Cennetin Doğusu – John Steinbeck -iyilikle kötülüğün ezeli mücadelesinin işlendiği başyapıt-

Cennetin Doğusu, 20. yüzyıl Amerikan edebiyatının en önemli temsilcilerinden Steinbeck’in iyilikle kötülüğün ezeli mücadelesini işlediği başyapıtı.

Steinbeck, Amerikan İç Savaşı’ndan Birinci Dünya Savaşı’nın sonuna kadar uzanan hikâyede Kuzey Kaliforniya’daki Salinas Vadisi’nde kaderleri kesişen Hamilton ve Trask ailelerinin nesiller boyu izlerini sürerek hem Amerika’nın hem de insanlığın tarihini anlatıyor. Kendi ailesinden de izler taşıyan bu eserde iyiyle kötü, güçle zayıflık, aşkla nefret, güzellikle çirkinlik temaları üzerinden en kadim hikâyelerden Habil’le Kabil’i yeniden yorumluyor. Cennetin Doğusu, Nobel Edebiyat Ödüllü John Steinbeck’in “magnum opus”u.

“Hep bu kitabı yazmak istedim, bu kitabı yazabilmek için çalıştım, bu kitabı yazabilmek için dua ettim.”
JOHN STEINBECK

“Vahşi doğanın gücüne sahip dokunaklı ve göz yaşartıcı bir gösteri.”
CARL SANDBURG


KİTAPTAN BİR BÖLÜM

PASCAL COVICI
Sevgili Pat,
Tahtadan heykele benzer küçük bir şey yontarken rastladın bana;
“Benim için bir şey yapsana,” dedin.
Ne istediğini sordum, “Bir kutu,” dedin.
“Ne için?”
“İçine bir şeyler koymak için.”
“Ne gibi şeyler?”
“Elinde ne varsa,” dedin.
İşte kutun burada. Elimde olan neredeyse her şey var içinde, ama
boş yer de var. Kutuda acı var, heyecan var, iyi duygular, kötü duygular var, kötü düşünceler ve iyi düşünceler var – tasarımın zevki, biraz umutsuzluk ve yaratmanın tarifsiz mutluluğu.
Hepsinin üstünde de sana beslediğim minnet ve sevgi var.
Ve hâlâ yer var kutuda.
JOHN

7
Birinci Kısım
Bölüm 1
[1]
Salinas Vadisi Kuzey Kaliforniya’dadır. İki dağ sırası arasında yer
alan uzun, dar çukurun ortasından yukarı, büküle kıvrıla akan Salinas Nehri, sonunda Monterey Körfezi’ne dökülür.
Otlara ve gizli çiçeklere çocukluğumda verdiğim adları hatırlıyorum. Kurbağaların nerelerde yaşayabileceğini, yazın kuşların saat kaçta uyandığını hatırlıyorum, ağaçların ve mevsimlerin kokusunu da; insanların görünüşünü, nasıl yürüdüğünü, hatta kokusunu bile hatırlıyorum. Koku hafızası çok zengindir.
Vadinin doğusundaki Gabilan Dağları’nın ışıklı ve neşeli olduğunu hatırlıyorum; güneşliydiler, güzeldiler, davetkârdılar adeta;
öyle ki, insan onların sıcak yamaçlarına neredeyse sevgili annesinin kucağıymışçasına tırmanmak isterdi. Kahverengi otların sevgisiyle dolu, insanı çağıran dağlardı. Santa Lucia Dağları batıda göğe uzanır, vadiyi açık denizden ayırırdı; karanlık ve efkârlıydılar,
düşman ve tehlikeliydiler. İçten içe batıdan hep korkmuş, doğuyu
sevmişimdir. Bu fikri nasıl edindiğimi bilmiyorum; olsa olsa, sabah Gabilanların zirvelerini aşıp geldiği, gece de Santa Luciaların
8
sırtlarından süzüldüğü için olabilir. Günün doğumuyla ölümü, iki
sıradağa ilişkin duygularımla bağlantılıydı belki.
Vadinin her iki yanında, tepelerdeki kanyonlardan aşağı kayıveren dereler Salinas Nehri’nin yatağına dökülürdü. Sulak yıllarda kışın dereler sel gibi çağlar, nehri kabartırdı; bazen nehir öfkelenip köpürür, yatağından taşar ve yıkar geçerdi. Çiftlik arazilerinin kenarını koparıp alır, hektarlarca toprağı götürürdü; ahırlarla evleri devirip kendine katar, yüzdürür, hoplatırdı. İnekleri, domuzları, koyunları tuzağa düşürüp çamurlu, kahverengi sularında
boğar, denize taşırdı. Sonra, geciken ilkbaharla birlikte nehir kenarlarından içeriye çekilir, kumluk kıyılar ortaya çıkardı. Yazın ise
nehir toprağın üstünde hiç görünmezdi. Yer yer, yüksek kıyıların
altındaki girdaplı sulardan geriye havuzlar kalmış olurdu. Sazlarla otlar tekrar biter, söğütler en yüksek dallarında selin kalıntılarını taşıyarak dikelirdi. Salinas Nehri yarı zamanlı bir nehirdi. Yaz
güneşi onu toprağın altına iterdi. Pek matah bir nehir değildi, ama
tek nehrimiz olduğu için onunla övünürdük – yağışlı kışlarda ne
kadar tehlikeli olduğuyla, kurak yazlarda ne kadar kuru olduğuyla. İnsanın başka şeyi yoksa, sahip olduğu her neyse onunla övünür. Belki ne kadar az şeyi varsa, o kadar çok övünmesi gerekir.
Salinas Vadisi’nin tabanı, dağ sıralarının arasında ve tepelerin
eteklerinde düzdür, çünkü bu vadi eskiden yüz elli kilometrelik
bir halicin tabanıymış. Moss Landing’deki nehir ağzı yüzyıllar önce bu uzun halicin girişiymiş. Bir keresinde babam vadinin yetmiş
beş metre aşağısında bir kuyu kazmıştı. Sondaj makinesi önce üst
toprak çekti, sonra çakıl, ardından da denizkabuklarıyla, hatta balina kemiği parçalarıyla dolu beyaz deniz kumu. Altı metre kum
vardı, sonra tekrar kara toprak, hatta bir parça da sahil sekoyası,
o çürümeyen ölümsüz ağaç. Vadi iç deniz olmadan önce ormandı
mutlaka. Ve bütün bunlar ayağımızın bastığı yerde olup bitmişti.
Geceleyin bazen hem denizi hem de önceki sekoya ormanını hissediyormuşum gibi gelirdi bana.
Vadinin hektarlarca uzanan geniş ve düz arazisinde üst toprak
derin ve bitekti. Otlarla çiçeklerin fışkırması için yağmuru bol bir
kış mevsimi yeterliydi. Sulak yıllardaki bahar çiçekleri inanılmazdı. Vadi tabanının tamamı ve dağların etekleri acı bakla ve gelin-
9
ciklerle kaplanırdı. Kadının biri söylemişti: Renkli çiçekler, aralarına renkleri belirginleştirecek birkaç beyaz çiçek eklendiğinde daha canlı görünür. Mavi acı bakla çiçeklerinde taç yapraklarının her
birinin kenarı beyaz bir şeritle çevrilidir, dolayısıyla bir acı bakla tarlası, hayal edebileceğinizden daha mavidir. Aralarına da Kaliforniya gelincikleri serpiştirilmiş olurdu. Bu gelinciklerin de rengi, ne turuncu ne altın sarısı, alevli bir renktir – saf altın sıvı olsa
ve kaynatıldığında bir kaymak oluşsa, o altın kaymağı gelinciklerin rengine benzerdi muhtemelen. Onların mevsimi geçtiğinde sarı hardallar çıkar ve boylandıkça boylanırdı. Dedem vadiye geldiğinde hardalların boyu o kadar yüksekmiş ki, at üstündeki bir adamın sarı çiçeklerin üstünde başı görünürmüş sadece. Yüksek arazide otların arasında düğün çiçekleri, dam korukları, ortası siyah
sarı menekşeler olurdu. Mevsim biraz ilerledikten sonra da sıra sıra kırmızı ve sarı şahin otları. Bunlar güneş gören açıklık yerlerin
çiçekleriydi.
Gölgeli, loş, her dem yeşil meşelerin altında baldırıkaralar biter,
etrafa güzel bir koku yayardı; akarsuların yosunlu kıyılarında beş
parmaklı eğreltilerle altın-sırtlılar kümeler halinde aşağı sarkardı.
Sonra yuvarlak yapraklı çan çiçekleri vardı – kaymak beyazı, neredeyse günahkâr görünümlü minik fenerler; o kadar nadir bulunan,
o kadar büyülü çiçeklerdi ki, bunlardan bir tane bulan çocuk gün
boyu kendini seçilmiş, özel biri gibi hissederdi.
Haziran geldiğinde otlar başaklanır, kahverengiye dönerdi; tepeler kahverengiye bürünürdü, ama tam kahverengi değil de, altın,
safran, kırmızı karışık bir renge, tarifsiz bir renge. Ve ardından, bir
sonraki yağmura kadar toprak kurur, akarsular dururdu. Düz arazide çatlaklar oluşurdu. Salinas Nehri kuma gömülürdü. Rüzgâr
vadiden aşağı eser, tozları, çerçöpü havalandırıp güneye indikçe
güçlenir, şiddetlenirdi. Akşam kalırdı. Tırmalayan, sinirli bir rüzgârdı; toz zerreleri adamın derisini yırtar, gözlerini yakardı. Tarlalarda çalışanlar koruyucu gözlük takar, burunlarına toprak kaçmasın diye yüzlerine mendil bağlarlardı.
Vadinin toprağı derin ve bitekti, ama tepelerin eteklerindeki incecik üst toprak tabakası otların kökü boyundaydı; yamacın üst kısımlarında toprak daha da incelir, aradan çakmak taşları fırlardı;
10
nihayet fundalığın sınırına gelindiğinde, toprak yerini kızgın güneşi gözleri kör edercesine yansıtan kuru, taşlı bir çakıllığa bırakırdı.
Yağmurun bol olduğu bitek yıllardan bahsettim. Ama kurak yıllar da olur, bunlar vadiye korku salardı. Yağışlar otuz yıllık dönemler halinde tekrarlanırdı. Yağmurun elli-altmış santime ulaştığı beş-altı sulak, harika yıl olur, topraktan gürül gürül ot fışkırırdı.
Ardından otuz-kırk santim yağmur yağdığı oldukça bereketli altıyedi yıl gelirdi. Bunu kurak yıllar izler, bazen yağmur miktarı on
altı-on yedi santimi geçmezdi. Toprak kurur, otlar zar zor birkaç
santim uzardı; vadide yer yer geniş, boş, kel araziler belirirdi. Her
dem yeşil meşeler kabuğumsu bir görünüme bürünür, yavşan otları bozarırdı. Toprak çatlar, pınarlar kurur, sığırlar isteksizce kuru
dalları kemirirdi. O zaman çiftçilerle hayvan sahipleri Salinas Vadisi’nden nefret ederdi. İnekler zayıflar, bazen de açlıktan ölürdü.
İnsanlar içme suyunu çiftliklerine fıçılarla taşımak zorunda kalırdı. Bazı aileler çiftliklerini yok pahasına satıp göçerdi. Ve hiç şaşmazdı: Kurak yıllarda insanlar bitek yılları unutur, sulak yıllarda
da kuraklık yıllarına ait bütün anıları silinirdi. Bu hep böyleydi.
[2]
İşte uzun Salinas Vadisi’nin durumu buydu. Tarihi, eyaletin geri
kalanının tarihiydi. Önceleri Kızılderililer vardı, enerjiden, yaratıcılıktan, kültürden nasibini almamış, ilkel bir cins; avlanamayacak, balık tutamayacak kadar tembel, börtü böcek, çekirge ve deniz kabuklusu yiyerek beslenen bir millet. Ne toplayabilirlerse onu
yer, hiçbir şey ekmezlerdi. Acı meşe palamutlarını dövüp un yaparlardı. Savaşları bile gönülsüz bir tiyatroydu.
Sonra katı ve duygusuz İspanyollar keşfe geldi; açgözlü ve gerçekçiydiler, altına ve Tanrı’ya açtılar. Mücevherleri topladıkları gibi ruhları da topladılar. Dağlar, vadiler, nehirler, koskoca ufuklar
biriktirdiler; günümüzde insanların arsa tapusu edindikleri gibi.
Bu dirençli, içleri kurumuş adamlar kıyı boyunca huzursuzca yukarı aşağı dolaştılar. Bazıları birer prenslik kadar geniş bağışlanmış
arazilere yerleştiler; bunları kendilerine bağışlayan İspanyol krallarının verilen armağan hakkında en ufak bir fikri yoktu. Bu ilk
11
toprak sahipleri yoksul feodal yerleşimlerde yaşadılar, hayvanları
serbestçe otlayıp çoğaldı. Hayvan sahipleri belirli aralıklarla postları ve içyağları için sığırları öldürüp etini akbabalarla kır kurtlarına bırakırlardı.
İspanyollar geldiğinde gördükleri her şeyi adlandırmak zorunda
kaldılar. Her kâşifin ilk görevi budur – hem görev hem de ayrıcalık. Bir şeyi elle çizilmiş haritanıza not etmek için önce adlandırmanız gerekir. Bunlar dindar insanlardı elbette; okuma yazma bilen, kayıt tutup haritaları çizen adamlar ise, askerlerle birlikte seyahat eden dirençli, yorulmak bilmez papazlardı. Bu nedenle ilk
verilen adlar ya aziz isimleri ya da mola verilen yerlerde kutlanan
dinî bayramlardı. Azizlerin sayısı çok olmakla birlikte sınırsız da
değildir; dolayısıyla ilk adlandırmalarda tekrarlara rastlanır. San
Miguel, St. Michael, San Ardo, San Bernardo, San Benito, San Lorenzo, San Carlos ve San Francisquito’ya rastlarız. Sonra bayramlara: Natividad – Noel, Nacimiente – Doğum, Soledad – Yalnızlık.
Birtakım yerler de keşif yolculuğuna o anda hâkim olan duygulardan yola çıkarak adlandırıldı: Buena Esperanza – iyi umut, Buena
Vista – güzel manzara, güzelliğine istinaden de Chualar. Ardından
betimleyici adlar geldi: meşe ağaçları yüzünden Paso de los Robles,
defnelerine istinaden Los Laureles, bataklık sazlarından ötürü Tularcitos ve tuz kadar beyaz olan alkali nedeniyle Salinas.
Sonra orada görülen hayvanlarla kuşların adları verildi yerlere:
dağlarda uçan şahinlerinden ötürü Gabilanes, köstebekten ötürü
Topo ve yaban kedilerinden ötürü de Los Gatos. Bazen de mekânın özelliği adını dayattı: Tassajara fincanla tabağıydı, Laguna Seca
kuru bir göl, Corral de Tierra toprak çit, Paraiso da cennet.
Sonra Amerikalılar geldi; sayıları daha çok olduğu için onlar daha da açgözlüydü. Toprakları ele geçirdiler, kanunları yeniden yazıp tapularını meşrulaştırdılar. Vadilerden başlayıp dağların yamaçlarına doğru çiftlikler yayılmaya başladı – çatısı sekoya kiremitli küçük ahşap evler, kereste ağıllar. Topraktan iki damla suyun çıktığı her yerde bir ev bitiyor, bir aile büyüyüp çoğalıyordu.
Kapı önlerine kırmızı sardunyalar, güller dikildi. Patikaların yerini yaylı araba tekerleklerinin izleri aldı; sarı hardalların arasında
dört köşe mısır, arpa ve buğday tarlaları belirdi. Kullanılan yolla-
12
rın üzerinde, her on beş kilometrede bir, bir bakkalla bir nalbant
peydahlandı ve bunlar da küçük kasabaların çekirdeği oldu: Bradley, King City, Greenfield.
Amerikalılar İspanyollara kıyasla mekânlara insan ismi vermeye daha meyilliydiler. Vadilerde yerleşimler kurulduktan sonra yer
adları daha ziyade orada yaşanmış olaylardan kaynaklandı; bunlar benim için en büyüleyici adlardır, çünkü her ad unutulmuş bir
öyküyü çağrıştırır. Mesela Bolsa Nueva – yeni cüzdan, Morocojo
– topal Mağripli (Kimdi acaba, oraya nasıl gelmişti?), Wild Horse Canyon – vahşi at kanyonu, Mustang Grade – mustang bayırı,
Shirt Tail Canyon – gömlek eteği kanyonu. Yer adları onları uyduran insanların iddiasını taşır; saygılı da olabilir saygısız da, betimleyicidir, şiirsel ya da aşağılayıcıdır. Herhangi bir yere San Lorenzo diyebilirsiniz, ama Shirt Tail Canyon ya da Lame Moor (Topal
Mağripli) başka bir şeydir.
Öğleden sonraları rüzgâr yerleşimlerin üstünde ıslık çalardı;
çiftçiler sürülmüş üst toprağın uçup gitmesine mani olmak için
okaliptus ağaçlarından bir buçuk kilometre uzunluğunda rüzgârkıranlar oluşturmaya başlamıştı. İşte, dedem karısıyla birlikte King
City’nin doğusundaki tepelerin eteğine yerleştiğinde, Salinas Vadisi bu durumdaydı.
Bölüm 2
[1]
Size Hamiltonları anlatmaya çalışırken söylentiye, eski fotoğraflara, anlatılanlara ve masalla karışık, bulanık hatıralara bel bağlamak zorundayım. Hamiltonlar önemli insanlar değillerdi; olağan
doğum, evlilik, toprak sahipliği ve ölüm evrakı dışında, kendilerine ait pek fazla kayıt yok.
Genç Samuel Hamilton İrlanda’nın kuzeyinde doğmuştu, karısı da öyle. Yüzlerce yıl boyunca tek bir arazide, tek bir taş evde yaşamış olan, ne zengin ne yoksul, küçük bir çiftçi ailesinin oğluy-
13
du. Hamiltonlar dikkati çekecek derecede tahsilli ve kültürlü olmayı becermişti; o yeşillik ülkedeki birçok kişi gibi onlar da hem
çok önemli hem çok sıradan insanlarla akrabaydılar; öyle ki, iki
kardeş çocuğundan biri baron, diğeri dilenci olabilirdi. Ve elbette her İrlandalı gibi Hamiltonlar da eski İrlanda krallarının soyundan geliyorlardı.
Atalarının taş eviyle yeşil topraklarını Samuel’ın niçin terk ettiğini bilmiyorum. Hiçbir zaman siyasete karışmadığı için asilikle suçlanıp sürülmüş olması ihtimali yok; son derece dürüst olduğu için de, onu polisin harekete geçirmediği kesin. Ailemizde dolaşan bir –söylenti bile değil de, dile getirilmeyen bir his– fısıltıya
göre onu memleketinden süren şey aşktı, üstelik de evlendiği kadına aşkı değil. Ama aşırı karşılık görmüş bir aşk mıydı, yoksa aşkı
karşılık görmeyince darılıp gitmiş miydi, bilmiyorum. Biz hep ilki
olduğunu düşünmeyi tercih ederdik. Samuel yakışıklıydı, sevimliydi, neşeliydi. Herhangi bir İrlandalı köylü kızının onu reddetmiş
olabileceğini hayal etmek zor.
Salinas Vadisi’ne hayatının baharında, güçlü kuvvetli geldi; kafası icatlarla, bedeni enerjiyle doluydu. Gözleri masmaviydi, yorgunken bir gözü hafifçe dışarıya kayardı. İri yarı bir adam olmakla beraber bir zarafeti de vardı. Hayvancılık gibi tozlu bir iş yaptığı halde hep tertemiz görünürdü. Elleri marifetliydi. İyi bir demirci, iyi bir marangoz ve iyi bir oymacıydı; tahta ve metal parçalarıyla
akla gelebilecek her şeyi yapıverirdi. Bildik işleri daha iyi ve daha
hızlı yapmak için yeni yöntemler icat ederdi durmadan, ama hayatı boyunca para kazanma yeteneğine sahip olmadı. Bu yeteneğe sahip başka insanlar Samuel’ın icatlarını alıp sattı, zengin oldu, ama
kendisi ömrü boyunca geçimini ancak sağlayabildi.
Onu Salinas Vadisi’ne getiren neydi bilmiyorum. Yeşillik bir ülkeden gelinecek yer değildi pek, ama yüzyıl sonundan yaklaşık
otuz yıl önce geldi, yanında da miniminnacık İrlandalı karısını getirdi; bir tavuk kadar esprisiz, kaskatı, germeger, ufacık bir kadın.
Haşin, Presbiteryen kafa yapısı ve ahlâk kurallarıyla yapması zevkli olan aşağı yukarı her şeyi yakalayıp canına okurdu.
Samuel’ın onunla nerede tanıştığını, nasıl kur yapıp evlendiğini bilmiyorum. Kalbinin bir köşesinde başka bir kız vardı mutla-
14
ka, çünkü o aşk adamıydı, karısıysa duygularını gösterecek kadın
değildi. Buna rağmen, Salinas Vadisi’ne geldiği genç yaşından ölümüne kadar Samuel’ın başka herhangi bir kadına gittiğine dair hiçbir işaret yoktu.
Samuel’la Liza Salinas Vadisi’ne geldiklerinde düz arazilerin
hepsi, verimli ovalar, tepelerdeki küçük, bitek çukurluklar ve ormanlar sahipliydi, ama işlenebilecek sınır toprakları vardı hâlâ; Samuel Hamilton da şimdi King City’nin olduğu yerin doğusundaki
çorak tepelere yerleşti.
Herkesin yaptığını yaptı. Kendi adına altmış beş hektar, karısı adına altmış beş hektar, karısı hamile olduğu için çocuğu adına
da altmış beş hektar aldı. Yıllar içinde dördü oğlan, beşi kız, dokuz
çocuk doğdu; her doğumda çiftliğe bir altmış beş hektar daha eklendi – toplam yedi yüz on beş hektar.
Arazide iş olsa Hamiltonlar zengin olurdu. Ama toprak sert ve
kuruydu. Su kaynağı yoktu, üst toprak tabakası o kadar inceydi ki,
çakmak taşları fırlak kemikler gibi görünürdü. Yavşan otları bile
varoluş mücadelesi verirdi; meşeler susuzluktan cüceydi. Bereketli
sayılabilecek yıllarda bile o kadar az ot olurdu ki, hayvanlar yiyecek bulmak için gezip durmaktan hiç semirmezlerdi. Hamiltonlar
çorak tepelerinden batıya, aşağıya baktıklarında ovaların bitekliğini, Salinas Nehri’nin etrafındaki yeşilliği görürlerdi.
Samuel evini kendi elleriyle inşa etti; bir de ahırla demirci dükkânı yaptı. Dağlık arazide beş bin hektarı bile olsa, o kemikli topraktan geçimini su olmadan sağlayamayacağını kısa zamanda öğrendi. Marifetli elleri bir kuyu kazma düzeneği yaptı; kendisinden
daha şanslı adamların arazilerinde kuyular açtı. Bir harman makinesi icat ve imal etti, hasat zamanı ovalardaki çiftlikleri gezerek kendi çiftliğinde yetişmeyen ekinleri dövdü. Dükkânında pullukları biledi, sürgüleri onardı, kırılmış dingilleri lehimledi, atları nalladı. Bölgenin her yanından adamlar, onarması, düzeltmesi
için aletlerini ona getirirdi. Ayrıca Samuel’ın dünyayla, dünyanın
ne düşündüğüyle, Salinas Vadisi dışında gelişen şiir ve felsefeyle
ilgili anlattıklarını dinlemeye bayılırlardı. Samuel’ın kalın, tok bir
sesi vardı, hem konuşması güzeldi hem şarkı söyleyişi; İrlanda şivesi yoktu ama konuşmasındaki iniş çıkış, oynaklık ve ahenk, va-
15
dinin suskun çiftçilerinin kulağını okşardı. Yanlarında viski getirir, mutfak penceresiyle Bayan Hamilton’ın kınayan bakışlarından
gizlenmeye özen göstererek şişeden fırt çeker, nefeslerindeki viski kokusunu bastırmak için taze rezene yaprağı topaklarını kemirirlerdi. Ocağın etrafında üç-dört adam toplanmış Samuel’ın çekiç
sesleriyle anlattıklarını dinlemiyorlarsa o gün kötü geçiyor demekti. Samuel bir güldürü dâhisi olarak tanınırdı; dinleyenler anlattığı
hikâyeleri özenle evlerine kadar taşır, sonra öykülerin yolda nasıl
döküldüğüne şaşıp kalırlardı; çünkü kendi mutfaklarında tekrarlandığında öyküler hep çok farklı gelirdi kulağa.
Samuel kuyu düzeneği, harman makinesi ve dükkânı sayesinde zengin olmalıydı, ama iş kafası yoktu onda. Daima nakit sıkıntısı çeken müşterileri hasat sonrası ödeme yapacaklarına söz verir, Noel sonrasına erteler, erteledikçe erteler, sonunda unuturlardı. Samuel hatırlatma becerisinden yoksundu. Dolayısıyla Hamiltonlar hep yoksuldu.
Çocuklar, tıpkı yıllar gibi şaşmadan, düzenli biçimde doğdu.
İlin işleri başlarından aşkın az sayıdaki doktoru, doğum için bir
çiftliğe ancak doğum sevinci kâbusa dönüştüğünde ve günlerce
sürdüğünde giderlerdi. Samuel Hamilton kendi çocuklarının hepsini kendi doğurttu, kordonlarını güzelce bağlayıp popolarına şaplak attı ve ortalığı temizledi. En küçük çocuk küçük bir tıkanıklıkla doğduğunda morarmaya başlayınca Samuel ağzını bebeğin ağzına yapıştırdı, içine hava üfledi, geri çekti, bebek bu işi kendi yapacak hale gelinceye kadar devam etti. Samuel’ın elleri o kadar becerikli ve şefkatliydi ki, otuz kilometre öteden komşular doğumda
yardımcı olsun diye onu çağırırlardı yanlarına. Doğuran ister kısrak olsun, ister inek, ister kadın, Samuel aynı derecede başarılıydı.
Samuel’ın el altındaki bir rafta duran koskoca siyah bir kitabı
vardı; kitabın adı kapağın üstüne altın yaldızlı harflerle yazılmıştı:
Doktor Gunn’dan Aile Hekimliği. Bazı sayfalar kullanılmaktan kıvrılmış, aşınmış, bazılarıysa gün ışığı görmemişti. Doktor Gunn’ın
sayfalarını karıştırarak Hamiltonların tıbbi geçmişi öğrenilebilir.
Yıpranmış bölümler şunlardır: kırıklar, kesikler, bereler, kabakulak, kızamık, sırt ağrısı, kızıl, difteri, romatizma, kadın hastalıkları, fıtık ve elbette hamilelikle doğum hakkındaki her şey. Hamil-
16
tonlar ya şanslıydı ya da ahlâklı ki, belsoğukluğuyla frengi bölümleri hiç açılmamıştı.
İsteriyi yatıştırmakta, korkuya kapılmış bir çocuğu sakinleştirmekte Samuel’ın üstüne yoktu. Tatlı diliyle şefkatli ruhunun marifetiydi bu. Bedeni nasıl hep temizse, düşünüşü de temizdi. Onun
demirci dükkânına konuşmaya ve onu dinlemeye gelen adamlar
küfretmeye bir süre ara verirdi; kısıtlandıkları için değil de otomatik olarak, sanki orası küfrün yeri değilmiş gibi.
Samuel yabancılığını bir şekilde korumuştu hep. Belki konuşmasının ahengi yüzündendi; bu ahenk adamların, hatta kadınların
da, akrabalarına ve yakın dostlarına söylemeyecekleri şeyleri ona
anlatmasına yol açardı. Hafif yabancı oluşu onu başkalarından ayırır, güvenli bir sır küpü haline getirirdi.
Liza Hamilton ise bambaşka türden bir İrlandalıydı. Kafası küçük ve yuvarlaktı, içinde küçük, yuvarlak kanaatler barındırırdı. Düğme burunlu, içerlek, köşeli ve küçük çeneliydi; Tanrı’nın
meleklerinin itirazlarına rağmen yoluna devam etmeye kararlı bir
mengene.
Liza basit ve güzel yemekler pişirirdi, evi –ev hep onun eviydi–
güzelce fırçalanmış, dövülmüş, yıkanmış olurdu. Doğum yapmak
onu pek fazla engellemezdi; en fazla iki hafta biraz dikkatli hareket ederdi. Leğen kemiği balina kemiğinden mamul olsa gerekti;
peş peşe iri çocuklar doğurmuştu.
Liza’nın gelişmiş bir günah duygusu vardı. Aylaklık günahtı,
dolayısıyla onun nezdinde bir çeşit aylaklık olan iskambil oyunu
da günahtı. Eğlencenin her türüne, dans etmeye, şarkı söylemeye,
hatta gülmeye şüpheyle yaklaşırdı. Eğlenen insan şeytana kapılarını açmış gibi gelirdi ona. Yazıktı, çünkü Samuel gülmeyi severdi, ama sanırım Samuel gerçekten şeytana kapılarını açmıştı. Karısı elinden geldiğince korurdu onu.
Liza saçlarını dümdüz geriye tarayıp arkada sımsıkı bir topuz
halinde düğümlerdi. Kıyafetlerini hiç hatırlamadığıma göre, kendine tıpatıp uyan kıyafetler giydiğini varsayabiliriz. Mizah duygusundan tamamen yoksundu, sadece zaman zaman bıçak gibi keskin bir zekâ kıvraklığı sergilerdi. Hiçbir zaafı olmadığı için torunları ondan korkardı. Hayata cesurca, yakınmadan katlanır, Tanrı-
17
sı’nın herkesin bu şekilde yaşamasını istediğinden kuşku duymazdı. Ödülün daha sonra verileceğini düşünürdü.
[2]
İnsanlar Batı’ya ilk geldiklerinde, özellikle Avrupa’nın sahipli, çekişmeli küçük çiftliklerinden gelmişlerse, sırf bir kâğıdı imzalayıp bir temel atarak bunca toprağın sahibi olunabileceğini görünce
gözlerini bir toprak hırsı bürüdü. Giderek daha çok toprak ister oldular; mümkünse iyi arazi, değilse de nasıl olursa. Belki de nüfuzlu ailelerin nüfuzlarını bir şeylere sahip olmaları sayesinde kazanıp koruduğu feodal Avrupa’dan bölük pörçük anılar taşıyorlardı.
İlk yerleşimciler ihtiyaçlarından fazla, kullanamayacakları miktarda arazi aldılar; sırf sahip olmak için hiçbir işe yaramayacak topraklar aldılar. Ve bütün orantılar değişti. Avrupa’da dört hektarlık
arazide hali vakti yerinde olabilecek biri, Kaliforniya’da sekiz yük
hektarlık arazide meteliksizdi.
Çok geçmeden King City ve San Ardo yakınındaki çorak tepelerde bütün araziler alındı; tepelere yayılmış, paçavralar içindeki aileler taşlı, incecik topraktan dişleriyle tırnaklarıyla geçimlerini sağlamaya çalışıyorlardı. Kır kurtlarıyla birlikte açlık sınırında, kurnazca, umutsuzca yaşıyorlardı. Buraya parasız, donanımsız,
aletsiz, itibarsız ve bilhassa bu yeni topraklarla ilgili hiçbir şey bilmeden ve onu kullanma tekniklerinden yoksun olarak geliyorlardı. Bunu onlara yaptıran ilahi bir aptallık mıydı, yoksa büyük bir
inanç mıydı, bilmiyorum. Böyle bir girişimciliğin yeryüzünde artık var olmadığı kesin. Ve aileler hayatta kalıyor, büyüyordu. Onlar, aynı şekilde artık yeryüzünde rastlanmayan, belki de bir süreliğine uykuda olan bir araca ya da silaha sahiptiler. Adil ve ahlâklı bir Tanrı’ya sorgusuz sualsiz inandıkları için ona güvendikleri
ve daha küçük güvencelerden vazgeçebildikleri ileri sürülür. Ama
bence kendilerine birer birey olarak güvendikleri ve saygı duydukları için, ahlâklılığa eğilimli varlıklar olduklarından şüphe duymadıkları için kendi cesaret ve onurlarını Tanrı’ya bağışlayıp sonra da
geri alabiliyorlardı. Belki de bütün bunların artık var olmamasının
sebebi insanların artık kendilerine güvenmemeleridir; bu durum-
18
da belki tek çare, yanılıyor olsa da kuvvetli ve güvenilir birini bulup onun eteğine sığınmaktır.
Birçok kişi Salinas Vadisi’ne meteliksiz geldiği halde, başka yerdeki mülkünü satıp bir miktar parayla yeni bir hayata başlamak
üzere gelenler de vardı. Bunlar genellikle arazi, ama iyi arazi satın alır, evlerini keresteden yaparlardı, yerlerde halıları, renkli cam
baklavalı pencereleri vardı. Bu tür epeyce aile vardı; bunlar vadideki bitek arazileri alıp sarı hardalları temizlediler ve buğday ektiler.
Adam Trask bu adamlardan biriydi.
Bölüm 3
[1]
Adam Trask Connecticut’ın büyük bir kasabasına fazla uzak olmayan küçük bir kasabanın dışında, bir çiftlikte doğmuştu. Tek çocuktu; babası 1862 yılında asker olarak bir Connecticut alayına
alındıktan altı ay sonra doğmuştu. Adam’ın annesi çiftliğin işlerini
yürütmüş, Adam’ı doğurmuş, bunların yanı sıra ilkel bir teozofiyi
benimsemeye de vakit bulmuştu. Kocasının mutlaka vahşi ve barbar Konfederasyon askerleri tarafından öldürüleceği kanısındaydı; onunla “mahşerde” buluşmaya hazırladı kendini. Babası, Adam
doğduktan altı hafta sonra evine döndü. Sağ bacağı dizinden kesilmişti. Kayın ağacından kendi yonttuğu kaba bir tahta bacakla, topallayarak girdi içeri. Tahta yarılmaya başlamıştı bile. Parçalanmış
bacağını keserlerken ısırsın diye verdikleri kurşun mermiyi cebinden çıkarıp salondaki sehpanın üstüne bıraktı.
Adam’ın babası Cyrus şeytan adamdı –öteden beri delişmen olmuştu– iki tekerlekli arabasını çılgınca sürer, tahta bacağını hava
atıp kendini beğendirmek için kullanmayı başarırdı. Askerlikten,
yani yaşadığı kadarından hoşlanmıştı. Doğuştan delişmen olduğu
için kısa eğitim dönemini ve beraberindeki alkol, kumar ve fuhuşu sevmişti. Sonra bir grup yedekle birlikte güneye yürümüş, bundan da hoşlanmıştı – memleket görmüş, tavuk aşırmış, Güney-
19
li kızları samanlıkta sıkıştırmıştı. Uzatmalı manevra ve çarpışmaların kurşuni, umutsuz bitkinliğini tatmadı. Düşmanı ilk kez bir
bahar sabahı saat sekizde gördü; sekiz otuzda sağ bacağından ağır
bir tek kurşunla vurulmuş, kemikleri tamiri mümkün olmayacak şekilde ezilip parçalanmıştı. Bu durumda bile şanslıydı, çünkü Konfederasyon askerleri çekilmiş, saha cerrahları derhal harekete geçmişti. Et parçalarının kesilip kemiğin testereyle düzlenmesi ve açıktaki etlerin yakılması süresince Cyrus Trask beş dakikalık bir dehşet yaşamıştı gerçi. Merminin üstündeki diş izleri de
bunu kanıtlıyordu. O dönem hastanelerinin olağanüstü mikroplu koşullarında yarası iyileşirken de epeyce acı çekmişti. Ama Cyrus enerjikti, havalıydı. Bir yandan kayın ağacından tahta bacağını yontar, bir yandan koltuk değneğiyle topal topal gezerken, kendisine bir kereste yığınının altından ıslık çalıp on sentini alan bir
Zenci kızdan berbat bir belsoğukluğu kaptı. Yeni bacağını tamamladıktan ve hastalık ağrılarla baş gösterdikten sonra günlerce topal topal dolaşıp kızı aradı. Onu bulduğunda neler yapacağını koğuş arkadaşlarına anlatıyordu. Çakısıyla kızın kulaklarını ve burnunu kesecek, parasını da geri alacaktı. Tahta bacağının üzerinde
kızı nasıl keseceğini gösteriyordu arkadaşlarına. “Onunla işim bittiğinde acayip bir şey olacak orospu,” diyordu. “Öyle bir hale gelecek ki, sarhoş bir Kızılderili bile düşmeyecek peşine.” Hayatının
nuru niyetini sezmiş olmalı ki, onu bir türlü bulamadı. Cyrus hastaneden taburcu, ordudan da terhis edildiğinde belsoğukluğu kurumuştu. Connecticut’a, evine döndüğünde sadece karısına yetecek miktarda kalmıştı.
Bayan Trask solgun, içine kapanık bir kadındı. Yanakları güneşten asla pembeleşmez, dudakları içten bir gülüşle yukarı kıvrılmazdı. Dünyanın dertlerine de, kendi dertlerine de dinde derman bulur, derde uyacak şekilde dini değiştirirdi. Ölü bir kocayla iletişim kurmak amacıyla geliştirdiği teozofinin gerekli olmadığını öğrenince yeni bir mutsuzluk kaynağı aradı. Arayışı kısa sürede Cyrus’ın savaştan getirdiği enfeksiyonla ödüllendirildi. Bir hastalık olduğunu fark eder etmez de yeni bir teoloji icat etti. İletişim
tanrısı intikam tanrısına dönüştü; kendisine sorulursa o güne kadar türettiği en başarılı tanrıydı ve zaten sonuncusuydu. Hastalı-
20
ğını kocası yokken gördüğü bazı rüyalara atfetmek onun için oldukça kolaydı. Ama gece hovardalıklarına hastalık yeterli bir ceza değildi. Yeni tanrısı ceza konusunda uzmandı. Ondan bir kurban istedi. Uygun, bencilce bir aşağılanma bulmak için kafa patlattı ve neredeyse mutlulukla kurbanı buldu: kendisi. Son mektubunu yazıp bazı cümleleri ve imla hatalarını düzeltmesi iki haftasını aldı. Mektupta işlemesi mümkün olmayan suçları, kapasitesinin çok ötesinde kusurlarını itiraf etti. Sonra, mehtaplı bir gecede,
gizlice diktiği kefene bürünüp evden çıktı ve küçük bir gölde kendini öldürdü; göl o kadar sığdı ki, boğulabilmek için çamura diz
çöküp kafasını suyun altında tutması gerekti. Bunu yapmak müthiş bir irade gerektiriyordu. Ilık bilinçsizlik hali nihayet kendisini
ele geçirirken, sabah onu gölden çıkardıklarında beyaz patiska kefeninin ön tarafında çamur lekesi olacağını düşünüyordu hafif bir
sinirle. Tahmin ettiği gibi de oldu.
Cyrus Trask karısının matemini bir fıçı viski ve memleketleri
Maine’e dönerken ona uğramış olan askerden üç eski arkadaşıyla
tuttu. Ölünün başını beklerlerken Adam bebek başlangıçta epeyce ağladı, çünkü matemi tutanlar bebekten anlamadığından onu
doyurmayı ihmal etmişlerdi. Cyrus çok geçmeden sorunu çözdü.
Viskiye bir bez batırıp emsin diye bebeğe verdi; üç-dört kere aynı işlemi tekrarladıktan sonra minik Adam uyudu. Matem süresince çeşitli aralıklarla uyanıp ağladı, tekrar viskili bezi emdi ve uyudu. Bebek iki buçuk gün boyunca sarhoştu. Gelişen beyninde ne
olduysa metabolizmasına iyi geldi: O iki buçuk günün ardından
turp gibi sağlıklı oldu. Üç günün sonunda babası nihayet gidip bir
keçi satın aldığında Adam sütü lıkır lıkır içti, kustu, biraz daha içti
ve yoluna devam etti. Babası tepkisini görünce telaşlanmadı, çünkü kendisi de aynı şeyi yapıyordu.
Aradan bir ay geçmeden Cyrus Trask seçimini komşu çiftçilerden birinin on yedi yaşındaki kızından yana yaptı. Flört dönemi
kısa ve gerçekçiydi. Cyrus’ın niyeti konusunda kimsenin şüphesi yoktu. Niyeti ciddi ve mantıklıydı. Kızın babası ilişkiyi destekledi. İki genç kızı daha vardı, en büyükleri Alice on yedi yaşındaydı. Bu aldığı ilk teklifti.
Cyrus Adam’a bakacak bir kadın istiyordu. Evi çekip çevirecek,
21
yemek pişirecek birine ihtiyacı vardı; hizmetçi tutmak masraflıydı. Cyrus gücü kuvveti yerinde bir erkekti; bir kadın bedenine ihtiyacı vardı; o da masraf demekti, meğerki kadınla evli olsun. Cyrus iki hafta içinde kızla flört etmiş, evlenmiş, yatmış ve onu hamile bırakmıştı. Komşuları acele ettiğini düşünmemişti. O devirde bir erkeğin ortalama bir ömür boyunca üç-dört zevce tüketmesi gayet normaldi.
Alice Trask’in takdire şayan birçok meziyeti vardı. Evini dip köşe temizliyor, ovup parlatıyordu. Pek güzel değildi, dolayısıyla göz
hapsinde tutulması gerekmiyordu. Gözlerinin rengi çok açık, benzi soluk, dişleri de yamuktu, ama son derece sağlıklıydı; hamileliği
boyunca hiç şikâyet etmedi. Çocuk sevip sevmediğini kimse hiçbir zaman bilmedi. Kimse sormadı; Alice ise sorulmadıkça bir şey
söylemezdi. Cyrus muhtemelen bunu karısının en büyük meziyeti olarak görüyordu. Hiçbir zaman fikir belirtmez, iddiada bulunmaz, erkek konuşurken hem ev işini yapar hem de bir kulağı ondaymış gibi bir izlenim uyandırırdı.
Alice Trask’in gençliği, tecrübesizliği ve suskunluğu Cyrus açısından birer avantajdı. Çiftliğini yöredeki diğer çiftliklere benzer biçimde işletmeye devam ederken, bir meslek daha edindi: kıdemli asker. Eskiden onu delişmen kılan enerji şimdi düşüncelere sevk ediyordu. Artık Savunma Bakanlığı dışında hiç kimse Cyrus’ın hizmetinin niteliğini ve süresini bilmiyordu. Tahta bacağı
hem yaptığı askerliğin onay belgesiydi hem de bir daha yapmak
zorunda kalmayacağının teminatı. Alice’e çekine çekine katıldığı
harekâtları anlatmaya başladı, ama tekniği ilerledikçe çarpışmalar da çoğaldı. En başta yalan söylediğini biliyordu, ama çok geçmeden, anlattığı her hikâyenin doğru olduğundan kuşku duymamaya başladı. Askere gitmeden önce savaş ilmiyle pek ilgilenmemişti; şimdiyse savaşla ilgili bulduğu her kitabı alıyor, her yazıyı
okuyordu; New York gazetelerine abone olup haritaları inceledi.
Coğrafya bilgisi zayıf, savaşla ilgili malumatı sıfırken şimdi konunun uzmanı olmuştu. Sadece çarpışmaları, manevraları, harekâtları değil, ilgili birlikleri, alay ve albayları, nereden toplandıklarını biliyordu. Ve anlata anlata, bizzat orada bulunduğuna ikna olmuştu.


KÜNYE
Cennetin Doğusu
John Steinbeck
İletişim Yayınları
Çeviri: Roza Hakmen
1. baskı – Haziran 2021
644 sayfa


John Steinbeck
27 Şubat 1902’de Salinas, Kaliforniya’da doğdu. Çocukluğunda, yaz tatillerinde Salinas civarındaki çiftliklerde çalıştı. Salinas Lisesi’nden mezun olduktan sonra 1920 ve 1926 yılları arasında Stanford Üniversitesi’nde İngiliz Edebiyatı bölümünde okudu fakat mezun olmadan okuldan ayrıldı. Uzun süre işçilik yaptı, turist rehberi olarak çalıştı. İlk kitabı Altın Kupa 1929’da yayımlandı. 1930’da Carol Henning’le evlendi. İlk kitabını Cennet Çayırı (1932), Al Midilli (1933) ve Bilinmeyen Bir Tanrıya (1933) takip etti. Satış başarısı yakalayan ve kendisine ün kazandıran kitabı ise Yukarı Mahalle (1935) oldu. Bu yıllarda, Büyük Buhran ve çiftçileri zor durumda bırakan toz fırtınaları Steinbeck’in kitaplarında önemli bir yer tutmaya başladı. Bitmeyen Kavga (1936), Fareler ve İnsanlar (1937) ve Gazap Üzümleri (1939) eleştirmenler, okuyucular tarafından büyük bir ilgiyle karşılandı. Gazap Üzümleri 1940 Pulitzer Ödülü’ne ve Ulusal Kitap Ödülü’ne layık görüldü. Romanlarının yanı sıra Krizantemler (1937) ve Uzun Vadi (1938) adlı öyküleri yayımlandı. Bu dönemde biyolog Ed Ricketts’le kurduğu dostluk, Steinbeck’e kitap yazmak için maddi ve manevi desteği sağladı. 1941’de biyolog arkadaşına yardım etmek için Meksika’ya gitti ve bu seyahat, kitapları için önemli bir kaynak oldu. 30’lu yılların ikinci yarısında yakaladığı başarıyı, 1942’de yayımlanan Ay Batarken’le sürdürdü. Aynı yıl, Carol’la olan evliliği sona erdi ve Gwyndolyn Conger’la evlendi. İkinci Dünya Savaşı yıllarında savaş muhabirliği yaptı. Savaş sonrasında arka arkaya Sardalye Sokağı (1945), Asiler Otobüsü (1947), İnci (1947) adlı kitaplarını çıkardı. 1944 ve 1946’da iki oğlu oldu: Thomas Myles ve John. 1948’de Gwyndolyn’le boşandılar ve 1950’de Elaine Scott’la evlendi. Çılgın Dünyadan Uzak (1951), Cennetin Doğusu (1952), Tatlı Perşembe (1954), Ben Bir Devrimciyim (1954), Pippin IV’ün Kısa Süren Saltanatı (1957), Bir Savaş Vardı (1958), Kaygılarımızın Kışı (1961) yayımlandı. 1962’de Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazandı. Komite, yazarın “duygudaşlık yoluyla yarattığı mizah ve keskin bir toplumsal anlayışla bir araya getirdiği gerçekçi ve yaratıcı üslubu” nedeniyle bu ödülü verdiğini açıkladı. Ardından Köpeğim Charley ile Amerika Yollarında (1962) ve Amerika ve Amerikalılar (1966) yayımlandı. 1966’da, dedesinin de yaşadığı ve hayatını kaybettiği topraklara, İsrail’e seyahat etti. 1968’deki grip pandemisinde, New York’ta, 20 Aralık’ta kalp yetmezliğinden hayatını kaybetti.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here