Mumbai’nin Çocukları – Nejdet Evren

Bir zamanlar Kongo ve Rodezya diye bilinirlerdi. İsimleri onlara Fransızlar ve Portekizler vermişlerdi. Ne ki onlar, daha sonra kendilerince karar verdiklerinde, asıl isimlerine geri döndüler; Zaire ve Zimbabwe… Bombay, Karaçi, Keşmir, Pakistan ve Hindistan özde aynı süreçleri yaşamışlardı. Mahzuni Şerif ne diyor ?parsel parsel eylemişler dünyayı?… Mahatma Gandhi yer-yüzünün belki de en öğretisel sivil itaatsizi olarak İngiliz sömürüsünü Hindistan?dan uzaklaştırmayı başarsa da, iz ve eserlerinin tümünü silmeye ömrü yetmemiş bir pasif-direnişçidir gizemler ülkesinde… 1947 gece yarısı dünyaya gelen Salim Sina ülkesinin yazgısı ile gizemli bir bağ içerisinde olduğunu algılamaya başladıkça öğrenecek ve ?Geceyarısı Çocukları? ile dünyalarını yeniden kurmanın yollarını arayacaktır. Aykırı olanın sesi, soluğu, dili ve eylemi hep susturulsa da, o yeni yöntemlerle bu gizemli dünyadaki yolculuğunu sürdürecek ve zaman zaman geri-adım atacak ve ancak her seferinde bildiğinden şaşmayacaktır. Bütün beklentilerin tersini/aksini doğuranlar hem şaşkınlık hem de yeni olanı yaratırlar; o, içinden çıktığı oluşumun henüz sis perdeleri aralanmamış görüntüsüdür; kuşkulu, endişe verici, merak uyandırıcı ve sürükleyenidir…Korkunun türleri vardır; hepsinin kendince bir nedeni olduğu gibi ve fakat bir türü vardır ki hepsinden ötededir: ?anlam yokluğundan? korkmak…Bu olgu, tüm korkuların doğurganıdır, içselleştirilmiş şeklidir, anlamı yitirme korkusu, temelinde bir ?hiç? leşmedir; bundan daha büyük bir korku olamaz….

Hiçleştirilmek, hiçe sayılmak, hiç olmak; varken yok olmak, yaşarken ölmek gibidir. Yüzyıllar önce tekstilde öncü olan Hindistan?ın İngiliz sömürgesine dönüşerek/kılıç-top, tüfek zoru ile yıkılması gibi.. Oysaki Guatma Budha binlerce yıl önce bu gizemli ülkede henüz İngilizler ?Avrupa? adını tanımadıkları zaman diliminde Tanrılar karşısında insana işaret etmiş ve yüz-yıllar sonra Şah Cihan ruh-ikizi Banu Begüm?e Tac Mahal?ı armağan etmişti; eşsiz olanın benzersiz olanını yaratan ?Bin-bir-gece? nin masal kahramanları uygarlık denilen modernitenin çirkinliliğini henüz keşfetmemiş iken ?barutu eğlencelerde kullanan Çinlilerin günün birinde uygarlık zebanilerince barut ile egemenlik altına alınmaları gibi- kendi gizli bahçelerinde tantanalarıyla, büyüleriyle, çingeneleriyle ve paylaşımcı yaşamlarını sürdürmekteydiler; bolluğun ve sefaletin/yokluğun paylaşılması önceleri kuzeyden gelen saldırılar ile ve daha sonra deniz-aşırı batıdan gelen işgaller ile talan edilecek,paylaşılacak ve bölüneceklerdi; Bombay, Karaçi, Keşmir, Pakistan ve Hindistan….

?Yeryüzünün Lanetlileri? adlı Frantz Fanon?un eserine ön-söz yazan Jaan Paul Sartre bu ön-sözde diyor ki; ? İnsan soyumuz, günün birinde iyice olgunlaştığında, kendisini yerküre sakinlerinin toplamı olarak değil, onların karşılıklı ilişkilerinin sonsuz birliği olarak tanımlayacaktır? Bu, -varsın- bir ütopya olsa da yalandan, dolandan, sömürüden, iki-yüzlülükten; ?insanın insana köle olması?ndan daha doğru ve onursal bir duruştur. Top-yekün sessizlik! Top-yekün dışlamak, top-yekün kenetlenmek!..?…Hartal! Yani sözlük anlamıyla yas, sükun, sessizlik günü. Ama bu Hindistan?da gün Mahatma?nın günü, dil bile Gandiji?nin emirlerine uyuyor ve onun etkisiyle kelime yeni anlamlar kazanmış. Hartal!-7 Nisan, cami, gazete, duvar ve bildiri aynı karar varmış çünkü Gandhi o gün bütün Hindistan?da hayatın duracağını ilan etmiş. Sessiz bir eylemle İngilizlerin oradaki varlığının sürmesinin yasını tutacaklar?. (1) Fanon Oryentalizmin içselleştirilmesini eleştirisine odak yaparken Cezayir ve Zaire?de Fransızlar, Zimbabwe?de Portekizler hüküm sürmekteydiler, bu sıralar Hindistan?da İngiliz egemenliği vardı. Fanon kara-arfikalıyı beyazın düş-selinden uzaklaştırmak isterken, Mahatma onu yok saymayı tercih ediyor ve toplum dışına itiyordu. Top-yekün sessizlik, yer-yüzü-nün efendisi olduğunu düşünenler için ön-göremedikleri bir şamar gibi parlıyordu suratlarında; gitmeden önce çirkinlik tohumlarını bırakmaları bundan olsa gerek…Aynı toprağın insanları sürekli bir savaşın çocuklarını doğurmalıydılar. Asya, Afrika, Orta-asya….Ve karşılarında ismi yeni verilmiş kolonyalist bir Avrupa…Üçüncü Dünya kurgulandığına göre üçüncü paylaşım savaşı da ta o günlerden başlamış demektir….Önce sıcak savaş yaşandı, ardılından soğuk denilen savaşın yıkımları sildi-süpürdü; yer, gök, denizler-aşırılar, ormanlar işgal edilmiş ve insan denilen canlıya yer kalmamıştı….Makinelerin dişlileri, çarklar, uydular hep dönmekteydiler…Ancak, ?Geceyarısı Çocukları? da sürekli devinmekteydiler; imgelerin zenginliğini çoğaltan bir dille ?bazen efsaneler gerçeği yaratır ve olgulardan daha yararlı olur? (2) demektedir Rushdie…

İnsan ruhunun derinliği imlerle, imgelerle, işaretlerle dışa vurulsa da göründüğünden daha büyük ve çoğunlukla da ulaşılamazdır; düş-selinin sonsuz çağrışımları, onun nesnel dünya ile kurmuş olduğu sosyolojik ve diyalektik ilişki içerisindeki iz-düşümleridir; ancak, düş seli bu kadar değildir; o, bu iz-düşümlerden tarihsel belleğinin zenginliğini harmanlayarak farklı olanı yaratır. Algılama, anlama, belleğe yerleştirme ve onu yeniden yorumlama süreçleri öznel olarak yaşanır ve sosyal yankısını dışa vurduğunda bulur. Yaratmanın kendisi ilk adımda teorik görünse de aslında her yaratma zaman/eğrisi ile hem geçmiş ve an ile gelecek halkalarından oluşmaktadır; böyle olunca düşüncenin kendisi de öznelliğini yitirmeden nesnelleşir. Sosyolojik yapının ekonomik/politik/kültürel nedenlerden dolayı özneli dışlaması/baskılaması her zaman yaşanan olgulardandır; işte o anlar ve zamanlarda öznenin yüklenimi sanıldığından çok daha fazladır. Ancak o, sorgulamayı sürdürecektir. Romanın kahramanı Salim Sina gibi…? Şayet rastlantı diye bir şey yoksa tabii; rastlantı yoksa,…o zaman ya ?iyimserlikle- keyiften dört köşe olacağız çünkü her şey önceden planlanmışsa hepimizin bir anlamı var demektir ve kendimizin rastlantı eseri, niçinsiz olduğunu bilme dehşetinden kurtuluruz; ya da ?kötümserlikle- düşünce karar eylem üçlüsünün beyhudeliğini anlayarak anında pes edeceğiz çünkü düşündüklerimiz hiçbir şeyi değiştirmeyecek; her şey olduğu gibi kalacak. Peki iyimserlik nerede? Kederde mi kaosta mı?…? (3) İyimserlik, gerçek ve doğrunun ince çizgisindedir; ki bu nedenle, ?Gerçek ve doğru her zaman aynı şey değildir? (4) Salim Sina daha çocuk yaşta gerçeğin nesnelliği ile doğrunun öznelliğini fark ederek sürekli çelişme ile sentezlenmeleri gerektiğine ?rastlantı?nın varlığı yokluğunu irdelerken ulaşmış görünmektedir; ancak anlaşılamayan da o olacaktır…

Zaman belki de söylendiği gibi her şeyin ilacıdır; kim bilir?! Kahramanımız Salim Sina?ın 80 li yılların başında bir düşü vardı, 15 yıl sonra gerçekleşecekti; ?Hindistancevizi ve pirinç de vardı. Hepsinden öte tanrıça Mumbadevi?nin iyicil, esirgeyici etkisi vardı; şehre pekala da onun adı verilebilirdi ?Mumbadevi, Mumbabai, Mumbai. Ama sonra Portekizler buraya Limandan dolayı Bom Bahai adını verdiler, pomfret avcılarının tanrıçasının onlar için bir anlamı yoktu…(5) 1633 de İngilizlerin işgali ile Bom Bahai Bombay olarak adlandırılacaktı; tıpkı Kongo/Ziare ve Rodezya/Zimbabwe gibi…Rastlantı değildi, düş-selinin gerçek ile doğru arasındaki zig-zaklarında gerçek ve doğru 1995 yılında örtüşmüş, Salim Sina?ın düşü gerçeğe dönüşmüştü; artık, Bombay yok, yerine Mumbai vardı…Hala Bombay unutulmasa da zaman onu ilaç gibi törpüleyecek ve algılardan uzaklaştıracaktı; gerçek olmayan çabuk unutulur çünkü doğru değildir. Ama bir de Resim Sing?in düşleri vardı; onun düşleri Salim Sina?nın düşleri kadar şanslı olamayacaktı, yine de düş/ütopya/gerçeklik olarak var-olacaktı…1947 Ağustosunda, balık ağları, hindistancevizleri, pirinç ve Mumbadevi?nin hükümranlığına son vermiş olan İngilizler bu kez kendileri ayrılmak üzereydiler; hiçbir hükümranlık sonsuz değildir.? (6)

Mumbai?nin çocukları gece-yarısına doğru yaklaşan doğuşlarında farklı yeteneklerde oluyorlardı ve bunu salt kendileri biliyor ve kendilerine saklıyorlardı. Salim Sina onlardan yalnızca bir tanesiydi. Yargılardan birine varıyor; ? ?dün- demek için kullandığı kelimeyle ?yarın- demek için kullandığı kelime aynı olan hiçbir halk zamana hakim değildir.? (7) Gerçekte zamana egemen olmak olanaklı mıdır? Neden olmasın; çünkü dün ve yarın bugün içindedir, bugünü şekillendirmek ise dünün yorumu ve yarının inşası/kurulması/kurgulanmasıdır; öyle ise, yarının öncesi olan şey/olgu zamana egemen olandır. Yarının öncesi ise, erken yarındır; iki türü vardır, biri ham diğeri olgun olan; olgun olan ile zaman aşılabilendir. Yaratmaların çoğu ?belki de hepsi- birer rastlantılar sonucunda keşfedilmiş olabilirler ancak yaratmak her koşulda/durumda bir rastlantı değildir. Yaratmak için atılan her adım, her girişim, her deneme, her düşünce onu rastlantı olmaktan çıkaracaktır. Rastlantı her yer/zamanda ortaya çıkabilir, bilincin/belleğin olduğu yer/zamanda da olacaktır ve fakat rastlantıyı yok eden olgunun tek belirleyeni de bilinç/bellek olacaktır. ?Gerçeklik neren baktığınıza bağlıdır; ne kadar uzaklaşırsanız, geçmiş size o kadar somut ve anlamlı görünür ?bugün ise, yaklaştıkça git gide daha inanılmaz görünmeye başlar? (8) Her görüntünün altında yatan gerçeklik Salim Sina?nın tesbitinde olduğu gibi doğrular ile her zaman örtüşmeyebilirler. Ancak ?…her şeyin bir şekli olduğunu görürsünüz. Biçimden kaçış yoktur?. (9) Biçimler sonsuzdur, öz gibi ve öz-ile-biçim sürekli etkileşim içerisindedirler; biri olmadan diğeri olamaz…Öz ve biçim arasındaki bu diyalektik etkileşim/çatışkı ve birliği görmek ile gerçek ve doğru bir-diğerine yaklaşacaktır.

Mumbai?nin ?Geceyarısı Çocukları? gerçek/haklı ve doğru olanın peşinden koşarken ?…ayrıcalıkları ve lanetleri çağlarının hem efendileri hem de kurbanları olmaktır, kendilerinden vazgeçip kalabalıkların imha edici girdabına çekilmek ve yaşarken bulamadıkları huzuru ölürken de bulamamaktır.? !…(10) Bu sözler üzerine Gandhi?nin sessizliğinden başka yapacak bir şey kalmıyor….Hartal!…
Yazan: Nejdet Evren
1/5 Temmuz 2010, Batı

Notlar
1 – Geceyarısı Çocukları, (Midnight?s Children) Salman Rushdie, 2 Basım: Temmuz 2008, Metis Yayınları, Aslı Biçen çevirisi S:36 (492 Sayfa)
2 – Age, S: 51
3 – Age, S: 85
4 – Age, S: 85
5 – Age, S: 99
6 – Age, S: 101
7 – Age, S: 115
8 – Age, S: 181
9 – Age, S: 243
10 – Age, S: 492

Yorum yapın

Daha fazla Romanlar
Alnında Mavi Kuşlar – Aysel Özakın

1979 Madaralı Roman Ödülü'nü alan Alnında Mavi Kuşlar (1978), Aysel Özakın'ın tarihe Kanlı 1 Mayıs olarak  geçen 1 Mayıs 1977...

Kapat