Şerem! – Nejdet Evren

Benazir Butto, oturduğu yerden ayağa kalktı ve dedi ki, ?Şerem! Şerem!? …Yıl 1999 ve aylardan Mart?ın 11?iydi. İnsanın/insanların utanç duyacakları davranışlardan kendilerine övgüler çıkartmalarının bir çözüm olmadığını haykırmak istiyordu/istemişti… Utanç tarihe iz-düşmeyi sürdürmekteydi; ki, 27 Aralık 2007 günü coğrafyanın birinde yeniden ortaya çıkacak ve bu sözlerle haykıran/uyaran yüreği ?susturdum? diye sevinecekti! Kana bulanmış bir ibret tablosu! Utancın tarihi/rengi/dili/dokusu öyle bir hal almıştı ki, o kendinden bile utanamayacak kadar küçüktü!

Her bir bedene yapışsa da ruhun dili yoktur; ancak, her coğrafyanın kendince bir dili vardır; kimi yumuşak, kimi sert ve kimi ılıman; diller de iklimlere benzerler ve hiç biri susmaz; evrensel bir dildir vücut dili, konuşur her yerde!

Şerem/utanç resmedilebilir mi?! Her yalanın, sahtekarlığın, şehvetin, tiksindirenin kutsandığı yer/zaman diliminde utanç resmedilebilir mi? Bunu görüntüleyecek bir makine icad edilmiş midir? Ve bu tabloyu fırçasıyla çizmeye çalışan mı, yoksa ona bu tabloyu yaptıran mı sorumlu olmalı?

Çanni, Manni ve Banni Şakil kardeşler toplumsal yalıtmanın ve kısıtlamaların hem kölesi hem de bireyselliğin toplumsallaştırılmasının temsilcileriydiler. Görüyorlardı ve fakat gözleri bağlıydı onların. Bir gün her olguyu tersine çevirdiler ve çirkinin gözünü içeri aldılar ki içlerinden biri anne oldu, o gün üçü de aynı anda anne oldu; dışarıdaki göz içeridekini böyle görüyordu; onlar böyle olsun istemişlerdi; birini koruyorlardı kendilerince; Ömer Hayyam! O, utancın çocuğu değildi ki hiçbir şeyden utansın! Utanması gerekenler ise utançlarından dahi utanamayacak kadar utançsızdılar! Buna, Şerem/utanç paradoksu demek gerekir.

Utanç topluma mal edildiğinde birey onun yükünden kurtulma şansı bulacak resim şekillenmeye başlayacaktır. İstenen de belki bu olsa gerek; utancı kitlelere mal etmek…Bir ironi, bir virüs, bir kanserli hücre dokusu gibi o insanın hep içinde olacak ve kendine yabancılaştırarak varlığını sürdürecektir. ?Neye baksam utanacak bir şey var. Ama utanç da diğer şeyler gibi; insan onunla uzun süre yaşadığında mobilyalarından biriymiş gibi alışıyor…her evde bir kül tablasında yanan, bir duvarda çerçevelenmiş asılı duran, bir yatağın üzerini örten utançla karşılaşabilirsiniz. Ama kimse artık farkına varmıyor. Herkes çok nazik? (1)

Benlik duygusu henüz karmaşıklaşmadan önce, ilkel benlik denilen aşamada iken ak-töresel utançlar da ilkeldi/-kötü, geri anlamında değildir-/, ne zaman ki insan toplulukları politize olmaya başladılar ?insanın politik hayvan olarak tanımlanması gibi? o zamandan bu yana toplumsal töreler/baskılar utancı farklılaştırdılar. Bir kum saati tersine dönmüş ve her şey onunla birlikte tepe-takla olmuştu. Her olgu nasiplenirken, utanç duygusunun bundan kurtulması olanaksızdı. ?Utancın zıttı nedir? Şerem çıkartıldığında geriye ne kalır? Orası açık: utanmazlık? (2) Utancın tersinden utanmazlık ile örtüşmesi ancak gelişkin sayılan benliklerde yaşanabilecek bir olgudur. Saf utançsızlık ile kirli utançsızlık arasındaki fark buradan gelmektedir. ?Utançla utanmazlık arasında, etrafında döndüğümüz mihver uzanıyor; bu iki kutuptaki meteorolojik koşullar da aşırı uçlarda. Utanmazlık, utanç: şiddetin kökleri.? (3)

Utancın ters-yüz edilmiş hali görülemez ise o yüklendiği kişinin öz-saygısını ve güven duygusunu tümden ortadan kaldırır ve şiddetin besleyeni olur. Salman Rushdie bu konuda diyor ki; ?İnsanları uzun süre aşağıladın mı içlerinden vahşet fışkırıyor. Sonradan, öfkelerinin enkazını gözden geçirirken şaşkın, inanamaz, genç görünüyorlar. Bunları biz mi yarattık? Biz? Ama biz sıradan çocuklarız, iyi insanlarız, böyle bir şey yapabileceğimizi…sonra ağır ağır gurur baş gösteriyor, güçlerinden, karşı saldırıda bulunmayı öğrenmekten duyulan gurur.? (4)

Ömer Hayyam Şakil bir dürbün ile dış-dünyaya açılmış ve onu elinden hiçbir zaman bırakmamıştı. Dürbünün büyüteçleri onun gözlerini de büyütmüşlerdi; içinde yaşadığı toplumsal/kültürel dokuları hazır bulsa da o, Çanni, Manni ve Banni Şakil kardeşlerin ortak çocuğuydu; çok özeldi ve hep öyle kalacaktı; çirkinin/utancın üzerine yürürken kendini onunla çevrelenmiş bulsa da…Çünkü o, utanacak hiçbir şey yapmamıştı. Gururları sahte olanların yanında, yanı-başında br gurur tablosu gibiydi. Zamanlar farklı olsa da yer iç-içe geçiyor ve iktidar hırsı insanların gözlerini kan-çanağına çeviriyordu. Böylesi hırsları olan insanların yanında Mevlana Davut gibi ajitatörler bitiveriyordu. Çıkarları uyuştuğu sürece kol-kola olan bu kimlikler en-ufak bir dengesizlik anını gözetliyor/bekliyor ve fırsatını yakaladığında onu hallaç-pamuğu gibi savuruyordu. Utanç adeta resimsel olarak yaşanıyor ve kan ile boyanıyordu; tablo ?utanç? vericiydi.

Safiye Zeynep Ömer Hayyam Şakil?in hastasıydı. Ona utancın tüm yükünü yükleyenler bu edimlerinden dolayı hiçbir utanç duymadıkları gibi utanç ve utançsızlığı birleştirmekteydiler. Hasta utancı, doktor ise saf utançsızlığı temsil ediyordu. Doktorun tüm çabalarına karşın ?utanç?ı tek başına yok etme şansı yoktu. Çünkü utanç tarihsel/toplumsal bir birikimin karmaşık gücünü taşımaktaydı. Bu nedenle, yok edilebilmesi için aynı karmaşıklıktaki bir birikim/çokluk/birlikteliği gerektirmekteydi. Formül bireyden hareketle kolektif-gelişkin belleğe/bilince hitap ediyor; adeta çığlık atarak haykırıyordu; gözlerini aç! ?..kimse masum değildi.? (5)

İnsan doğası, sonuçta kendine döner. ?İnsanoğlunun gece, tehlike, bilinmeyen karşısındaki en güçlü itkisi nedir? ? Koşup kaçmak; gözlerini çevirip sıvışmak; musibet, yedi arşınlık postallarıyla ardından koşmuyormuş gibi yapmak. Bilmezden gelme arzusudur bu, bilincin tahammül edemediğini ondan kovalamaya yarayan demir budalalık. Bu itkiye sembolik bir biçim vermek için devekuşundan dem vurmaya gerek yok; insanlığın gönüllü körlüğü her türlü uçmayan kuşunkinden fazladır? (6)

Ne ki, Utanç büyüyecek, büyüyecek ve kendi çelişkisini yaratarak diyalektik bir sürecin getirdikleriyle yok olacaktır; yaratan insanın yaratılması gibi…

Yazan: Nejdet Evren
Ocak/Şubat 2010, Batı

Kaynak Kitabın Künyesi:
Utanç
Salman Rushdie
Çeviren: Aslı Biçen
Metis Yayınları
İlk Basım, Eylül 2005
315 Sayfa

(1) Age, S: 31
(2) Age, S: 43
(3) Age, S: 128
(4) Age, S: 129
(5) Age, S: 260
(6) Age, S: 219

Yorum yapın

Daha fazla Politika, Romanlar
Puslu Kıtalar Atlası – İhsan Oktay Anar

Puslu Kıtalar Atlası, İhsan Oktay Anar'ın yazmış olduğu ilk romandır. Kitap ilk kez 1995 yılında İletişim Yayınları tarafından basıldı. Yayınlandığı...

Kapat