Al Midilli – John Steinbeck -Çocukluğun yürek burkacak kadar gerçek bir tablosu-

Steinbeck’in doğaya ve insana on yaşındaki bir çocuğun gözünden baktığı Al Midilli kendi edebi kariyerinde olduğu kadar Amerikan edebiyatında da bir dönüm noktası.

Salinas Vadisi’ndeki bir çiftlikte anne-babası ve yardımcıları Billy Buck’la yaşayan Jody’nin tekdüze hayatı babasının hediye ettiği al bir midilliyle renklenir. Jody’nin henüz tay olan midilliye binebilmesi için hem tayın büyümesini beklemesi hem de onu eğitmesi gerekir. İnsan doğasının zayıflıklarını ve karmaşıklığını resmetme ustası Steinbeck, kendi çocukluk anılarından esinlenerek kaleme aldığı Al Midilli’de ergenliğin ıstıraplarını gözler önüne seriyor.

“Al Midilli, Steinbeck’in kendi kişisel ve sıradan deneyimlerini ‘sanatın simyası’ aracılığıyla evrensel masallara dönüştürme konusundaki becerisini gösteriyor.”
JOHN TIMMERMAN

“Bir başyapıt … Çocukluğun yürek burkacak kadar gerçek bir tablosu.”
CLIFTON FADIMAN


KİTAPTAN BİR BÖLÜM

1
Armağan
Billy Buck günün ilk ışıklarıyla barakadan çıktı, verandada
bir an durup gökyüzüne baktı. Tıknaz, çarpık bacaklı, pos
bıyıklı bir adamdı. Elleri kocaman, avuçları ise geniş ve kuvvetliydi. Derin düşünceler içindeymiş gibi duran ela gözleri nemli, kovboy şapkasının altından çıkan saçları yıpranmış
ve diken dikendi. Billy verandada dikilirken hâlâ gömleğini kotunun içine sokuşturmaya çalışıyordu. Kemerini şöyle
bir çözüp tekrar bağladı. Kemerdeki her deliğin kenarındaki
aşınmış, parlak yerler Billy’nin orta kısmının yıllar içinde nasıl yavaş yavaş genişlediğini gösteriyordu. Billy havaya baktıktan sonra sırasıyla burun deliklerine işaretparmağını dayayıp gürültüyle sümkürdü. Ardından ellerini ovuşturarak ahıra doğru yürüdü. Bölmelerde duran iki binek atıyla yatıştırıcı bir sesle konuşarak onları tımarlayıp fırçalamaya koyuldu.
Tam işini bitirdiği sırada evdeki üçgen zilin çaldığını duydu.
Billy kaşağıyla fırçayı birbirine tutturup tırabzanın üstüne bıraktı ve kahvaltı için eve yöneldi. Hareketleri öyle bilinçliydi ve zamanı o kadar iyi kullanıyordu ki eve vardığında Bayan Tiflin hâlâ zili çalıyordu. Kadın kır saçlı başını sallayarak
8
onu selamlayıp mutfağa girdi. Billy Buck merdivene oturdu,
çünkü o bir sığırtmaçtı ve yemek odasına giren ilk kişi olması uygunsuz kaçardı. Bay Tiflin’in evin içinde ayaklarını yere
vura vura çizmelerin içine geçirdiğini duydu.
Zilin tiz sesi Jody adındaki oğlanı da harekete geçirmişti. Daha küçüktü, on yaşındaydı, saman sarısı saçları vardı.
Ela gözlerinden mahcubiyet ve kibarlık okunur, düşüncelere daldığı zamanlarda da ağzını oynatırdı. Zil onu uykusundan kaldırmıştı. Kulakları tırmalayan bu sese itaatsizlik etmek aklından bile geçmedi. Tanıdığı hiç kimse bu çağrıya
itaatsizlik etmezdi. Dağınık saçlarını gözünün önünden çekti, geceliğini çıkardı. Mavi patiskadan gömleğini ve tulumunu bir çırpıda üzerine geçirdi. Yaz sonu olduğundan, giymekle uğraşması gereken ayakkabılar yoktu elbette. Mutfakta annesinin lavabonun önünden çekilip ocağa doğru gitmesini bekledi. Sonra elini yüzünü yıkadı, saçlarını ıslatıp parmaklarıyla geriye doğru taradı. Lavabonun başından uzaklaşırken annesi sert bir edayla ona doğru döndü. Jody utangaçça gözlerini kaçırdı.
“Gecikmeden kesmem lazım o saçı,” dedi annesi. “Kahvaltı masada. Otur da Billy gelebilsin.”
Jody, yer yer aşınmış beyaz muşamba örtülü masaya oturdu. Yağda yumurtalar servis tabağına ayrı ayrı dizilmişti.
Jody tabağına üç yumurta koydu, ardından üç kalın dilim
pastırma aldı. Yumurtalardan birinin sarısında dikkatini çeken kan damlasını özenle ayırdı.
Billy Buck içeri girdi. “Bir zararı yok onun,” dedi. “Horozun bıraktığı bir işaret sadece.”
Jody’nin uzun boylu, sert bakışlı babası içeri girdi. Jody
döşemedeki seslerden onun çizme giydiğini anlamıştı, ama
yine de emin olmak için masanın altına baktı. Babası masanın üstündeki gaz lambasını kapattı, çünkü artık pencereden yeterince ışık giriyordu.
9
Jody o gün babasının ve Billy Buck’ın at sırtında nereye gideceğini sormadı, ama yanlarında gidebilmeyi çok istiyordu. Babası disiplinli bir adamdı. Jody onun her dediğini sorgusuz sualsiz yapardı. Carl Tiflin oturup yumurta tabağına
uzandı.
“İnekler hazır mı, Billy?” diye sordu.
“Aşağıdaki ağıldalar,” dedi Billy. “Onları tek başıma da
götürebilirim.”
“Elbette götürebilirsin. Ama insan yanına yoldaş ister. Üstelik boğazın fazlaca kurur.” Carl Tiflin bu sabah pek neşeliydi.
Jody’nin annesi kapıdan başını uzattı. “Ne zaman dönersiniz, Carl?”
“Bilemem. Salinas’ta birkaç adamı görmem lazım. Akşama
kadar gelmem herhalde.”
Yumurtayı, kahveyi ve somunları hızla silip süpürdüler.
Jody iki adamın peşinden dışarı çıktı. Atlarına binmelerini,
altı yaşlı süt ineğini ağıldan çıkarmalarını ve Salinas’a doğru
tepeye tırmanmaya başlamalarını izledi. Yaşlı inekleri kasabada satacaklardı.
Onlar tepeyi aşıp gözden kaybolduktan sonra Jody evin
arka tarafındaki tepeye tırmanmaya başladı. Köpekler evin
köşesinden koşarak çıktı, yüzlerinde haz dolu korkunç bir
sırıtışla yaltaklanarak yaklaştılar. Jody başlarını okşadı – kocaman kalın kuyruğu ve sarı gözleriyle Kocabaş, bir çakalı
öldüren ama bu sırada bir kulağını kaybeden çoban köpeği
Herkül. Herkül’ün sağlam kulağı çoban köpeklerinde görülmemiş ölçüde dik dururdu. Billy Buck bunun hep böyle olduğunu söylemişti. Coşkulu karşılaşmanın ardından köpekler görev bilinciyle burunlarını yere yaklaştırıp önden gittiler. Zaman zaman da başlarını çeviriyor, çocuğun gelip gelmediğini kontrol ediyorlardı. Kümeslerin oraya geldiklerinde bıldırcınların da tavuklarla beraber yemlendiğini gördü-
10
ler. Belki bir gün koyun gütmesi gerekir diye pratik yapmak
isteyen Herkül tavukları biraz kovaladı. Jody yukarı doğru
devam ederek boyundan büyük mısırların bulunduğu bostana girdi. Balkabakları henüz yeşil ve ufaktı. İleriye, buz gibi
kaynak suyunun borudan yuvarlak bir ahşap yalağa döküldüğü çalılığın kenarına doğru yürüdü. Eğildi ve yeşil yosunlu ahşaba yakın bir yerden kana kana su içti. Suyun en lezzetli yeri burasıydı. Sonra arkasını dönüp çiftliğe baktı: Kırmızı sardunyalarla çevrelenmiş beyaz badanalı ev ve servi
ağacının oradaki, Billy Buck’ın tek başına yaşadığı uzun işçi barakası. Jody servi ağacının altındaki kocaman kara kazanı görebiliyordu. Domuzlar burada haşlanırdı. Güneş artık tepenin ardından çıkmış, evlerin ve ahırların beyaz badanası üzerinde parlıyor, ıslak otları usul usul kurutuyordu.
Jody’nin hemen arkasındaki çalının içinde kuşlar cıvıldaşıyor, kuru yaprakların arasında epeyce bir hışırtı çıkarıyorlardı; yamaçlardan sincapların tiz çığlıkları geliyordu. Jody
çiftlik binalarına göz gezdirdi. Havada bir belirsizlik vardı;
bir şey değişmiş, kaybedilmiş ve aşina olunmayan yeni bir
şeyler kazanılmış hissi. İki kocaman kara akbaba yere yakın
süzülerek yamaçtan inerken gölgeleri de önlerinden hızla
ilerliyordu. Civarda bir hayvan ölmüştü. Jody bunu biliyordu. Bir inek ya da bir tavşanın kalıntıları olabilirdi. Akbabalar hiçbir şeyi gözden kaçırmazdı. Her dürüst insan gibi Jody
de akbabalardan nefret ederdi, ama onlara bir şey yapılamazdı, çünkü leşleri ortadan kaldırırlardı.
Bir süre sonra çocuk sallana sallana tepeden aşağı indi.
Köpekler çoktan ondan umudu kesmiş, kendi işlerine bakmak üzere çalıların arasına girmişlerdi. Bostandan geçerken
bir an durup yeşil bir kavunu topuğuyla ezdi, ama ezdiğine pek memnun olmadı. Kötü bir şey yaptığını gayet iyi biliyordu. Ezilmiş kavunu örtmek için üzerine tekmelerle toprak attı.
11
Eve döndüğünde annesi kaba ellerini yakalayıp parmaklarını ve tırnaklarını kontrol etti. Gerçi okula giderken temiz
olmasını sağlamanın pek faydası yoktu, çünkü yolda başına kimbilir neler gelecekti. Kadın çocuğun parmaklarındaki
kara çatlaklara bakıp içini çekti, sonra da kitaplarını ve sefertasını verip birkaç kilometre uzaktaki okula yolladı. Bu
sabah çocuğun ağzının fazlaca oynadığını fark etmişti.
Jody yolculuğuna başladı. Ceplerini yolda bulduğu minik
beyaz kuvars taşlarıyla doldurdu. Her gördüğü kuşu ya da
yolun üzerinde güneşlenmeyi fazlaca uzatmış tavşanları taşlayarak yürüyordu. Köprünün oradaki kavşağa gelince iki
arkadaşıyla buluştu ve birlikte yürümeye koyuldular. Yürürken komiklikler ve saçma sapan şeyler yapıyorlardı. Okul
açılalı daha iki hafta olmuştu. Öğrenciler arasında hâlâ biraz
isyan ruhu kalmıştı.
Jody tepeyi aşıp tekrar çiftliğe yukarıdan baktığında öğleden sonra dört olmuştu. Gözleri binek atlarını aradı, ama
ağıl boştu. Babası daha dönmemişti. Bunun üzerine adımlarını yavaşlattı, öğleden sonra yapacak bir sürü işi vardı.
Çiftlik evinin verandasında annesini çorapları tamir ederken buldu.
“Mutfağa iki çörek bıraktım senin için,” dedi annesi. Jody
hemen mutfağa doğru süzüldü. Geri geldiğinde çoktan birinin yarısını bitirmişti ve ağzı doluydu. Annesi o gün okulda ne öğrendiğini sordu, ama ağzından çörek parçaları saçarak verdiği cevabı dinlemedi. Bir noktada da sözünü kesti:
“Jody, bu gece odun sandığını tam doldur. Dün gece odunları çapraz koymuşsun ve yarısına kadar bile dolmamış. Bu
sefer odunları düzgün koy. Bir de Jody, tavuklardan bazıları
yumurtalarını saklıyor ya da köpekler yiyor. Otların arasına
gizli yuva yapmışlar mı diye bir bak.”
Jody çöreklerini yiyerek çıkıp işleri yapmaya koyuldu. Darıları attığında bıldırcınlar da inip tavuklarla beraber yem-
12
lendi. Nedense babası bıldırcınların gelmesinden gurur duyuyordu. Bıldırcınlar orayı terk eder diye korktuğundan
evin civarında ateş edilmesine asla izin vermiyordu.
Odun sandığı dolduğunda Jody 22’lik tüfeğini alıp yukarıya, çalılığın oradaki soğuk pınara yöneldi. Tekrar su içtikten sonra tüfeğini etraftaki her şeye doğrultmaya başladı: kayalara, uçan kuşlara, servinin dibindeki kocaman
kara kazana… Ama ateş edemedi, çünkü kurşunu yoktu
ve on iki yaşına kadar da olmayacaktı. Babası onun tüfeği
eve doğrulttuğunu görseydi kurşunları vermeyi bir yıl daha geciktirirdi. Jody bunu hatırladı ve bir daha tüfeği tepeden aşağı doğrultmadı. Kurşun için iki yıl bekleyecekti zaten. Babasının armağanlarının neredeyse hepsi bazı şartlarla gelirdi ve bu da değerlerini biraz azaltırdı. İyi disiplin
böyle bir şeydi.
Babası dönmediği için karanlığa kadar akşam yemeği yemediler. Nihayet Billy Buck’la birlikte döndüklerinde, Jody
nefeslerinden o nefis konyak kokusunu aldı. İçten içe sevindi, çünkü babası konyak koktuğu kimi zamanlarda onunla konuşurdu, hatta bazen kendi çocukluğundaki vahşi zamanlarda yaptığı şeyleri anlatırdı.
Yemekten sonra Jody şöminenin başına oturup mahcup,
nazik bakışlarıyla odanın köşelerini araştırmaya başladı. Babasının artık baklayı ağzından çıkarmasını bekliyordu, çünkü bir şeyler sakladığını anlamıştı. Ama hayal kırıklığına uğradı. Babası ona sert sert parmağını salladı.
“Artık yatma zamanı geldi, Jody. Yarın sabah bana lazımsın.”
Bu çok kötü değildi. Jody kendisine söylenenleri yapmayı
severdi, yeter ki rutine binmesin. Gözlerini yere çevirdi ve
aklındaki soruyu sormadan önce biraz ağzını oynattı. “Yarın
ne yapacağız, domuz mu keseceğiz?” dedi usulca.
“Boş ver şimdi. Git yat artık.”
13
Kapı arkasından kapandıktan sonra Jody babasının ve Billy Buck’ın kıkırdadığını duydu ve kendisine bir tür şaka yaptıklarını anladı. Daha sonra yatakta uzanıp diğer odadaki
mırıltılara kulak kabartırken de babasının bir şeye itiraz ettiğini duydu. “Ama Ruth, çok para vermedim ki.”
Jody ahırın orada baykuşların fare avladığını, yandaki meyve ağacının bir dalının rüzgârda evin duvarında tıkırdadığını
duydu. Bir ineğin böğürmesini dinlerken uykuya daldı.
Sabah zilin sesiyle uyanan Jody her zamankinden çabuk
giyindi. Mutfakta yüzünü yıkayıp saçını geriye doğru tararken annesi sert bir sesle uyardı. “Karnını adamakıllı doyurmadan dışarı çıkmak yok.”
Jody yemek odasına geçip uzun, beyaz masaya oturdu.
Dumanı tüten bir gözlemeyi servis tabağından aldı, üzerine
iki kızarmış yumurta yerleştirdi, yumurtaları başka bir gözlemeyle örttü ve çatalıyla en üstten bastırdı.
Babası ve Billy Buck içeri girdi. Jody döşemede çıkan seslerden onların topuksuz ayakkabılar giydiğini anlamıştı,
ama yine de emin olmak için masanın altına doğru baktı.
Gün ışıdığı için babası gaz lambasını kapattı. Sert ve disiplinli bir edayla Jody’e baktı. Billy Buck ise gözlerini kaçırıyordu. Çocuğun soru dolu utangaç gözlerine bakmaktan sakınarak koca bir ekmek dilimini kahveye batırdı.
Carl Tiflin, “Kahvaltıdan sonra bizimle geliyorsun!” dedi sertçe.
Bunun üzerine Jody çiğnediği lokmaları yutmakta zorlanmaya başladı, çünkü kötü bir şey olacakmış gibi geliyordu artık. Billy tabağını eline alıp içine dökülmüş kahveyi de
kafasına diktikten ve ellerini pantolonuna sildikten sonra
iki adam masadan kalktı ve birlikte sabah aydınlığına çıktı. Jody de saygılı bir havayla hemen arkalarından gidiyordu.


KÜNYE
Al Midilli
John Steinbeck
İletişim Yayınları
Çeviri: Bülent O. Doğan
1. baskı – Haziran 2021
97 sayfa


İÇİNDEKİLER
1 Armağan……………………………………………………………………….7
2 Yüce Dağlar…………………………………………………………….41
3 Vaat…………………………………………………………………………………..57
4 Halkın Lideri………………………………………………………..79


John Steinbeck
27 Şubat 1902’de Salinas, Kaliforniya’da doğdu. Çocukluğunda, yaz tatillerinde Salinas civarındaki çiftliklerde çalıştı. Salinas Lisesi’nden mezun olduktan sonra 1920 ve 1926 yılları arasında Stanford Üniversitesi’nde İngiliz Edebiyatı bölümünde okudu fakat mezun olmadan okuldan ayrıldı. Uzun süre işçilik yaptı, turist rehberi olarak çalıştı. İlk kitabı Altın Kupa 1929’da yayımlandı. 1930’da Carol Henning’le evlendi. İlk kitabını Cennet Çayırı (1932), Al Midilli (1933) ve Bilinmeyen Bir Tanrıya (1933) takip etti. Satış başarısı yakalayan ve kendisine ün kazandıran kitabı ise Yukarı Mahalle (1935) oldu. Bu yıllarda, Büyük Buhran ve çiftçileri zor durumda bırakan toz fırtınaları Steinbeck’in kitaplarında önemli bir yer tutmaya başladı. Bitmeyen Kavga (1936), Fareler ve İnsanlar (1937) ve Gazap Üzümleri (1939) eleştirmenler, okuyucular tarafından büyük bir ilgiyle karşılandı. Gazap Üzümleri 1940 Pulitzer Ödülü’ne ve Ulusal Kitap Ödülü’ne layık görüldü. Romanlarının yanı sıra Krizantemler (1937) ve Uzun Vadi (1938) adlı öyküleri yayımlandı. Bu dönemde biyolog Ed Ricketts’le kurduğu dostluk, Steinbeck’e kitap yazmak için maddi ve manevi desteği sağladı. 1941’de biyolog arkadaşına yardım etmek için Meksika’ya gitti ve bu seyahat, kitapları için önemli bir kaynak oldu. 30’lu yılların ikinci yarısında yakaladığı başarıyı, 1942’de yayımlanan Ay Batarken’le sürdürdü. Aynı yıl, Carol’la olan evliliği sona erdi ve Gwyndolyn Conger’la evlendi. İkinci Dünya Savaşı yıllarında savaş muhabirliği yaptı. Savaş sonrasında arka arkaya Sardalye Sokağı (1945), Asiler Otobüsü (1947), İnci (1947) adlı kitaplarını çıkardı. 1944 ve 1946’da iki oğlu oldu: Thomas Myles ve John. 1948’de Gwyndolyn’le boşandılar ve 1950’de Elaine Scott’la evlendi. Çılgın Dünyadan Uzak (1951), Cennetin Doğusu (1952), Tatlı Perşembe (1954), Ben Bir Devrimciyim (1954), Pippin IV’ün Kısa Süren Saltanatı (1957), Bir Savaş Vardı (1958), Kaygılarımızın Kışı (1961) yayımlandı. 1962’de Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazandı. Komite, yazarın “duygudaşlık yoluyla yarattığı mizah ve keskin bir toplumsal anlayışla bir araya getirdiği gerçekçi ve yaratıcı üslubu” nedeniyle bu ödülü verdiğini açıkladı. Ardından Köpeğim Charley ile Amerika Yollarında (1962) ve Amerika ve Amerikalılar (1966) yayımlandı. 1966’da, dedesinin de yaşadığı ve hayatını kaybettiği topraklara, İsrail’e seyahat etti. 1968’deki grip pandemisinde, New York’ta, 20 Aralık’ta kalp yetmezliğinden hayatını kaybetti.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here