Charles Dickens’in “Kasvetli Ev” romanının hatırlattıkları – Tahir Ürper

Mevsim kış. Sisli bir havanın karamsar gölgesinde kendimi; hatıralarımda kalan; küçük, uzak, soğuk, dağlarla çevrili, düşlerin saklı olduğu bir şehrin mahkeme arşivinde; doğudan pis kokulu rüzgarın esemediği dört duvar içinde; binlerce maktulün, tanığın, sanığın, hikayenin içinde kentin karmakarışık mahkemelerinde yeniden yaşadığımı hissediyordum; Charles Dickens’in “Kasvetli Ev” romanını okuduğumda.
Derler ki insanlar huyunu yaşadığı yerin ikliminden alırlar. Oysa o şehrin insanları yabani değildiler, kendileriydiler, yaşam onlar için nasıl güzel geliyorsa öyle yaşıyorlardı. Tütünü kendi dilinden içerlerdi. Giysileri de doğanın yaşam tarzına göreydi ne eksik ne fazla. Yasaklar şehrin girişinde başlardı. Hayaller bile yol bekçilerinin izniyle yaşanırdı sanki. Fazla hayal kurdun mu; yüreğinden taşma tehlikesi vardı. Kıt hayaller peşinden koşmak ve yaratmak mecburiyeti vardı oralarda. Ama her şey bir yere kadardı. Artık maktuller, tanıklar, hikayeler, sanıklar, hayaller isyan ediyordu. Her kafadan bir ses geliyordu, beni dinleyemiyorlardı. Çünkü onlarda gerçeği biliyorlardı.
Aslında şehrin insanları usluydular, sakindiler. Sadece içlerinden bazı deliler “havlıyorlardı” **. O deliler Bay Gridley gibi düşünüyorlardı.
“Hepsi sistem. Ama hiçbirine şiddet uygulamasam bile büyük ebedi baronun önünde o sistemin işçilerine tek tek, yüz yüze itham edeceğim”**
Delilerden biri sokaklara çıkıp uslulara haykırıyordu.
“Kendime hakim olmamın daha iyi olacağını söylüyorlar. Kendime hakim olursam aptallaşırım, diyorum?**
O deliler sokaklarda süründüler. Köşe başlarında köpeklerle ekmeklerini paylaştılar. En sonunda Jo olurlardı, köpeklerde. Charles Dickens da bu durumu şöyle yazmıştı.
“O köpeğin torunları, Jo gibi kendi hallerine bırakın bir iki yıl içinde öyle berbat bir hale gelirler ki havlamayı bile unuturlar ama ısırmayı asla unutmazlar.” **
Evet, işte o delilerin sesi kesildi, ısırma kabiliyetleri dışında. Onlar o arşiv odasında benim her yerimi ısırdılar. Sistemin küçük memurunu, mürekkeplerini, dosyalarını ısırdılar.
Sis, bu şehrin üstüne karamsarlığını dağıtmaya devam ediyordu. Sis, insanların bakışlarında tedirgin, gergin, öfke ve sert hatlar bırakıyordu. Bu havada gökyüzünden kar beklenir hem de lapa lapa. Bu beklenti yüreğin kurnaz aşklarına sığdıracak bir hatıranın kaydetmesi düşüncesiyledir aslında. Yavaş, sinsi sokulmaların başlangıcı da sayılabilir kar yağışı. Bana düşen 2010 yılında Diyarbakır da ?hastalıklı bir İngiltere portresi çizen bir karamsar romanı?* okumak oluyordu. Yorgun, karmaşık duygularla dışarıda geziniyordum. Karşımda koyu bir sisin içinde solgun ışıklarla süslenmiş bir tabela duruyordu. “Adalet Sarayı”.
Bu “Chancery mahkemesinin İngiliz toplum yaşamının her alanını etkileyen ve biçimlendiren gücünü ve etkisini simgeleyen sis”* diye yazılmış bir yazıyı hatırlatıyordu bana.
Kaldırımlar bana kalmış diye seviniyordum. Jo’ya rastlıyordum. Üşümüş ellerimi, yazamayacağım bir öyküyü ısırıyordu. Sonra suretine yakından baktım, bendim Jo. Romanın sayfaları önümde dizildi, okudum.
“Terk edilmiş Chancery sokağı’nda birine bile rastlamak imkânsız. Yalnız bir baro mensubu bu ıssızlığa süzülüp de, kendisine musallat olmuş o hüsran sahnesini bir türlü terk edemeyen bir davacıyla karşılaştı mı birbirlerini korkutup zıt yönlerdeki gölgelere çekiliyorlar”**
Adım Jo. Yorgunluğumu gidermek ve düşüncelerime sinen anlaşılmaz kederleri dağıtmak için bir bankın kenarında oturuyordum. Orada ne gölgeler ne de kaçacak bir yer vardı. Karşıdan yabancı bir ses duyuyordum. Ses, o uzak şehirde kaldığını zannettiğim yol bekçisinin sesiydi.
“Bu çocuk” **
Beni işaret ederek konuşuyordu.
“Sürekli ikaz edildiği halde buradan gitmiyor.” ** diyordu.
Jo ayağa kalkarak Chancery Mahkemesine karşı öfkeyle bağırıyordu: ?Doğduğumdan beri hep bir yerlere gidiyorum. Gidecek bir yerim olsa giderim, efendim”**.
Karşıdan, uzaklardan, tarihten, sisli bir şehrin içinden Dickens bana sesleniyordu, Jo’ya.
“Duyuyor musun Jo” Parlamenter gökyüzünün yüce yıldızlarının şu son birkaç yıldır seni habire bir yerlere gitmeye mecbur etmekten başka bir şey yapmamaları ne senin suçun ne de bir başkasının. Senin için geriye tek bir büyük deva kalıyor – o derin felsefi çare – yani olmamak, dünya üzerindeki bu tuhaf varlığını sona erdirmek. Git! Yüce yıldızlar henüz fikir birliğine varamadıklarından şimdilik daha öteye gönderilmeyeceksin Jo.Git!” **

Yazan: Tahir Ürper
Diyarbakır Okuma Kulübü
(Diyarbakır Sanat Merkezi )

Alıntılar
* Gökçen Ezber, 21.06.2006 Radikal Kitap Eki
** Kasvetli Ev

Kitabın Künyesi
Kasvetli Ev
Charles Dickens,
çeviren: Aslı Biçen,
YKY Kazım Taşkent Klasik Yapıtlar Dizisi,
986 sayfa

Yorum yapın

Daha fazla Romanlar
Güven – Anna Seghers

İkinci Dünya Savaşı?ndan sonra Demokratik Almanya Cumhuriyeti?nin sancılı kuruluş sürecini, bu yıllarda kimi eski ve yeni toplum arasında açık tercihini...

Kapat