Çiğdem Anad: “Yeni bir dünya ideali olan insanlar azaldı”

ÇİĞDEM ANAD
“Yeni bir dünya ideali olan insanlar azaldı”

Daha çok televizyoncu kimliğiyle ön planda olan ve bugüne kadar iki kitaba imza atan Çiğdem Anad, yedi yıl aradan sonra üçüncü kitabıyla okuyucunun karşısına çıktı. “Sen Kimsin?” gibi çetrefilli bir soruyu kendine isim edinen roman, okurun zihnine de koca bir soru işareti yerleştiriyor. Anad’ın kahramanları, kimilerinin aklından geçirmeye bile ürktüğü bu soruya cevap arıyor; yapbozun parçalarını yerli yerine oturtmaya çalışırken, oradan oraya savrulup kim olduğunu bulmaya çabalıyor. Değerlerini yitirmiş, yalnızlık çukuruna itilmiş, tükettikçe tüketen, doyumsuz büyükşehir insanı Çiğdem Anad’ın romanında farklı karakterler üzerinden bize bakıyor. Kitap herkesi “ben kimim?” diye düşünmeye davet ediyor. Türkiye gündemine de ayna tutan roman, Anad’ın haberci kimliğinin izdüşümü olarak karşımıza çıkıyor…

SÖYLEŞİ: Elif Şahin Hamidi
FOTOĞRAF: Muhsin Akgün

Elif Şahin Hamidi: Zorlu bir soruya cevap arayan kahramanlarla karşı karşıyayız son romanınızda. Bu üçüncü kitapta, kendine yabancılaşan, aynadaki aksini tanıyamayacak hale gelen büyük şehir insanlarını, onların yıpranan evliliklerini, tükenen aşklarını, tatminsizliklerini, sınırsız fantezilerini okuyoruz. Nasıl ortaya çıktı bu kitap?

Çiğdem Anad: Otuz yıldır süren apolitikleşme süreci ürünlerini verdi. Kendini tanımlayamayan, akışa teslim olan, düzene razı gelen, evine sığınan, sadece bireysel çıkarlarını gözeten insanlar çoğunlukta. Toplumunu gözeten, yeni bir dünya ideali olan insanlar azaldı. İdealist olanların boşa kürek çektiğini düşünenler çoğaldı. Çoğunluk sorunlardan, yokluklardan, adaletsizlikten, haksızlıktan, eşitliksizlikten çıkış yolunu tek başına aramaya başladı. Buna bireyselleşme demek de mümkün değil, buna tek başınalık denebilir. Değer yargıları olmayan, yalnızlığa itilmiş, çok para kazanabilen bazı büyükşehir insanları tüketmeye doymadıklarında neler yapabiliyorlar diye gözlemlediğinizde, benim kitapta yazdıklarımı görebiliyorsunuz.

Elif Şahin Hamidi: Türkiye gündemini de açıkça resmediyorsunuz romanda; el değiştiren -cemaatin güç sahibi olduğu- ticaret anlayışı, süresi belirsiz tek taraflı tutuklamalarla birlikte ülkedeki toplumsal değişimi de hikâyeye eklemliyorsunuz. Haberci-televizyoncu kimliğinizin yazınınız üzerindeki etkisi, katkısı üzerine konuşabilir miyiz biraz?

Çiğdem Anad: Olayları, gündemi yakından takip etmek bugünün resmini romanda yansıtma arzusunu kamçılıyor. Bugünün peşinden koşuyorsanız, hatta bugünü geçip yarını görmeye çalışıyorsanız, geçmişte zaman kaybetmiyorsunuz. Geçmiş bugüne yansımasıyla, bugünü biçimlendirmesiyle önemli, o kadar. Romanda da karakterlerin psikolojik analizlerinde geçmişteki deneyimlerine, şahsi travmalarına yer veriliyor ama geçmiş sadece bugüne etkisiyle sınırlı tutuluyor. Romanda gazeteciliğin izlerini gerçekçi söylemde ve kurgunun temposunun süratinde bulabilirsiniz.

Elif Şahin Hamidi: Romandaki kahramanlardan Kerem, gazetelere göz atarken iktidarı eleştirebilen köşe yazarı bile kalmadığını fark ediyor: “Muhalif köşe yazarları, muhalif televizyon programcıları iktidarın talimatıyla ya kızağa çekilmişler ya da atılmışlardı. İktidarın buyruklarına uymayan basın patronlarına sadece gözdağı verilmiyor, piyasadan silinmeleri de sağlanıyordu”. Kurgunuza yerleştirdiğiniz bu günümüz gerçeği karşısında gazetecilik mesleğini usulüne uygun icra edebilmek mümkün mü artık?

Çiğdem Anad: Gazetecilikte sansür ve sansürün çıktısı otosansür varsa köşeleri, sınırları belli bir gazetecilik yapılabiliyor denebilir ancak. Herhangi bir partiye, kuruma, camiaya, güç odağına yakın durmayan, bütün kesimleri karşısına alma pahasına bağımsız gazetecilik yapanların nefes boruları kesildi. Hâlâ işlerini yapabilen gazeteciler, ya dillerini defalarca ısırıyorlar ya kelimelerini kuyumcu terazisinde tartarak yazıyorlar. Ülkede, dünyada ne olduğunu, nasıl olduğunu, olanın bitenin ne manaya geldiğini anlayabilmek için birçok gazete tarayıp, birçok televizyon kanalı çevirip, birçok internet sitesine girip kan ter içinde büyük uğraş vermeniz gerekiyor. Habere ulaşmak bu kadar zor hale geldi. En önemli haber bir gazetenin arka sayfalarında birkaç satıra sığdırılıp, saklanıyorsa, televizyonda tartışma programına katılabilecek konuklar ve sakıncalı görülüp programlara asla davet edilmeyecek konuklar listesi çıkarılmak zorunda kalınıyorsa, köşe yazarları “şöyle yazarsam yarın yazılarım kesilir, tamamen susturulmaktansa böyle yazayım” diye kalemlerini törpülemek mecburiyetinde bırakılıyorlarsa gazetecilik olabildiği kadar yapılıyor demektir. Bugün yapılan olabildiği kadar ya da kısmi gazeteciliktir.

Elif Şahin Hamidi: Ataerkil bir toplumda yaşıyoruz ve kadınlar üzerindeki baskı, şiddet had safhada. Bu edebiyatımıza da yansıyor elbette ve orada da erkekler hükümranlığını sürdürüyor; gerek yazar gerekse kahraman olarak. Kadın kahramanlar cinselliklerini de yaşayamıyor. Sizin kadın kahramanlarınız bu genellemenin oldukça dışında. Bir kadın yazar olarak romanınızdaki kadın kahramanlarınıza cinselliklerini yaşatırken sıkıntı yaşadınız mı? Daha özgür kadın kahramanlar yaratmanın yolu, kadınların gerçekten özgür ve eşit olmasından mı geçiyor acaba?

Çiğdem Anad: “Sen Kimsin?” romanındaki kadın karakterler de erkeklerin baskılarına göre biçimlenen karakterler. Bu kitaptaki kadınlar da erkeğin belirlediği şekilde günlük hayatlarını planlamışlar. Erkeğin iş koşulları, erkeğin istediği ev düzeni, erkeğin tercih ettiği şehir… Hep erkeğin istekleri, şartları ön planda. Kitaptaki iki kadın karakterin bir gün tepesi atıyor. Alev’in kendisiyle derde düşmesi, Bahar’ın ise kocasının bilmediği yüzüyle tanışınca hınçlanıp, misillemeye girişmesi üzerine bu iki kadın bir isyan bayrağı gibi cinselliği kullanıyor. Bu kadınları özgür kadın diye nitelendirmenizin imkânı yok. Tam tersi kıstırıldıkları kapandan fırlayıp, savrulan kadınlar. Özgürlük kavramının altı belirli bir bilinç seviyesine erişince doldurulabilir. Aklına estiğini yapmanın, savrulup gitmenin adı özgürlük konamaz. Kadın yazarların cinsellik konusuna uzak durmalarının nedeni ise sanırım yanlış anlaşılma kaygısıdır. Okuyucuların bir kısmı hikâyedeki bir karakterle yazarı özdeşleştirdiği için yazar alacağı tepkilerden çekinebilir. Ben de daha önceki yazılarımda cinsel bir mevzuya girmedim, girmeyi de düşünmedim. “Sen Kimsin?” romanının omurgasında ise cinsellik mutlaka gerekliydi. Doğrusu ben de bu temaya girmekte çok tereddüt ettim ve birkaç ay kafamda evirip çevirdim. Alacağım tepkileri göğüsleyip, göğüsleyemeyeceğimi de tarttım tabii. Kitap yayınlandıktan sonra tepkiler tam da beklediğim gibi geldi. Bu fantezilerin ne kadarının bana ait fanteziler olduğu her köşe başında şaşkınlıkla soruldu. “Bu kadar şaşırıyorlar da, bu karakterin benimle hiç ilgisi olmadığını neden kabul etmekte tereddüt ediyorlar?” Bu soruyu sorduklarım “ bu kadar da hayal gücü olmaz” diye cevap verdiler bana. Hâlbuki gazetelerin üçüncü sayfalarını idrak edebilmek bile daha geniş bir hayal gücü gerektiriyor. Özetle her kadın yazar cinsellik mevzusunu diğer mevzular kadar sıradan algılamayabilir ve alacağı tepkilere çok sinirlenebilir. Bu nedenle bu alanın etrafında dolaşmayı yeğleyebilir. Açıkçası tepkilerden ben de bunaldım, sıkıldım.

Elif Şahin Hamidi: Kitapta ilişkilere, evliliklere, kadın ve erkeğe dair aforizma kabul edilebilecek dikkat çeken cümleler geçiyor sıkça. “Evlilikler yorulup yaşlandığında hep başkalarına ihtiyaç duyuluyordu” diyorsunuz Alev ve Kerem’in yaşlanan evliliğinden bahsederken. Günümüz evliliklerine, ilişkilerine baktığımızda çok çabuk yorulan, dağılan evlilikler görüyoruz. Ancak annelerin, anneannelerin evliliklerine baktığımızda da her şeye boyun eğen, aldatılmaya göz yuman, şiddete çaresiz kalan kadınlar ve ille de sürdürülen evlilikler karşımıza çıkıyor. “Evlilik dünyanın tehlikelerinden korunma yeriydi, mutsuzluk da verse sığınılacak kâbeydi” diyorsunuz. Aslında çoğu kadın için bugün de durum bundan ibaret değil mi?

Çiğdem Anad: İki insanın paylaşımı azaldığında, iki insan birbirini ezberleyip, aynı ezberi tekrarlamaktan sıkıldığında doğaldır ki başkalarına daha fazla ihtiyaç duyuyorlar. Başkalarının hikâyeleriyle bile günlerini canlandıramadıklarında ise ayrılık sürecine giriyorlar. Anne baba evinden çıkıp, yalnız yaşamayı öğrenmeden evlilik evine girenler ise evlilikleri yorulup, yaşlandığında nasıl yeni bir ev kuracaklarını bilemiyorlar. Ormanın ortasına düşmüşçesine her tehlikeye karşı kendilerini savunmasız hissederek sığınacakları bir kovuk arıyorlar. Baykuş sesini bile yalnızlığın suskunluğunda can yoldaşı sayabiliyorlar. Hele kadın ve erkek evlilik süreçlerinde birbirlerinden bağımsız dostluklar kurmadılarsa, yalnız günler uzadıkça melankoli büyüyor. Yalnızlıktan kaçarken yine bildikleri bir yola sapıyorlar. Başka bir erkekten, başka bir kadından medet umuyorlar. Tabii Türkiye’de kadınların tası tarağı toplayıp evi terk etmesi zor. Türkiye’de evlenmeden önce yalnız yaşayan kaç kadın var? Türkiye’de karşı cinsle cinsellikten uzak sadece arkadaşlık kurma becerisini geliştirebilmiş kaç kadın ve erkek var? Aile baskısını bertaraf edebilmiş, toplumsal kurallara direnerek kendi hayat tarzını dayatabilmiş ve gerçekleştirebilmiş kaç kadın var? Ekonomik gücü ve bağımsızlığı, tamamen anneye bindirilen çocuk sorumluluğunun getirdiği kısıtlamaları saymıyorum bile. Bu durum dün de böyleydi, bugün de böyle. Ancak bilinçlenen ve hayatını kendi ellerine alan kadın sayısı artıyor.

Elif Şahin Hamidi: Moldovalı bakıcı Tanya da bir Türkiye gerçeği olarak dikkat çeken bir kahraman; fuhuşa ve uyuşturucu işine bulaşmış, memleketine dönme, kızına kavuşma umuduyla yaşayan bir hizmetçi. “Kadınların yoksulu güzelse, onları babaları kocaları bile fuhuşa itebilirdi. Babalar, kocalar erkeklerin fuhuşa ceplerindeki üç kuruşu dahi yatıracaklarını bilirdi. Yoksulluktan kurtulmak için kadınlarını feda edebilirlerdi” diyorsunuz Tanya’nın hikâyesinde. Her durumda feda edilen kadınlar oluyor, yoksulluğun faturası da kadına ödetiliyor. Tüm bu sorunların çözümünde yine kadınlara büyük bir görev düşmüyor mu aslında? Evlatlarını ayrımcılıktan uzak bir şekilde yetiştirmeleri gerekmiyor mu?

Çiğdem Anad: Kadınlar nasıl ayrımcılıktan uzak yetiştirsinler ki çocuklarını? Anneler hem sokaklarının hem evlerinin güvensizliğinden, öncelikle kız çocuklarını korumaya çalışıyorlar. Ensest, tecavüz, dayak, aşağılanma önce kız çocuklarını bekleyen tehlikeler. Bu tehlikeler karşısında anneler erkek çocuklarına sağladıkları serbestliği kız çocuklarına sağlayamıyorlar. Annelerin en büyük korkularından biri kız çocuklarının Türkiye’nin muhafazakâr toplumunda “kötü kız” diye yaftalanması. Bir anne eğitimiyle, bilinciyle toplumun tutucu yargılarına karşı durabilecek donanıma sahipse, hükmeden erkeğe rest çekebilecek güce sahipse kız çocuğunu da kendisi gibi yetiştirme cesaretindedir. Yoksa kızını korumak adına kızının hareket kabiliyetini kısıtlayarak istemese de kızını kıskaca alır. Kadınların özgürlük alanlarını genişletmelerinin başlıca yollarından birkaçı hepimizin bildiği gibi kadınların bilimsel eğitiminden ve siyasi bilince sahip olmalarından geçer. Darwin okumayan kadının, genetiğin temellerini bilmeyen kadının, sosyal devlet yapılanmasında kadının konumunu bilmeyen kadının, kadın-erkek eşitliğine dair mücadeleci olması nasıl beklenebilir?

Elif Şahin Hamidi: Yeni projeleriniz neler? Bir dizi senaryosu yazmaya soyunduğunuzu ve şimdilik bu konudan bahsetmek istemediğinizi biliyoruz ama yine de söyleyebileceğiniz başka şeyler olabilir umuduyla sormak istiyorum…

Çiğdem Anad: Evet, bir dizi senaryosu yazıyorum. Ancak henüz bir yapımcının değerlendirmesine sunacak aşamaya gelmedim.

NOT: Bu söyleşi, Remzi Kitap Gazetesi, Nisan 2012 sayısında yayımlanmıştır.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here