Çoğunluğun Zorbalığı – Alexis de Tocqueville

Fransız hukukçu, düşünür ve tarihçi Tocqueville, 1830’lu yılların başında Amerika Birleşik Devletleri’ne uzun bir seyahat yapar. Amerikan demokrasisi, siyasal sistemi ve toplumsal yapısı hakkındaki bu “saha çalışması” boyunca yaptığı gözlemlerine dayanan görüş ve çözümlemelerini, 1835 ve 1840 yıllarında iki cilt halinde yayımlanan ve siyaset bilimi literatürünün kanonik eserlerinden biri haline gelen Amerika’da Demokrasi adlı çalışmasıyla kitaplaştırır.

Çoğunluğun Zorbalığı bu kitaptan seçilmiş bölümlerden oluşuyor. Tocqueville bu metinlerde, modern demokrasilerin ayırıcı özelliği olan eşitlik tutkusunun özgürlüğü tehdit eder hale gelebileceğini ve sonunun çoğunluğun tiranlığına varabileceğini ileri sürer. Amerika’da çoğunluğun sınırsız gücünün halkın düşünceleri, ulusun karakteri ve kamu yönetimi üzerindeki etkilerini çözümler.


KİTAPTAN OKUMA PARÇASI

GİRİŞ1

Birleşik Devletler’de kaldığım süre boyunca dikkatimi çeken yeni konular arasında gözüme en çok çarpan şartlarda eşitlik oldu. Bu birincil olgunun toplumun ilerleyişi üzerindeki inanılmaz etkisini zorlanmadan keşfettim; kamuoyuna belli bir yön, yasalara belli bir işleyiş,
yönetenlere yeni ilkeler, yönetilenlereyse özel alışkanlıklar kazandırıyor. Çok geçmeden aynı olgunun etki alanını siyasal teamüllerin ve yasaların çok ötesine genişlettiğini ve hükümete olduğu kadar sivil topluma da egemen olduğunu gördüm: kanaatler yaratıyor, duygular doğuruyor, usuller telkin ediyor ve kendi üretmediği her şeyi de değiştiriyor. Nitekim Amerikan toplumunu incelediğim ölçüde, şartlarda eşitliğin her tikel olgunun başıymış gibi
görünen kaynak olgu olduğunu gitgide daha açık görmeye başladım, tüm gözlemlerimin gelip dayandığı bir merkezî nokta olarak durmadan karşıma çıkıyordu.
O zaman düşüncemi bizim yarımküreye çevirdim ve orada adeta, Yeni Dünya’nın bana sunduğu gösteriye benzer bir şeyin farkına vardım. Şartlarda eşitliğin, Birleşik Devletler’de olduğu gibi henüz sınırlarına ulaşmamış

1. Amerika’da Demokrasi’nin ilk cildinin giriş bölümü. (Ç.N.)

olsa da oradakine her gün daha çok yaklaştığını gördüm ve Amerikan toplumlarında hüküm süren demokrasi Avrupa’da da hızla iktidara yürüyormuş gibi geldi bana.
O andan itibaren şimdi okuyacağınız kitabın fikrini geliştirdim.
Bizde büyük bir demokratik devrim gerçekleşiyor,
bunu herkes görüyor ama herkes aynı şekilde değerlendirmiyor. Kimileri onu yeni bir şey olarak görüyor ve arızi bir durum olduğunu düşünerek hâlâ önüne geçebilmeyi umuyor, diğerleriyse tarihte bilinen en kesintisiz,
en eski ve en kalıcı olgu olduğunu sandıkları için karşı
konulmaz buluyor.
Bir anlığına Fransa’nın yedi yüz yıl önceki haline
gitmek istiyorum: Ülke, toprağın sahibi olup o topraklar
üzerinde yaşayanları yöneten az sayıda aile arasında paylaşılmıştı, dolayısıyla hükmetme hakkı da miras yoluyla
nesilden nesle aktarılıyordu, insanların birbirleri üzerinde ancak zor yoluyla etki edebiliyordu ve gücün tek kökeninin arazi mülkiyeti olduğu görülüyordu.
Ancak sonra ruhban sınıfının siyasal gücünün temeli atılır ve bu güç kısa sürede yayılır. Ruhban sınıfı saflarını yoksulundan zenginine, soyludan avama herkese
açar; eşitlik Kilise yoluyla hükümete nüfuz etmeye başlar ve ezelî ebedî bir kölelik içinde serf olarak sürünecek biri, rahip olup soyluların arasındaki yerini alır ve çoğu
zaman kralların bile üstüne çıkar.
Toplum zaman içinde daha uygar ve daha istikrarlı
bir hale gelirken insanlar arasındaki farklı ilişkiler de sayıca artar ve karmaşıklaşır. Medeni kanunlara olan ihtiyaç kendini güçlü bir şekilde hissettirir. O zaman hukukçular ortaya çıkar; karanlık mahkeme salonlarından ve
mahkeme kalemlerinin tozlu köşelerinden çıkıp prensin
sarayında, kakım kürklere sarınmış kılıçlı, kalkanlı feodal
baronların yanında yerlerini alırlar.

Krallar büyük yatırımlara girişip varını yoğunu kaybeder, soylular kendi aralarında savaşarak bitip tükenir,
avam ise ticaretle zenginleşir. Para, devlet işlerinde etkisini göstermeye başlar. Ticari faaliyet artık güce erişmenin yeni bir yolu olmuştur, dolayısıyla sermaye sahipleri
kâh hor görülen kâh pohpohlanan bir siyasal güç haline
gelir.
Aydınlanma yavaş yavaş yayılır, edebiyat ve sanat
zevkinin uyandığı görülür, o zaman zihinsel beceriler bir
başarı öğesi haline gelir, bilim bir yönetme aracı, zekâysa
toplumsal bir kuvvettir, okumuşlar işlerin başına geçer.
Bir yandan iktidara gelmenin yeni yolları ortaya çıktıkça doğumla gelen asaletin değerinin de aynı oranda düştüğü görülür. 11. yüzyılda soyluluk paha biçilmezdi,
13. yüzyılda satın alınır oldu, 1270’de ilk kez soyluluk
unvanı verildi ve sonunda eşitlik bizzat aristokrasi tarafından hükümet işlerine dahil edildi.
Geçen yedi yüz yıl boyunca soyluların kimi zaman
kraliyet otoritesine direnmek ya da iktidarı rakiplerinin
elinden almak için halka siyasal bir güç aktardığı oldu.
Kralların aristokrasiyi baskılamak için alt sınıflara
yönetimde yer verdikleri ise daha sıklıkla görüldü.
Fransa’da krallar en etkin ve en değişmez eşitleyiciler olarak boy gösterdi. Hırslı ve kuvvetli olduklarında halkı soyluların seviyesine çıkarmaya çalıştılar, ılımlı ve
zayıf olduklarındaysa halkın bizzat kendilerinin de tepesine çıkmasına izin verdiler. Birileri yetenekleriyle diğerleriyse kusurlarıyla demokrasiye yardımcı oldu. XI. Louis
ile XIV. Louis tahtın altındaki her şeyi eşitlemeye özen
gösterirken XV. Louis sonunda kendisiyle birlikte saray
erkânını da yerin dibine soktu.
Yurttaşların feodal mülkiyet imtiyazı dışında yollarla
da toprak sahibi olmaya başladığı ve artık tanınan menkul servetin de yeri geldiğinde etki yaratabildiği ve güç verebildiği andan itibaren her mesleki buluş, ticarete ve
sanayiye kazandırılan her iyileştirme insanlar arasında
mutlaka yeni eşitlik öğeleri yarattı. O andan itibaren keşfedilen tüm yöntemler, doğan tüm ihtiyaçlar, tatmin edilmeyi bekleyen tüm arzular evrensel eşitlenme yolundaki
ilerlemelerdir. Lüks zevkler, savaş aşkı, modanın egemenliği, insan yüreğinin en derin tutkuları kadar en yüzeysel
tutkuları da zenginleri yoksullaştırmak, yoksullarıysa zenginleştirmek için elbirliğiyle çalışıyor gibidir.
Fikrî üretimler güç ve zenginlik kaynağı haline geldiğinden beri bilimdeki her gelişmenin, her yeni bilginin, her yeni fikrin halkın erişebileceği bir iktidar tohumu gibi görülmesi gerekmiştir. Şiir, belagat, bellek, aklın
ihsan ettikleri, hayal gücünün ışığı, düşüncenin derinliği,
Tanrı’nın gelişigüzel paylaştırdığı tüm bu yetenekler demokrasiye fayda sağladılar ve demokrasi muhaliflerinin
elinde bulunduklarında bile insanın doğal büyüklüğünü
vurgulayarak yine de demokrasi davasına hizmet ettiler;
dolayısıyla demokrasinin fetihleri uygarlığın ve Aydınlanma’nın fetihleriyle birlikte yayıldı ve tüm bu bilgi birikimi zayıflarla yoksulların her gün gelip silahlarını kuşandıkları herkese açık bir cephanelik oldu.
Tarihimizin sayfalarını çevirdiğimizde, yedi yüz yıldır deyiş yerindeyse eşitliğe hizmet etmeyen hiçbir büyük olaya rastlanmaz.
Haçlı Seferleri ve İngilizlerin savaşları soyluları kırıp
geçirir ve topraklarını parçalar; komünlerin kurulması
feodal monarşinin bağrına demokratik özgürlüğü taşır;
ateşli silahların keşfi muharebe alanında soylu olanla olmayanı eşit kılar; matbaa her ikisinin zekâsına eşit kaynaklar sunar; posta hem garibanın kulübesinin eşiğine
hem de sarayların kapısına ışık bırakır; Protestanlık tüm
insanların Tanrı’nın yolunu bulmada eşit konumda oldukları iddiasındadır. Görünür olan Amerika, servete doğru açılan binlerce yeni yol, ne idüğü belirsiz maceracıya
zenginlik ve erk sunar.
11. yüzyıldan itibaren Fransa’da olup bitenler ellişer yıllık dönemler halinde incelendiğinde bu dönemlerin her birinin sonunda toplumsal durumda iki devrim
gerçekleştiği gözlerden kaçmayacaktır. Soylular toplumsal olarak mevki kaybedecek, halktan olanlar yükselecektir; biri inerken diğeri çıkar. Her yarım yüzyıl onları biraz daha yaklaştırır, öyle ki yakında aynı seviyeye
geleceklerdir.
Üstelik bu durum sadece Fransa’ya özgü değildir.
Gözümüzü hangi yana çevirirsek çevirelim aynı devrimin bütün Hıristiyan âleminde süregittiğini görürüz.
Halkların hayatındaki muhtelif gelişmelerin demokrasi lehine işlediğini gördük, tüm insanlar ellerinden geldiğince demokrasiye yardım ettiler: Başarısına katkıda
bulunma niyetinde olanlar ve hiçbir şekilde ona hizmet
etmeyi düşünmeyenler, onun için mücadele etmiş olanlar ve hatta kendilerini ona düşman ilan edenler, hepsi
apar topar aynı yola itildiler ve yine hepsi Tanrı’nın elindeki bilinçsiz araçlar olarak birlikte çalıştılar, kimileri istemeden, kimileriyse farkında bile olmadan.
O halde koşulların eşitliğinin aşamalı gelişimi tanrısal bir olgudur, onun başlıca özelliklerini taşır: evrenseldir, kalıcıdır, her seferinde insanın hükmünden kaçıp
kurtulur; tüm insanlar gibi tüm olaylar da onun gelişimine hizmet eder.
Geçmişi bu kadar derin olan bir toplumsal hareketin tek bir neslin çabalarıyla askıya alınabileceğine inanmak akla sığar mı? Demokrasinin feodaliteyi yıkıp krallara üstün geldikten sonra burjuvaların ve zenginlerin
önünde geri adım atacağını mı düşünüyoruz? Halihazırda kendisi bu kadar güçlü, muhalifleri bu kadar zayıf bir hale gelmişken hiç durur mu?


KÜNYE
Çoğunluğun Zorbalığı
Alexis de Tocqueville
Can Yayınları
Özgün Adı : Tyrannie de la majorité
Çevirmen : İnci Malak Uysal
Dizi : Kısa Klasikler
Tür : Düşünce
Sayfa Sayısı : 64
Baskı Bilgileri : 1.Baskı Temmuz 2020


İÇİNDEKİLER
Giriş……………………………………………………………………….. 11
Halkın Seçimleri ve Amerikan Demokrasisinin
Seçimlerdeki Güdüleri Üzerine …………………………….. 31
Demokrasinin Bu Güdülerini Kısmen Düzeltebilecek
Unsurlar Üzerine ………………………………………………… 35
Birleşik Devletler’de Çoğunluğun Sınırsız Gücü
ve Bunun Etkileri Üzerine ……………………………………. 39
Amerika’da Çoğunluğun Sınırsız Gücü
Demokrasilerin Doğasında Bulunan Yasal ve
İdari İstikrarsızlığı Nasıl Artırır? …………………………….. 43
Çoğunluğun Zorbalığı ………………………………………………. 47
Çoğunluğun Sınırsız Gücünün Amerikan Kamu
Görevlilerinin Keyfiliği Üzerindeki Etkileri ……………… 51
Amerika’da Çoğunluğun Düşünce Üzerindeki
Gücü Üzerine …………………………………………………….. 53
Çoğunluğun Zorbalığının Amerikalıların Ulusal
Karakteri Üzerindeki Etkileri, Birleşik Devletler’deki
Dalkavukluk Ruhu Üzerine ………………………………….. 57
Amerikan Cumhuriyetlerindeki En Büyük Tehlike,
Çoğunluğun Sınırsız Gücüdür ………………………………. 61


ALEXIS-CHARLES-HENRI CLÉREL DE TOCQUEVILLE, 1805’te
Fran­sa’da Normandiyalı soylu bir ailede dünyaya geldi. Metz Koleji’nde
Hu­kuk okudu. Versailles’da sulh yargıcı olarak göreve başladı. Bakanlığın görevlendirmesiyle cezaevi sistemini incelemek üzere Amerika
Birleşik Devletleri’ne gitti, dönüşünde arkadaşı Gustave de Beaumont’
la birlikte “Amerika Birleşik Devletleri’nde Ceza ve İnfaz Sistemi ve
Bunun Fransa’da Uygulanması” adlı raporu yayımladı. Ancak asıl incelemek istediği konu Amerika’daki siyasi sistemdi. Bu yolculuk dönüşü
1835-1840 yıllarında iki cilt olarak kaleme aldığı, genel olarak demokrasinin erdemlerini, risklerini, dinamiklerini çözümlediği Amerika’da
Demokrasi isimli çalışmasıyla büyük bir başarı kazanmanın yanı sıra
modern toplumun ve siyaset biliminin öncü düşünürü oldu. 1839’da
Valognes bölgesi milletvekili olarak parlamentoya girdi, kral karşıtı liberal cephede yer almakla birlikte tarafsız konumunu korudu. 1849’da
geçici Borrot hükümetinde dört ay süreyle dışişleri bakanlığı yaptı.
Napoléon’un darbesi sonrası siyasetten uzaklaştı. Hayatının son beş
yılında Fransız Devrimi’nin sebep ve sonuçlarını incelediği ikinci büyük
eseri Eski Rejim ve Devrim’i yazdı. 1859’da ölen düşünür, tarihçi ve siyaset adamı Tocqueville modern toplumu mercek altına alan ilk düşünürlerden biridir.


İNCİ MALAK UYSAL, 1973’te İzmir’de doğdu. İzmir Saint Joseph Lisesi’ni ve Dokuz Eylül Üniversitesi Turizm İşletmeciliği Bölümü’nü bitirdi. Önemli çevirileri arasında Kliniğin Doğuşu (Michel Foucault), Kritik ve Klinik, Sacher-Masoch’un Takdimi, Müzakereler (Gilles Deleuze), Biz Hiç Modern Olmadık (Bruno Latour), Mavi: Bir Rengin Tarihi (Michel
Pastoureau), İnsanlığın En Eski Muamması (Bertrand David – Jean-Jacques Lefrère), Öznellik Nedir (Jean-Paul Sartre) yer alır. Bodrum’da
köyde yaşıyor ve bir kitabevi işletiyor

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here