata yansımasına baktığımızda ne görüyoruz? Avrupa Sanatı toplum olma ve uygarlık olma bilincini kaybettikleri zaman, sanatın kendisi bireysel bir yaratım olarak görülmeye başlandığında, bireyin kendisi

okumak için tıklayınız

Barışa Selam Olsun: 2018 Barış Getirsin! – Zahit Atam

Bu ülkede kendimi bildim bileli barış özlemi içinde yaşadım. Kendimi bildim bileli de bu ülkenin tarihinde yer alacak insanların ülkede “baş” olmak için silaha davrandığını ve kan dökerek bir şeyler kurmaya çalıştıklarını gördüm. Paradoksun çözümü nedir bilemiyorum, ama Türkiye’de bu kadar çok kan dökülmesinin nedeni, bu kadar çok sahte kurtarıcının bu ülkeye baş olmak için

okumak için tıklayınız

Barışı savunmak neden bu kadar kritik! – Zahit Atam

İnsanların arasındaki düşmanlıklar, ötekileştirmeler ve elbette ki nefret suçları büyük oranda kendi yetersizlikleri ve birbirlerine karşı hasetlerinden çıkıyor, kifayetsiz muhterisin hırsı ile çekemeyen insanın yok etme arzusu büyük oranda ‘fena eylemlerin’ başlangıç noktasıdır. Tarihimizdeki yıkıcı eylemlerin başlangıç noktalarına doğru ilerlediğimizde gördüğümüz en önemli şey ‘fake-kahraman’ olma sevdasıyla başlıyor. Bu da trajik gelişmelerin çıkış noktası. Sanatımızda

okumak için tıklayınız

Barış gelmedikçe insanlar birbirini yemeye devam edecek! – Zahit Atam

Türkiye’de insanların birbirleriyle tartışmayı bilmediklerini artık kabul edelim. Bunun en temel nedenlerinden birisi insanların “çok bilmesi”, hatta her şeyi bilmesi! İnsan her şeyi bilebilir mi? Elbette ki hayır! Ama bizim solcularımızda ve İslamcılarımızda gördüğümüz temel özellik nedir? Her şeyi biliyor gibi her şeyin üzerine aynı şablonu oturtmaları! Peki liberallerimizin özelliği nedir? Onların da özelliği iktidara

okumak için tıklayınız

Yıllar geçtikçe sanat kötümserleşiyor! – Zahit Atam

Sanatçılarımızın büyük bölümü artık siyaseten emekli oldular. O kadar büyük bir geri çekilme oldu ki sonuçta hayatın karşısında tavırsız gibi yaşıyorlar. Sinemamız ve tiyatromuz halkla bağlarını kopardıkları için, daha çok da halk içinde etkileri çok düşük olduğu için “toplumcu” değiller, onun yerine yeni bir birey icat ettiler, tabii yerseniz. Avrupa’da artık sistem benzeri olarak geriledi,

okumak için tıklayınız

Estetik ve Özgürlük üzerine…!-1 – Zahit Atam

(Zafer Diper’e yanıt…) Genel olarak estetiğin özgürlüğe götürdüğü, özgürlük mücadelesine ise estetiğin yakıştığı söylenir… İyi ama doğru mu bu? Tarih boyunca gezinirsek bunun böyle olmadığını görüyoruz! Estetik ile özgürlük mücadelesi aynı şey değil ve özellikle İkinci Dünya Savaşından sonra, faşizm net biçimde yenilgiye uğrayınca, siyasal-toplumsal karar alma mekanizmalarından da net biçimde “özgürlük mücadelesi” uzaklaştırılmış oldu!

okumak için tıklayınız

Estetik ve ahlâk – Zahit Atam

Günlerden bir gün, sene daha 70’lerin başı iken Chomsky ile Foucault oturmuşlar insan doğası üzerine dertleşiyorlarmış, nedense millet de onları seyrediyormuş, bu arada aralarında moderatör denilen birisi de varmış. Dertleri nasıl olmuş ise gelmiş insan niye mücadele eder konusuna ilişmiş. Chomsky demiş ki insan özgürleşmek ister, daha iyi koşullarda çalışmak ister, dünyaya barış gelsin ister,

okumak için tıklayınız

Estetik ve ruhsal yoksulluk… – Zahit Atam

İnsanların çoğu ruhen yoksuldur, bu yoksulluğun ardında yatan ise bu insanların aynaya baktıklarında kendilerini görememeleridir. Kendi suretini çıplak göremeyen insanın sanatçı olması mümkün değil, insan içini anlatıyorsa kendisi olabilir, sanatı olabilir ve kendini keşfedebilir. Bu konuda Fellini’nin söylediği şey çok basit ve doğru idi: “Bütün sanat otobiyografik niteliklidir; inci istiridyenin otobiyografisidir.” Dolayısıyla, kendi geçmişiyle yüzleşemeyen

okumak için tıklayınız

Refah, sanatçı ve estetik – Zahit Atam

Batı ile Doğu arasındaki en temel farklılıklardan birisi, Doğu’da toplumun refah oranı düşük olduğu için sanatçıların geçim kaynakları bulma konusunda çektiği kısıtlar ve geçinmek için sanatından verdiği ödünler meselesidir. Doğulu uyanıklar, kısacası Cem Yılmaz filmlerinde canlandırdığı avantacılar –bu arada Cem Yılmaz’ın kendisi de bir avantacıdır- sanat diye yaptıkları eserleri müşteriye göre ayarlamayı iyi bilir. Eğer

okumak için tıklayınız

Sanat filmi: Festivali Yemlemek… – Zahit Atam

“İnsan doğaya ne kadar yabancılaşırsa o kadar toplumsallaşır, ne kadar toplumsallaşırsa da o kadar kendine yabancılaşır.” (Bizim Sakallı) Tabi insanın Türkiye’de yaşarken yabancılaşmaması çok zor, maşallahı var ülkenin, garip olay hiç eksik olmuyor, her biri birbirinden tuhaf olaylar var, gazete okumak bile kolay değil artık. Dinin toplum içindeki ağırlığı gitgide artıyor, bununla birlikte dinsel söylemin

okumak için tıklayınız

Gardları düşünce kızanlar – Zahit Atam

Bir gün Gaddar bir yönetmenimiz ile konuşuyordum, bir sinema okulu açmıştı, niyeti para götürmek falan değildi, gençliğinde yeterince eğitim alamadığı için, yeni kuşak sinemacıların ciddi bir eğitimden geçmeleri gerektiğine inandığı için okulu açtı. Ona göre Şekeroğlu’nun okulu yeterince iyi değildi ve modern eserleri anlamıyorlardı. Muhafazakârdı. Heyhat, Şekeroğlu’nun okulu bu ülkedeki yıllarca en iyi sinema okulu

okumak için tıklayınız

Tekil ile genel: Analitik düşünmek – Zahit Atam

Hayatımda en zorlandığım şey ile yaşamak durumundayım: Kendimi insanlara tercüme etmek. İnsanlar okuduklarını anlamıyorlar ise ne yapmak gerekir? Kendinizi anlatmaya mı çalışırsınız? Ama çoğunlukla nafile bir çabadır bu, çünkü insanlar sizin dediklerinizden anladıklarını sizin söyleminizin hakikatine yeğlerler. Hayatım boyunca karşıma çıkan insanı sinirlendiren şeylerden birisi netti, bazı insanlara doğruyu anlatıyorsunuz, hatta o sezgisel olarak dediklerinizin

okumak için tıklayınız

Aydıncık hastalığı: Seçkincilik! – Zahit Atam

Bizim üniversite yıllarımızın sonlarında başladı Beyoğlu Pera övgüsü ve söylemi. Sonrasında hatta Giovanni Scognamillo bir kitap “yazdı”: Cadde-i Kebir’de Sinema diye. Sormuştum niçin Cadde-i Kebir diyorsun diye: oranın eski Osmanlıcadaki bir adı da Cadde-i Kebir’dir dedi, peki sen niçin kitabın adını öyle koydun? Öyle daha çok satar diye düşündüm. Sattı mı bari? Hayır satmadı, hatta

okumak için tıklayınız

Yılmaz Güney’i anmak ve mirası – Zahit Atam

Bir mirasın güncelliği nedir? Yılmaz Güney’i bugün anmak ne anlama geliyor? Yılmaz Güney’in mirası kadar tuhaf biçimlerde heder edilen bir sinemacı mirası yok günümüzde! Bugüne kadar nedense en tuhaf en yeteneksiz ve en parsacı insanlar bu miras hakkında konuştular, hatta bu mirasa sahip çıkamadık diyerek! Bu insanların yaptıklarına baktığımızda elleriyle ve sözleriyle kendi pratikleri Yılmaz

okumak için tıklayınız

Yılmaz’ı yılmayanlar savunabilir! (1.Bölüm) – Zahit Atam

Türkiye gerçekten ilginç bir ülke: tarihinde belirli önderler var, bunların maddi mirasları üzerinden tartışma çıkarken, aslında bu insanların halkla kurdukları ilişkiler büyük oranda manevi değer taşıyor. Paradoks bu kadar net: Yılmaz Güney’in maddi olarak arkasında bıraktığı nedir? Filmleri: oyuncu, senarist, yönetmen… Bir bakıyorsunuz, ölümünün ardından başlamışlar filmlerini yok etmeye, bir bakıyorsunuz, ölümünün ardından manevi mirası

okumak için tıklayınız

Yılmaz’ın davası hakkında… – Zahit Atam

(yarın son bölüm ) “History is not like some individual person, which uses men to achieve its ends. History is nothing but the actions of men in pursuit of their ends.” (The Holy Family, Ch. VI (1845)) Yani bizim sakallı diyor ki: Tarih tekil bir birey gibi bir şey değildir, kendi amaçları için insanları kullanmaz.

okumak için tıklayınız

Mesleksiz insanlara ünlü diyoruz: Yılmaz Güney’den dersler! – Zahit Atam

Yılmaz Abi’nin iş yaşamıyla tanışması, yani evin ekmeğini getirmek için düzenli işle tanışması 7 yaşına rastlar. Aile, baba eve bir kuma getirince parçalanma tehlikesi yaşar. Ana ve iki çocuğu şehre göçer, kuma ve baba köyde ırgatbaşı olarak çalışırken, aile bölünür, ardından da tipik bir Kürt geleneği olarak 7 yaşındaki büyük oğul evin reisi olur. Yılmaz

okumak için tıklayınız