Cumhuriyet gazetesi, Yaşar Kemal’in 1951 tarihli ilk yazısını yayımladı.

Cumhuriyet gazetesi, cumartesi günü tedavi gördüğü hastanede hayatını kaybeden Yaşar Kemal’in gazete 1951 tarihli ilk yazısını yayımladı.

Yaşar Kemal’in 1951 yılında Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan “Diyarbakırdaki göçmen köylerini gezerken neler gördüm?” başlıklı yazısı şöyle:

Diyarbakırdaki göçmen köylerini gezerken neler gördüm?

1939 yılında Bulgaristandan gelen göçmenlerin bir kısmı da Diyarbakır ovasına yerleştirilmiştir. Ben, Diyarbakır köylüklerini gezerken, en çok bu göçmen köyleri üzerinde durdum. İşte bu yazım, onların hazin maceralarını anlatır.

Hikâye:

Yer, Diyarbakır’ın 21 kilometre doğusunda Ambar çayının kenarındaki köprübaşıdır. Buraya üzeri kiremitli, iki göz, bir de ahır ile 94 ev yapılıyor. Kuruluş, plan üzerine ve gayet güzel. Bir tepenin yamacı. Bu 94 eve 500’den fazla göçmen koyuyorlar. Köyün adı da Köprübaşı oluyor.

Hükümet göçmenlere, birer çift öküz, birer pulluk, tohumluk -tohumluğu beş yıl üst üste veriyor- bir yıl süresince de büyüklere 20 kilo, küçüklere 10 kilo olmak üzere buğday veriyor. Bir defaya mahsus da birer kilo zeytin dağıtıyor. Otuzar dönüm de toprak tevzi ediyor. Buraya kadar olanına güzel diyelim. Kör topal idare edilir diyelim. Ya sonra? İşte orası kötü. Orası yürekler acısı.

Yaz ayları… Diyarbakır ovasının o insanı yakıp kavuran sarı sıcağı… Kuşlar bile dökülüp kalıyorlar sıcaktan. Sivrisinek bulut misali. Su yok. Ambar çayının üstüne çeltik ekmişler. Çeltiğin ayakları çaya dökülüyor. Su, bu sebebden, sarı, zehir gibi akıyor. İçen bir daha doğrulamıyor. Gitti gider! Başka da su yok. Kuyuların suyu var ya, o daha kötü. hem de kuruyor. Hastalanmadık kimse kalmıyor göçmenlerden. Geldiklerinin birinci ayında 120 can veriyorlar kara toprağa. Herkes hasta, köy ıpıssız. Ölüleri bile kaldıran yok. Evlerde kokup kalıyorlar. Birinde iki gündür gömülemiyen bir ölüyü, köye yolları düşen iki ilkokul müfettişi defnediyor.

Şumnu’nun, Dellorman’ın havası, sonra da Diyarbakır’ın çölü. Dayanılır mı? Bütün hata burada işte. Muhite intibak meselesi. Etüdsüz, plansız bir yerleştirme.

Ölenler ölüyor. Kalan sağlar da Köprübaşı’nı bırakıp başka yerlere göçüyorlar. İkinci bir göçmenlik. 94 evden ancak 8 ev kalıyor köyde.

Gidenlerden bir kısmı bir, iki, üç yıl sonra, gittikleri yerlerde de barınamayıp geri dönüyorlar köylerine. Geri dönüyorlar ama, ne üstte üst, ne başta baş, ne öküz kalmış, ne pulluk. Hükümet bunlara ikinci defa olarak pulluk, öküz ve tohum veriyor. Bu da üçüncü göçmenlik.

Geliyorlar, yerleşiyorlar ama, beş yıl zürriyet türemiyor bunlardan. Beş yıldan sonra yavaş yavaş doğum başlıyor.

Diyarbakır ovasına yerleştirilmiş bulunan göçmenlerin hepsinin başına gelenler, tıpıtıpına yukarıda anlatılanın aynıdır.

Bu göçmen köylerden bir Şemami köyü var. Onun macerası ayrı. Bu köye gelen göçmenler, burada bir ay, iki ay, bir yıl, iki yıl kalmışlar; sonra köyü terk etmişler; bir daha da dönmemişlerdir. Şimdi köy bomboş. Bir bekçisi var.

Bismil’e bağlı Molla Feyad köyü de buna benzer. Yalnız; ona, hiç gelip oturmamışlar. On iki yıldır, içine kimse oturmadan, evler bomboş öylece duruyorlar. Tabii her biri birer harabe. Şimdiki durum:

Şimdi Köprübaşı köyünde 60 hane var. 34 ev bomboş duruyor, çoğu da yıkılmış. Bu 60 hanede 205 nüfus yaşıyor.

Her göçmen evinin elinde 9 dönümle 35 dönüm arası tarla var. 35 dekar!.. Bu 35 dekarın yarısı nadasa kalıyor. Tarla, nadasa kalmazsa hemen hiç mahsul alınmaz. Demek oluyor ki her göçmenin elinde bir yıl ekebileceği 17.5 dönüm tarla vardır. Toprak burada bire beşten, altıdan fazla vermediğine göre de 17.5 dönümü ek biç de ev geçindir. Ya bunlar ne yapıyor? Civar beylerden sekizde bire altıda bire toprak kiralıyorlar. Ne yapsınlar? Bu toprakların ancak iki yüz dönümü bir aileyi geçindirir. Tabii göçmenler iki yüz dönüm kiralayamazlar ya, topu topu 50 dönüm…

Bu yıllarda iş daha da kötüleşmiş durumda. Beyler artık makine aldıkları için kiraya toprak vermiyorlar. Daha kötüsü var; bazı beyler göçmenlere kirayla toprak verilmemesi için nüfuzlarını kullanıyorlar. Maksadları da şu; göçmenler tabii 30’ar dönüm toprakla geçinemezler. Kiraya da toprak bulamayınca ne yapsınlar? Yeniden göçmekten başka çare kalmayacak. Göçmenler için istimlak edilen topraklar zaten beylerindir. Toprak kendilerine kalacak.Tavuklu köyünden yaşlı bir göçmenle yol arkadaşlığı yaptık. Adam, köyüne üç saat ötedeki kirayla aldıkları tarlada çift süren oğluna azık götürmekten geliyormuş.

– Abe iki gözceğizim diyor, üç değil, dört saat uzaklıkta bulsak tarla gideriz gene. Geçmeyecek elimize bundan sonama bu da! Demiş biyler verilmesin macirlere toprak.

Bu yıl bir, gelecek yıl iki, böyle giderse dikiş tutturamıyacaklar buradaki göçmenler. Kaçacaklar.

Köydeki geçim seviyesi sıfırdan daha aşağı. Ben, bunu rakamlarla tespit ettim. Yerim dar olmasaydı teker teker sererdim gözünüzün önüne. Görüp şaşardınız. İnsanoğlu ne kadar ağır şartlar altında yaşayabiliyormuş. Gene köyün geçim durumunu kaba tarafından gösterivereyim.

Köye hiç et girmiyor. Eti ancak hayvan ölümünden ölümüne yiyorlar.

Ekmekleri mısır darısı, arpa, buğday, akdarı, nohut karıştırılarak yapılıyor.

Köyde 20 tane inek var. Koyun keçi hiç yok. Yağ yiyen de pek az. Kazları besleyip yağlandırıyorlar. Ondan çıkan yağı yiyorlar.

Tavuklu köyü ile Karabaş köylüleri bundan sonra hayvan da besleyemiyecekler. Çünkü bey benimdir diyerek bu köylerin meralarını zaptetmiş ve sürmüştür. Gözlerimle gördüm, köyün dibinde sürülmüş ışıl ışıl toprak uzanıyordu. Göçmen hayvanlarının ölümü!

Akşamları yemek pişirme âdetini çoktandır unutmuşlar. Sebze yüzü gördükleri yokmuş. Sebzeleri yaban otları imiş.

Köyün su kuyusunu gördüm, kadınlar yığılmışlar kuyunun başına. Sırasıyla su çekiyorlar. Su da mübarek azalmasın mı arada? Bekle anam bekle! Yazın zaten bu kuyu kuruyormuş. Allah yardımcıları olsun.

Hükümetin verdiği pulluklar var ya, onları çalıştırmıyorlar. Kara saban edinmişler. Harmanı da öküz ayaklarıyla sürüyorlarmış.

Tavuklu köyü mezarlığında 15 kadar yepyeni mezar saydım. Köprübaşında da o kadar var. Dediklerine bakılırsa, hepsi veremden gitmiş.

Bu göçmen köylerinde yeni dikilmiş göz için arasan ağaç yok. Köyler çırılçıplak.

– Yahu dedim, şu köylere ağaç dikseydiniz elinizde mi kalırdı? Şimdiye kadar kocaman olurlardı.

Bir yaşlı:

Abe görürsün halimizi dedi, dururuz iğne üstünde. Sülersiniz hep büle. Etmişsiniz âdet.

İğne üstünde duruyorlar, doğru. Ama dikseler iyi ederlerdi. Herhalde hükümet bunların derdlerine bir çare bulmalı.

Yorum yapın

Daha fazla Makaleler
Jean Paul Sartre da Özgürlük Metafiziği – Mert Sarı

Bendenizin felsefeye ilgisi, yönelimi yazın (edebiyat) üzerinden deneme üslubu iledir. Dolayısıyla ereğim akademik bir felsefeden çok yazınsal bir felsefeyi kotarmaktır....

Kapat